9 Haziran 2008 Pazartesi

Dans le Noir


Geçen haziran ayında “Kokular ve Sesler” adlı bir yazı yazmıştım: http://sibelpinto.blogspot.com/2007/06/smells-and-sounds.html Uyku tutmadığı bir gece yarısı sessizliğinde, beni Paris’te etkileyen günlük ses va kokulara takılmış, kaleme sarılmıştım. Dün akşam o yazı geldi aklıma ama çok farklı koşullarda…

Herşey geçen aylarda okuduğum bir makale ile başladı. Paris’te çok farklı bir konsept, çok farklı bir restaurant… Hem merak hem meslek gereği yeni restoranları denemeye çalışırım. Iyi ki sevgili eşimle bu konuda çok iyi uyuşuyoruz da yoksa şimdiye kadar bıkmıştı önerilerimden (çünkü yeniyi-farklıyı denemek demek risk almak demek, bazen çok iyi çıkabilir bazen de tamamen hayal kırıklığı… biz her ikisini de bolca yaşamışızdır!) Dün akşamki ise herhangi bir katagoriye konması çok zor bir deneyimdi, hani anlatılmaz yaşanır denir ya o cinsten.. yine de birazcık anlatmaya çalışacağım.

Yer: rue Quincampoix no:51. Kapıdan geçerken girilen bir yer değil, önceden rezervasyon yaptırmak şart. Her akşam iki servis var, bizimki 19:45’deki ilk servisti. Vardığımızda listeden adımızı kontrol ettiler, sağ taraftaki kilitli dolaplara tüm eşyalarımızı koymamızı istediler, buna cep telefonları, saatler ve ışık kaynağı olabilecek her tür eşya dahildi. Yemediğimiz ya da alerjimiz olan yiyecekleri sordular, içecek siparişimizi aldılar ve biraz beklememizi belirttiler. Beş dakika içinde ismimiz anons edildi, siyah perde ile kapalı kapının önünde akşam boyunca bize servis yapacak olan garson kızla tanıştık. Artık konsepti kavradığınızdan eminim, karanlıkta akşam yemeği yenilen, görme özürlü garsonların çalıştığı özel bir restorandaydık. Gece boyunca rehberimiz olacak Sarah elimi eşimin omuzuna koymamı söyledi, eşim de Sarah’nın omuzlarına tutundu ve iki saat boyunca ışık görmeyeceğimiz bilinmeze yolculuğumuz başladı.

Siyah perdeyi geçip kapıdan geçince total bir siyahın içine düştük. Sarah o kadar hızlı yürüyordu ki takip etmem için neredeyse koşmam gerekiyordu. Yol üstünde basamak olmadığını söyleyip bizi rahatlattı, sonra talimatları ile önce sağa döndük, ikinci perdeli bölümü geçtik, bu sefer sola döndük ve masaya ulaştık. Iskemlemi el yordamı ile bulup oturdum ki sağımda bir kola sürtündüm. Bizden önce oturtulan çiftle tanıştık. Houston Texas’tan gelen Amerikalı iki genç bu yıl üniversiteden mezun olmuş, ikisi de göz doktoruydu ve bu deneyimin meslekleri açısından önemini dile getirdiler. Birazdan bu sefer sol tarafımıza bir grup fransız yerleşti ve yemekleri beklemeye başladık.

Size gerçek karanlığın ne olduğunu ne kadar anlatsam dün akşam yaşadığım o duyguyu sözcüklerle ifade etmem olası değil. Gitmeden önce kendi kendime diyordum ki “evet girince siyah olacak ama en karanlık yerde bile insanın gözü karanlığa alışır, bir süre sonra rahatlar”. Kesinlikle yanılmışım, total siyah iki saat boyunca hiç değişmedi, gözlerimiz hiç bir şeye alışmadı. Sadece ses, koku, tad ve dokunma duyuları gözün yerini almaya çalıştı. Önce ellerimizle peçetemizin, çatal ve bıçağımızın yerini bulduk. Gelen su şişesinden bardaklarımızı doldurmayı öğrendik(bardağın dolup dolmadığını parmağımızla kontrol edip anladık) Sarah büyük bir profesyonellikle yemeklerin servisini yaptı. Ilk tabak bir entrée idi, çatal kullanmaya çalıştım ama sanki tabakta alınacak hiç bir şey yoktu, elimle tabağın çevresini gezindim, ortasına geldiğimde daha uzunca bir şeye değdi elim, bunun bir sos bardağı olduna karar verdim. Kokladım, hiç bir şeye benzetemedim. Ellerimle tabağın içinde dolaştım, elime bir parça ulaştı, ağzıma attım, bir dilim greyfurttu, sonra dilim dilim bir şeyler yedik ama tadını hiçbirimiz anlayamadık. Bardaktakı sos da ne mayonezdi, ne kremaydı, ama lezzetliydi. Elle yemeğin zevkine varmaya çalıştım. Tabaklarımız toplandı, ana yemeği beklemeye başladık. Bu arada restoran epey doldu ya da bize öyle geldi. Kapasitesini, boyutlarını, düzenini anlamak mümkün değildi, arkamdan sesler geldiğinden orada da bir sıra masa olduğunu anladık. Yandaki masalarla hoşbeş ilerlerken ana yemeğimiz geldi. Mantar sote kokusu mükemmeldi, bu sefer çatal-bıçak kullanacağım dedim ve becerdim. Mantarları, balığı, bezelye, mısır ve havuç tanelerini bu sefer daha çabuk keşfettik. Tatlı olarak da nefis çilek kokusu restoranı etkisi altına aldı. Baştaki tedirginliğimiz zamanla kendini belli bir rahatlığa bıraktıysa da bilinmez ve görünmeze kendinizi bırakıvermek hiç de kolay değil... Yemek bitiminde yine aynı sistemle restorandan çıkıp ışığa kavuştuk. Yediğimiz menüyü gösterdiler, entrée'mizin tavuk ve karnabahar sosu olduğunu, tabakların sunum şeklini öğrendik!!

O iki saatlik deneyimin ardından vardığım sonuçlar:
-Işıksız, renklerden, şekillerden uzak bir yaşam hayal edilebilir bir şey değil. Ustelik bir düşünün, yaşadığımız dünya ne kadar da görsellik üzerine kurulu, değil mi?
-Oysa hiç bir şey görmediğiniz anda diğer duyularınız artı önem kazanıyor: Yemekte kokuların önemi bir kez daha ispat oldu. Görüntü olmadığı durumda sesler inanılmaz yüksek geliyor; konuşmalar, çatal-bıçak-bardak-tabak seslerini çok daha güçlü yaşıyorsunuz. Yediğimiz yemek önemli değildi, zaten çok da özel değildi ama karanlığın, gerçek karanlığın ne olduğunu ilk kez yaşadım.
-Gören insanlar olarak bildik ortamımızdan kopup görmeyen bir insanın bize yön vermesi ve ona tamamen güvenip bağımlı olmak farklı bir his...
-Gözlerimizin değerinin paha biçilmez olduğu gerçeğini hiç düşünmediğimizi düşündük, bir de ışığa kavuşmanın sonsuz hazzını...
-Karanlıkta yaşayan tüm görme özürlü insanların yaşamından çok kısa bir kesit yaşamak inanılmaz bir deneyimdi, alkışlanması gereken o cesur insanlara artık aynı gözle bakmamız mümkün değil...
-Hangi kelime ile ifade edebileceğimi bilemediğim, belki "bouleversant"(sarsıcı, altüst edici) sözcüğünü kullanabileceğim bu deneyimi, ilgilenen herkese içtenlikle tavsiye ediyorum.

Bu sabah ise ilginç bir tesadüf, üyesi olduğum bir internet grubundan gelen http://www.dialog-im-dunkeln.de/ adresinde dolaştım. Hamburg’da açılan “Dialog in the Dark”(Karanlıkta Diyalog) adlı sergide rüzgar, değişik ısılar, dokular, sesler ve kokuların bulunduğu özel hazırlanmış odalarda yine eğitilmiş görme özürlülerle gezip günlük rutini yaşamaya çalışıyorsunuz. Kısa bir yemek deneyiminin hala etkisinde olduğum düşünülürse bu serginin etki alanını hayal bile edemiyorum. Ve diyorum ki küçük dünyalarımızın dışındakileri denemeye açık olmak ve "diğeri"nden çok şey öğrenmek mümkün. Farklı deneyimlerle dünyaya daha geniş gözlüklerle bakmak, kimseyi yargılamadan empati duymayı öğrenmek-- belki de dünyanın geleceği bu zor ama aslında basit denklemde saklı. Ne dersiniz?

21 Mayıs 2008 Çarşamba

Kafama takıldı…

Paris’i anladık ama Istanbul’dan hiç yazmıyorsun serzenişleri aldım geçenlerde, sizi kırar mıyım hiç, bugünkü yazım Istanbul’dan, Türkiye’den..
Türkiye’ye her gidişimde büyük şehre adapte olmakta ve geri dönüşte Paris yakınlarında yaşadığım küçük “commune”e ayak uydurmakta bir kaç gün zorluk çekiyorum-iyi ki bir kaç günle sınırlı kalıyor yoksa halim yaman! Bir kaç gün çünkü kabına çok çabuk alışabilen bir kişiyim. Evet, statükocu değilim, şımarıklıklarım hiç yok, değişimi de bir tehdit değil değerlendirilmesi gereken bir imkan olarak göruyorum. Keza bu özelliğimin Türkiye’de yaşarken hiç farkında değildim. Yeni bir ülke kültürünü, yaşam tarzını benimseyip benimsemeyeceğinizi gidip görmeden, yaşamadan önceden kestirmeniz mümkün değil. Çok insan geldi geçti etrafımızdan, kişiye ve ortama göre az buçuk değişikliklerle yaşananları adım adım o kadar iyi biliyorum ki kimin hangi fazda olduğunu ve hangi noktaya varacağını tespit edebiliyorum. Ehh kolay değil yaş kemale erdikçe, ya da saçlar ağarmaya başladıkça mı desek??
Neyse konuyu dağıtmayalım, Türkiye Fransa gidiş gelişleri yıllar içinde şiddeti ve süresi azalsa da fırtına etkilerini göstermeye devam ediyor. En temelde aile, akrabalar, sevdiğimiz dostlar, kardeşten öte arkadaşlar, her zaman özlemle andığımız ve hiç bir zaman yerini dolduramadığımız ve dolduramayacaklarımız… Istanbul’da yaşayanların bizim gözümüzle göremedikleri ya da değerini bilemedikleri güzelim Istanbul, sevdiğimiz semtler, mekanlar, yiyecekler, sofralar, rakı muhabbetleri, müşteri olarak kral hizmeti görmek…bunlar buzdağının görünenleri… Ya görünmeyenleri? Iş halletmenin ne kadar da kolay olduğu, adamını bilmek/bulmak, lisanla ilgili sıkılıp kalmamak, nerden ne isteyeceğimiz konusunda “genlerimizin” bize doğru yolu göstermesi-- araştırmam nedeni ile gittiğim Galata’da yol sormadan aradığım sokağı tahmin edip(!) bizzat benimle gelerek gösteren esnaf, sabıka kaydı için savcılığa başvurumda dilekçenin kapının yanındaki “nar suyu satıcı”sında(!) hazır bulunması, sıra bana gelince memurun dilekçenin arka sayfasını kullanıp başka sayfa harcamadan devlet bütçesine katkıda bulunması(!), kapıcının ekmek-gazete servisi ve çöp toplaması, evde temiz içme suyu bitince telefonla isteyen ve “aman geç kalmasın”diye sıkı sıkı tembih eden annem telefonu kapatır kapatmaz sucunun evin zilini çalması(inanın abartmıyorum), dönüş yolundayken yanlışlıkla annemin cep telefonu şarjörünü de almış olduğumu farkedince havaalanında postaneye uğrama, postacıya aps gönderim dediğimde “ne gerek var hanımefendi, siz bırakın gelsinler benden alsınlar” demesi-yani imkan olsa ben geçerken bırakayım diyecek (sizi öpmek geldi içimden desem nasıl anlaşılırdı acaba??), Atatürk havalimanındaki Iş Bankası Lounge’unda bedava yeme içme(çorbadan salataya, tavuklu pilavdan sakızlı muhallebiye, viskiden şaraba komple menü) ve benzerleri… yurdumun güzel insanları ve günlük hayatın daha kolay yaşanması… Istanbul’dakilere özel not: bu örneklerin hepsi fransız topraklarında misli misli daha zor, bir kısmı imkansız, tecrübeyle sabit!
Ya inanılmaz dinamik ortam, gümbür gümbür gelen genç nufus, teknolojinin en son çıkan ürünleri kapınızda, onlarca yaratıcı fikir ve girişim, serbest rekabet nedeniyle servis sektöründe sonsuz seçenek, eğlencenin en inanılmaz boyutu… Özellikle Fransa’daki hantal, olabildiğince geleneklerine bağlı ve kopmak istemeyen yapının karşısında karşılaştırmadan edemiyor insan. Geçen ay bankacımla randevumda «Türkiye’de bankacılık nasıl? sorusuna sizin halen yapmayı hayal edemeyeceklerinizi on yıl önce bankacıyken bile biz yapıyorduk» deyince aval aval bakan gözler… Uçakta okuduğum dergide dikkatimi çeken bir reklam: “Bitkisel atık yağlarınızı çöpe ve lavaboya dökmeyin! Lavaboya dökülen 1 lt bitkisel atık yağ, 1 milyon litre suyu kirletmektedir. «Alo Atık Hattı»ndan bize ulaşın, biriktirdiğiniz bitkisel atık yağlarınızı, lisanslı araçlarımızla adresinizden teslim alalım. Biodizele dönüştürüp ülke ekonomisine katkıda bulunalım. http://www.ezici.com.tr/” Hem süper ekolojik bir girişim hem de bir telefonla eve servis…
Biraz da madalyonun diğer yüzü: Türkiye’ye her seyahatimde bir sektörün inanılmaz canlanışı dikkatimi çekiyor: bir kaç yıl önce bir fantazi bijuteri modası vardı, tüm Nişantaşı dükkanları incik-boncukçu olmuştu. Bir diğer gidişimde simit evleri piyasayı kasıp kavuruyordu, sonra teknede balık-ekmekçiler, ardından inanılmaz lüks alışveriş merkezleri, son dönemde taze meyve suyu salgını (özellikle antioksidan değeri keşfedilen nar suyu)… ama işin öylesine suyu çıkıyor ki bir sonraki yıl hiçbirinden eser kalmıyor. Aynen çılgın boyuta ulaşan gelin-kaynana programları ve yerli dizilerin, yerini bu yıl yarışma programlarına bırakması gibi. Yaşam Turkiye’de daha çabuk mu tüketiliyor yoksa bana mı öyle geliyor? Diziler hakkında hiç bir fikrim yok ama kısacık da olsa seyrettiğim bir izdivaç programından bahsetmeden geçemeyeceğim: tv’de görücü usülü evlilik-evlenmek isteyen gençler, orta yaşlı dul hanımlar, tonton dedeler sunucunun şaklabanlıkları arasında telefonla bağlanan talipleri ile hoşbeş ediyorlar. 55 yaşındaki alımlı hanım “hali vakti yerinde olsun, kapanırım ne olacak, ama modern kapanma” deyince şöyle bir duraladım. Ardından çıkan aday, evlenmek istediği kızdaki özelliği tek cümlede özetledi: “20-25 yaşlarında ve kapalı olsun ki namuslu olsun” deyince dayanamadım.
Bari okuduğum dergiye geri döneyim dedim ki şu makaleye takıldım: Türkiye Işveren Sendikaları Konfederasyonu(TISK) tarafından yapılan yeni bir araştırmaya göre Türkiye’de 2007 yılı sonu itibarıyla, 15-29 yaş arası 5,324,000 kız en verimli çağlarını boşa harcıyor. 15-29 yaş grubundaki kızların %60’ı, çalışma hayatının başlangıç ve gelişme devresine rastlayan 25-29 yaş grubu kızların üçte ikisi çalışmıyor, evde oturuyor.(dergide “ev kızı” diyor, oldum olası nefret ederim bu sözden) Yapılan karşılaştırmalı çalışmada bu oranların Batı Avrupa’nın beş katı olduğu, Türkiye’nin sıralamada Meksika’nın bile altında yer aldığı belirtiliyor. Tabii ki konu çok geniş, bir çok sosyal, ekonomik, geleneksel nedenler sayılabilir. Kültürel yapı içinde kız çocuklarının okumasına gerek olmadığına inanılması, kırsal kesimde küçük yaşta evlendirilmeleri, ailede anneye yardımcı, tarlada işçi olarak kullanılmaları, nufus fazlalığından dolayı kendilerine gerekli ilgi ve değerin verilmemesi, ekonomik imkansızlıklar, iş arayıp da bulamayanlar ilk akla gelip sayabileceklerimiz. “Kadının yeri evidir, kadın yaşı ilerlemeden evlenmeli, hemen çocuk yapmalı, öncesinde iş hayatında idiyse bile evine dönmeli” anlayışının vardığı içler acısı durum çoktan alarm zillerini çalmalı, kadının hem eğitim hem istihdamdan dışlanmasına son verecek önlemler alınmalı ama daha da ötesi yok mu? Kimi kadının kendi üzerine biçtiği “sadece evinin kadını-çocuklarının anası” olma rolünü benimsemesi, “ihtiyacımız yok, kocam iyi kazanıyor, her tür lüksüm var” bakış açısının kendisini gerçek yaşamdan ne kadar soyutladığını bile farketmemesi, bir birey olarak üretime katılma mecburiyetinin ve de hazzının ne olduğunu bile algılayamaması, y beyin kızı, x beyin eşi ünvanlarından öteye gidememesi, üstelik “ne olur, kapanırım, şimdi kapanmalar modern”(pahallı marka ipek türbanlar mı modern oluyor acaba??) mantığı tüylerimi diken diken ediyor.
Isteyen istediğini düşünmekte serbest ama bu konu benim iyice kafama takıldı…

13 Mayıs 2008 Salı

“Yasemin Kokulu Ada”daydım…

Biraz ihmal ettim bu sayfaları ama işler çok yoğun olunca hele bir de uluslararası bir sempozyumda sunum yapmam istenince… 7-8 Mayıs tarihleri arasında Girne Amerikan Üniversitesinde(GAU) düzenlenen “Cognitive Approaches to the Concept of Food in the Mediterranean Cultures” (Akdeniz Kültürlerinde Yemek Kavramına Bilişsel Yaklaşımlar) adlı sempozyuma konuşmacı olarak davet edildim. Konum Türk Sefarad Mutfağı, sunumumun başlığı da “Cultural Inheritance from Yesterday to Today: Turkish Sephardic Cuisine”(Dünden Bugüne Kültür Mirası: Türk Sefarad Mutfağı) idi. Italya, Ispanya, ABD, Israil, Kıbrıs ve Türkiye’nin çeşitli üniversitelerinden diğer katılımcılar da akdenizde yemek teması etrafında bildiriler sundular. Yemek konusunun Akdeniz kültürlerindeki yeri bambaşka: daha yemeğe oturmadan yemek muhabbetine başlarız, yemek yerken devam ederiz ve yemek bittikten sonra hemen bir sonraki yemeği konuşmaya başlarız!! Yemeği iletişim, tarih, edebiyat, dilbilim ve antropoloji bakış açıları ile yorumlayıp tartışmak en az yemek yapıp yemek kadar zevkli. Konusunda çok önemli çalışmalara imza atan profesörlerle tanışmak bir onurdu. Yine konuşmacılardan bir diğeri ile eşlerimizin çocukluk arkadaşı olduğunun ortaya çıkması dünyanın küçük olduğunu bir kez daha kanıtlandı! Diğer bir üniversiteden davet almak, hele üzerinde çalıştığım kitabıma ilgi gösteren olası sponsorlarla tanışmak beni havalara uçurdu. Kısacası Kıbrıs bana çok iyi geldi!

Kıbrıs Akdenizin Sicilya ve Sardunya’dan sonra üçüncü büyük adası. KKTC’nin Türkiye’ye uzaklığı 70 km, toplam nüfusu 200 bin kişi, en önemli şehirleri Lefkoşe(40,000 kişi), Magusa(28,000), Girne(14,000), Güzelyurt ve Lefke… GAU, 44 ülkeden gelen öğrencileri ile 1985 yılından bu yana Girne’deki tek, KKTC’deki altı üniversiteden biri-diğerleri Magosa'daki Doğu Akdeniz Üniversitesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi-Kıbrıs Kampüsü, Lefkoşe'de Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi, Yakın Doğu Üniversitesi, ve Lefke'deki Lefke Avrupa Üniversitesi. KKTC’de altı üniversite olması ve öğrencilerin adaya getirdiği canlılık çok etkileyici.

Ercan havaalanına iner inmez güneşli ve masmavi gökyüzü bana kucak açtı. Paris’te bıraktığım soğuk ve puslu havadan sonra Beşparmak dağlarının gölgesinde cennete geldim sandım, üzerimdeki çizmeler ve yağmurlukla epey komik bir tablo çizmişimdir eminim! Daha önceden adayı gezdiğimden ve bu sefer turizm yapacak pek vaktim olmadığından ilk aklıma gelen gezip görülecek yerler arasında Girne kalesi, Bellapais manastırı, St Hilarion ve Kantara kaleleri, Selimiye camii ve St.Barnabas müzesini sayabilirim.

Sempozyum konusu da yemek olduğuna göre Kıbrıslı arkadaşlarımla çıktığımız akşam yemeği keyfini paylaşmadan geçemeyeceğim. Yemek mutlaka serpme meze ile başlıyor. Cacık, humus, fava, taze badem içi, turşu, zeytin çeşitleri, yalancı dolma, kabak çiçeği dolması, enginar dolması ve salataların ardından ara sıcaklarda mutlaka ızgara hellim var. Sabah kahvaltılarında da omlet yanında yeniyor. Hellimin girmediği ev, çıkmadığı sofra yok. Gerçekten çok lezzetli. Bir başka lezzet bulgur köftesi: uzun ince, dışı bulgur içi kıyma ve soğanlı harç. Tabağın üzerinde bir peçete ve limon dilimi ile geliyor. Hemen limona sarılıp köfteye sıkıyorum. Arkadaşım “olmadı” diyor, “önce köfteyi diklemesine peçeteye sarıyorsun, ardından ucundan bır ısırık alıyorsun ve şimdi içi açılan köftenin içine bol limon sıkıp yemeğe devam ediyorsun.” Her işin raconunu bilmek lazım, hele yemek içmek söz konusu olunca gerçek tada varmak için ritueller çok önemli. Ana yemeklerde piliç spesyaliteleri çok geniş yer tutuyor. Pilici börekte, güveçte, şişte, ızgarada, bonfile, pirzola, kanat, şnitzel, döner, külbastı, dolma olarak, körili, mantarlı, ıspanaklı, limon soslu ve hatta piliç iskender yapıyorlar. Etlerde de adanın spesyalitesi şeftali kebabı var- kuzu karın zarının içine sarılan kıyma, soğan ve maydanozdan oluşan köfte mangalda pişiriliyor. Adı neden şeftali? Pişip nar gibi kızarıp şeftali rengine döndüğünden, şeftali gibi üstünde kabuğu/zarı olduğundan, bu kebabı bulan kişinin adı Şef Ali zaman içinde Şef-t-Ali olduğundan gibi çeşitli rivayetler var. Molohiya çoğunlukla kuzu etiyle pişirilen, kolokas ise tavukla patates musakkası gibi hazırlanan adanın spesyaliteleri. Bu kadar yemeğin üstüne tatlı almasak diyorum ama Kıbrıs’a has ekmek kadayıfı yenmeden adadan ayrılınmaz diyorlar: gerçekten de müthiş hafif bir tatlı, çok az şekerle ve çok kızartılmadan hazırlanıyor, arasına bizde lor, Kıbrıs’ta nor denilen tuzsuz peynir konuyor ve kaymaklı dondurma ile servis ediliyor. Üzerine türk kahvesini de içtiniz mi yaşamak ne kadar güzel diyorsunuz. Arkadaşlarım hala "ama turunç çiçeği ve ceviz reçellerinden, macunlarımızdan tattıramadık" diyorlar, onlar da bir dahaki sefere!
Kıbrıslıların kendilerine has şiveleri çok sempatik, cümlelerde soru şekli olan “mı, mu” yok, sadece vurgu farklılığı ile “gidecen?” şeklinde konuşuyorlar. Adres bulmak yabancı için çok zor çünkü tarifleri sokak adı ile değil, x marketin yanı, z otelin karşısı gibi veriyorlar. Trafik soldan akıyor, maalesef tatile gelenler arasında trafik kazaları çok oluyormuş. Adada muhabbetlerin ilk konusu her daim politika, herkes politikayla yatıp kalkıyor, son haftalarda Lokmacı kapısının açılışının ardından çeşitli yorumlar herkesin dilinde…
Kaldığım otel odasındaki kitapçıkta ise şu satırlarla karşılaştım: “Bir yaseminler adasıdır Kıbrıs, nerede olursanız olun, kokusu içinize sızar ve siner, hissedersiniz… Sadece bir çiçek değil, yaşama dair sessiz bir tanıktır yasemin, zor kazanılan bir başarı gibidir yetişmesi, yaz akşamları, dar sokak aralarından iç bahçelere salınarak dolanır ruhunuza kokusu, sadece hissetmez yaşarsınız… Uğur kabul eder eskiler, altından geçmeden girilen evde bir şeyler eksik gibidir…” Gerçekten de adanın her yeri buram buram yasemin kokuyordu, satırlarla koku aktarmak mümkün olsaydı o güzelim kokuyu evlerinize getirmek isterdim. Ama sağlık olsun, yaseminler adasına yolunuz düşerse beni hatırlayın.

7 Nisan 2008 Pazartesi

Paris’te Ilkbahar

Ilkbahar deyip bloga karlar altında bir fotoğraf koymanın anlamı ne diyebilirsiniz ama biz Paris’te 7 nisan pazartesi yani bu sabah bu manzaraya uyandık. Hiç şikayetçi değilim çünkü bu kış gördüğüm ilk kar ve evimin çevresi bembeyaz bu örtü sayesinde muhteşem görünüyor. Makinemi kapıp sokağa attım kendimi... hem yürüyüşümü yaptım hem de tertemiz hava eşliğinde hızımı alamayıp kareler dolusu fotoğrafla geri döndüm.

Aslında dün akşam Paris’ten dönerken kar fırtınası başlamıştı bile... Oysa gün boyunca klasik Paris (ilk değil de son)bahar havası hakimdi, yani gri bulutlar, ahmak ıslatan bir yağmur, yeni tomurcuklanmaya çalışan ağaçlar ama epey soğuk bir hava... uzun zamandır yapmaya fırsat bulamadığımız bir pazar günü yaşadık çünkü «turistcilik» oynadık! Paris’te turist olmak muhteşem bir duygu, yorucu olmasına rağmen elinizde kitap ve harita bilmediğiniz yerler keşfetmek ne de heyecanlı. Rehberlerde rastlayamazsınız ama Paris her sokağında, her köşe başında, her parkında, her açık hava pazarında bir sürpriz saklar size... ama yorgunluk nedir bilmeden dolaşmak ve bakmasını bilmek gerekir. Önce «petit dej» için bir Paris café’sinin ısıtılmış terasına demir attık, (café)creme ve croissant ikilisiyle güne merhaba dedik. Daha sonra iki farklı müze gezdik, hem de ayın ilk pazarı olması nedeni ile giriş ücreti ödemeden. Her ayın ilk pazar günü Fransa’da bedava gezilecek müzeler listesi için: http://www.muskadia.com/musees_du_monde/mus_grat.asp

Ilki küçük ama kişiyi yormayan, her tabloya yeterince vakit ayırıp hakkını verebileceğiniz çok hoş bir müze: Musée National Eugène Delacroix-süper fotoğraflık Rue de Furstemberg’de.. Burayı her zaman sevgiyle andığım ressam arkadaşım Gülay sayesinde Paris’e geldiğim ilk günlerde öğrenmiştim, o minnacık meydanı süper güzel tuvaline aktarmıştı. Pazar günü daha da güzeli meydanın tam girişinde arabaya park yeri bulma mucizesiydi. Mucizelere inanir mısınız bilmem, ben kesinlikle inanırım, hayatımda çok sefer de yaşamışımdır. Senato, Assemblée Nationale, Musée de Louvre, Comédie Française’in dekorasyonlarında emeği geçen Delacroix hastalığı nedeni ile St Sulpice kilisesinde çalışmalarını kolaylaştırır diye 1857’de yakında olan bu eve taşınmış, son yıllarını burada geçirmiş. Eserlerinin bir kısmı, hele evinin dışındaki atölyesi ve muhteşem arka bahçesi görülmeye değer...

Ikinci durak öğleden sonra Musée de L’Orangerie’ydi. Jardin des Tuileries içindeki L’Orangerie altı yıllık bir restorasyon döneminden sonra 2006’da tekrar halka açılır. Içinde Jean Walter ve Paul Guillaume Koleksiyonu mevcut- Bu kadar güzel Renoir’ları birarada görmek ne büyük nimet! Cezanne, Derain, Matisse, Modigliani, Picasso’nun yanısıra müzenin ağır topları Monet’in müzeye bağışladığı Nymphéas(Nilüferler) serisinden sekiz büyük tablosu iki ayrı salonda sergileniyor. 55 ila 85 yaşları arasında kırkı büyük boy pano olmak üzere üçyüzden fazla nilüfer tablosu yapan Monet’nin tablolarının boyutu ve gün doğuşu, gün batımı, bulutlar arasında, yansımalar gibi günün değişen ışıkları karşısında değişen renkleri tuvale aktarmasındaki ustalığı inanılmaz etkileyici… Benim gibi Monet hayranıysanız Paris’te L’Orangerie’nin yanısıra Musée Marmottan’ı mutlaka ziyaret edin, hele şimdi ki bahara adım atıyoruz, hala yapmadıysanız Normandie’deki Giverny kasabasındaki Claude Monet evini ve muhteşem bahçesini bir hafta sonu kaçamağı ile gezmeyi ilklerinize alın.

Turist denince Angelina’ya uğramadan olmaz. 1903 yılından bu yana Rue de Rivoli’de tarihi mekanlar arasında yer alan bu ünlü “salon de thé” tam Hotel Maurice’in yanıbaşında. Yerini bilmeseniz de hiç önemli değil, yaz-kış her daim önündeki uzun kuyruktan kaçırmak mümkün değil. Proust, Chanel, George V’in müdavimi olduğu freskli, aynalı, mermer masalı bu tipik “Parisian institution”ın mükemmel sıcak çikolatası ve beze-kestane püreli meşhur Mont Blanc (ve de şimdilerde Japon esintili Siori) pastası sıra beklemeye değer. Ayrı bir kapta kremayla servis edilen “chocolat chaud” donmuş ellerimizi ve yüreğimizi ısıttı, cennette miyiz acaba dedirtti, pek tabii ki beklediğimize değdi.

Bu turistik pazar günü ertesi eve kar fırtınasında ulaşmaya çalışırken bir gece önce L’Europeen’de izlediğimiz kendi söz ve müziği, güçlü sesi, sahne performansı, insan sevgisi ile beni derinden etkileyen Serge Utgé-Royo’nun şarkısı kulaklarımda çınlıyordu:
La vie s'écoule, la vie s'enfuit...(hayat akıp gidiyor, hayat kaçıveriyor)

Ya da şöyle mi desek??

Les années passent, le temps s’écoule…chaque jour, une nouvelle page qui se tourne...(yıllar geçiyor, zaman akıp gidiyor, her gün yeni bir sayfa açılıyor)

31 Mart 2008 Pazartesi

Iyi ki Dogdun!


Ne tesadüftür ki blogum da benim gibi mart ayında doğdu. Ilk satırları geçen yıl bu zamanlar çiziktirmeye başlamışım...
Birinci yaşın kutlu olsun, iyi ki varsın "paris-istanbul"...

Yazan kalemler hiç eksilmesin, düşünceler susturulmasın, paylaşımlar hiç tükenmesin.

Nisan ayında yazılara devam...