12 Ağustos 2016 Cuma

Sözler ne ki...

                 


            Bu ayki Paris Esintisi’nde Avrupa Futbol Şampiyonası Europe 2016’dan bahsedecektim. Kısa bir özet yapmıştım bile. Fransa’nın yarı finalde Almanya’yla karşılaşmasından galip çıkması gururları okşamıştı, kupa için umut vermişti. Paris'te oynanan final maçında ev sahibi Fransa’yı 1-0 yenen Porkekiz şampiyonluğa ulaştı. Bu yenilgi Fransızları acıttı evet, ama kupayı Portekiz’in kazanmasına sempatiyle baktılar. Ne de olsa Portekiz küçük bir ülkeydi, daha önce hiç kupayı kazanmamıştı, yıldız oyuncuları Ronaldo maçın ilk 20 dakikasında sakatlık geçirerek gözyaşları içinde sedyeyle oyundan ayrılmak zorunda kalmıştı. 109. dakikada Eder’in 25 metreden attığı nefis golle tarihlerinde ilk Avrupa şampiyonluğuna ulaşan Portekizliler galibiyetlerini Champs Elysées’ye çıkarak kutladılar. Şampiyonluk sarhoşluğu, aşırı taşkınlıklar olmadan, neşe ve coşkuyla yaşandı.

            Maçın ertesi günü işyerlerinde, kahve molalarında hep maçı konuşup durduk. Galibiyet Fransa’ya bu sefer de nasip olmadıysa da bütün bir ay boyunca hepimiz futbola doymuştuk. Futbola çok meraklı olmayanlarımız bile çeyrek final, yarı final, final derken arkadaşlarımızla toplanıp ya stadlarda, ya cafélerde, ya evlerde televizyon karşısında 90 dakika kilitlenmiştik. Genç oyuncu Antoine Griezmann gönüllere taht kurmuştu, Dimitri Payet adından sıkça söz ettirmişti, kaleci Hugo Lloris nefis kurtarışlar yaparak bolca alkışı hak etmişti.

            Şampiyona nedeniyle bir ay boyunca esnafın da yüzü gülmüştü. Caféler, restoranlar dolup taşmıştı, cirolarını bir kaç katına katlamışlar, binlerce litre şarap ve bira satışı yapılmıştı. Pizzacılar, sushiciler bayram etmişlerdi. Uzun süredir iyi iş yapmayan oteller, azıcık fiatlarını bile arttırıp, tam kapasite çalışmışlardı. Hediyelik eşyacılardan forma satıcılarına, bayrakçılardan su satanlara milyonlarca euroluk hacim yapılmıştı. Pazar günkü kupa finalinin ardından Euro 2016 sayfası acısıyla-tatlısıyla kapanmıştı.

           Perşembe akşamı Fransa’nın Ulusal Bayramı ‘Bastille Day’ kutlandı. 14 temmuzun tarihçesi 1789 devrimine dayanıyor. Monarşiyi protesto eden isyancılar, 14 temmuz 1789'da kraliyet yönetimini temsil eden Bastille hapishanesini basmıştı. Yaşanan çatışma sonucunda bir çok isyancı hayatını kaybetmiş, Kral XVI. Louis ve Kraliçe Marie Antoniette idam edilmişti. Bu yıl da- her yıl gibi- büyük, küçük her kasabada, şehirde konserler düzenlendi, kutlamalar yapıldı, havai fişek gösterileri gerçekleştirildi. Paris’teki kutlama tek kelimeyle muhteşemdi. Nefis bir konserin ardından dolu dolu 35 dakika havai fişeklerle gökler parladı.

            Ama benim içimde sürekli bir kaygı... ‘Kupa süresince ve bu kutlamada güvenlik önlemleri iyiydi, çok şükür bir terör olayı olmadı, insanlar biraz huzur buldu, sevindi, yaz tatili artık çoğu için başlayabilir’ derken BUMMM!! Bu sefer terör güney Fransa’nın Nice şehrini vurdu! Mohamed Lahouaiej Bouhlel 19 tonluk soğutuculu kamyonuyla girdi şehre. Sahil şeridindeki Promenade des Anglais’de kutlamalar için toplanmış halkın üzerine sürdü koca kamyonunu. Hızla gidiyordu, zig zaglar yaparak ilerliyor, kaldırıma inip çıkıyordu. Saldırıyı düzenleyen kişinin bugüne kadar ‘radikal’ bir davranışı olmamıştı, polisin terörist kayıtlarında adı geçmiyordu. Silahlı soygun, hırsızlık ve aile içi şiddet suçları olduğu, depresif bir karaktere sahip olduğu çıkıyor ortaya daha sonra... 2008 yılında Tunus’tan Fransa’ya gelmiş, eşinden ayrılmış, üç küçük çocuğu var. Çok kısa bir zaman zarfında radikalleştiği düşünülüyor. Olaydan 10 gün önce 4 temmuz günü sahil şeridindeki bir araç kiralama şirketinden kullanacağı kamyonun rezervasyonunu yapmış, 11 temmuz günü de ‘ölüm aracı’nı kiralamıştı.

            Her zaman turist ve yerel halkla cıvıl cıvıl olan, Nice sahilinden gelen görüntüler içler acısıydı. Yerlerde onlarca beden, sahildeki restoranların masa örtüleriyle bile örtülü olan cesetler vardı aralarında. Tatildeki turistler, polis müdürü, antrenör, aileler, ufacık bir çocuk, yanıbaşında minik oyuncak bebeği... 84 ölü, yüzlerce yaralı, çoğu ağır yaralı, komada... Yakınlarını arayanlar, çığlıklar, haykırışlar... Ardından hüzün, üzüntü, tedirginlik, acı... Sadece lanetlemek yetmiyor. Teröre lojistik ve finansal destek veren devletler/kurumlar olduğu müddetce teröre dur denilmesi mümkün değil. Olan halka, masum insanlara, gençlere, küçücük çocuklara, ailelere oluyor. Bugün de kurtardık mı diyelim? Halamın söylediği gibi artık ‘dünya çıldırdı, eceliyle ölmek lüks oldu’!

            Daha 24 saat geçmeden 15 temmuz akşamı, saat 23:00 Radyoda kısa bir haber duyuyorum: Spiker Türkiye’den ‘karışık haberler’ geldiğini söylüyor: darbe girişimi, havaalanları kapatıldı, tanklar sokaklarda, Genel Kurmay kuşatıldı, TBMM bombalandı, alçak uçan savaş uçakları... Ilerleyen saatlerde sokaklara çıkan kalabalıklar, kafası kesilen askerler, ölüler, yaralılar, feryadlar, şiddet, nefret, fanatizm... Kabus mu bu? Bütün geceyi televizyon ve internet başında geçiriyorum, haberleri izliyor, mesajlara bakıyor, bölük pörçük bilgi parçalarını biraraya getirmeye, onlardan bir anlam çıkartmaya çalışıyorum. Dehşet içindeyim.  

            Bir gece önce Nice’e ağlarken ertesi gün Türkiye için ağlıyorum.

            Sözler ne ki? Kimi zaman çok güçlü, kimi zaman tamamen kifayetsiz...

            Dünya yine karardı.

            Masumiyetlerimizi yitiriyoruz her yeni gün....

            Çaresizliğime de öfkeleniyorum...

            Umutları nasıl canlı tutacağız ki?

            Yüreğim çok ağır, içim nasıl acıyor...

Paris, 16 temmuz 2016
 

 

Sular altında Paris


Bahar çok tatsız geçti bu diyarlarda... Günlerce süren yağışlar, soğuklar, karanlık  hava mayıs ve haziranın ilk yarısını aldı götürdü bizden.

Paris’in tarihindeki en büyük sel felaketi 1910 yılının ocak ayında yaşanır. 1909’un yaz ayları çok yağışlı, kış da çok karlı geçtiğinden Seine nehri on gün boyunca yavaş yavaş yükselerek taşar. Nehrin seviyesini ölçme aracı olarak Paris’teki Alma köprüsünün altındaki Zouave heykeli kullanılır. 1910 afeti sırasında Zouave omuzlarına kadar suya gömülür. Şehir tamamen karanlığa bürünür, içecek su bulunmaz. O dönemde mevcut olan 5 metro hattı çalışmaz, garlar kapanır. Bugün Orsay Müzesi olan dönemin Orsay Garındaki tren vagonları tamamen suya batar. Sel felaketinden etkilenen kişi sayısı tahmini 200.000 iken selin insani bilançosu, devrilen bir sandalda boğulan tek bir kişiyle sınırlı kalır mucizevi olarak. Suyun normal seviyesine ulaşması ise bir ay sürer.

Tarihler haziran 2016’yı gösterdiğinde uzun süredir devam eden sağanak yağışlar nedeniyle Seine nehri 6 metre seviyesini aştı, yaşanan taşkınlar nehir kenarındaki kimi yolların araç trafiğine kapanmasına neden oldu. Tren seferleri durduruldu. Kıyılardaki restoran ve barlar kapandı. Nehrin simgesi gezinti gemileri günlerce seferlerini yapamadılar. Louvre Müzesi alt katındaki sanat eserlerini korumak için büyük bir kurtarma operasyonu düzenledi; Orsay Müzesi ziyarete kapandı. Paris Venedik’i andırdı kimi bölgelerde... Turistleri köprülerin üzerinde sıradışı görüntüleri fotograflarken gördük sürekli.

Sadece Paris’te değil, ülkenin 19 bölgesinde turuncu alarma geçildi. Essonne, Seine-et-Marne ve Seine-Saint-Denis bölgelerinde binlerce hane tahliye edilirken tren raylarını, otoyolları, köprüleri, evleri, işyerlerini su bastı. Hastanelerde elektrik kesintileri yaşandı. Okullar, huzurevleri kapandı. Kamu hizmetleri durdu. Çiftçiler perişan oldu. Maddi zarar milyarlarca euroya ulaştı.

Geçtiğimiz haftalar Fransa tarihinde sadece bu doğal afetle anılmayacak. Hükümetin meclisten geçirmeye çalıştığı yeni Iş Yasasına tepkiler gittikçe artarak devam etti. Önce rafineriler, ardından nükleer santraller kapanırken benzin istasyonlarında uzun kuyruklar oluştu. Şehirde toplu taşıma araçları düzenli çalışmıyor. Hava kontrolörleri ara ara bu grevlere katılıyor. Air France’ın tehditleri sürüyor. Ardarda yapılan toplantılardan sonuç alınamıyor, grevlerin uzun süre daha devam edeceği açıklanıyor. Hükümet sendikaları, sendilar hükümeti dize getirmekle tehdit ediyor, karşılıklı gövde gösterileri gündemin ilk haberlerini işgal ediyor, halk burnundan soluyor.  

Durun, daha bitmedi: Paris çevresindeki çöp arıtma tesisleri de grev kervanına katıldı. Şehrin kimi semtlerinde çöp toplanması özel sektörün elindeyken diğer büyük kısmı belediye ekiplerince toplanmakta. Binlerce ton çöpten bahsediyoruz! Paris Belediyesi ekibin %20’sinin grevde olduğunu açıkladı. Bir çok bölgede devasa çöp yığınları kötü kokmaya başladı bile! 

Grinin içindeki aydınlık ve kültür buzdağı

Peki bu kadar ‘gri’nin içinde hiç mi ışık yok? Olmaz mı? Tabii ki var.

Sosyal tansiyonun yüksek olduğu bu karmaşanın içinde geçen Cuma günü oldukça ciddi güvenlik önlemleri altında UEFA Euro 2016 Futbol Şampiyonası start verdi. Turnuvanın ana sponsorlarından Türk Hava Yolları’nın reklamları tüm billboard’ları süsledi hemen. Turnuvanın ilk maçında Fransa’nın Romanya’yı 2-1 yenmesi ülkede sevinçle karşılandı. Yakınımızdaki bir gözlük dükkanı ‘kupayı kazanırsak gözlüklerde %100 indirim, yarı finale çıkarsak %50 indirim’ ilanı astı vitrinine. Alışverişimi yaptığım pazarcı da dün ‘hele kupayı alalım, o gün tüm malları bedava dağıtacağım’ diyordu gülümseyerek kuyruktaki müşterilerine...

Fransızlarda hoşuma giden en önemli özelliklerden biri sahip oldukları ‘passion’ yani tutku. Bu halk lisanına tutkuyla bağlı. Kültür mirasları onlar için çok önemli. Gerek mimari, gerek sanat, gerek yemek kültürleri... Müzisyenlerini ölümlerinden yıllar geçse de vefayla anıyor, şarkılarını sürekli gündemde tutuyorlar. Eski Fransız filmlerini oynatan onlarca küçük, bağımsız sinema var Paris’te. Kuyruklar oluşuyor önlerinde, o filmleri tekrar tekrar izlemeye, yeni nesile izlettirmeye bayılıyorlar. Victor Hugo’dan Simone de Beauvoir’a edebiyatlarına/edebiyatçılarına değer veriyorlar, şairleri için festivaller düzenliyorlar.

Fransa’ya ilk geldiğimde bu kültür tutkusuna ilgi duymuş, özellikle halklar arası kültürel farklılıklar üzerine yazılmış onlarca kitap okumuştum. Amerikalılar bu büyüleyici konuya oldukça kafa yormuş, araştırmalar yapmışlardı. Polly Platt’dan ‘French or Foe’, Harriet Welty Rochefort’dan ‘French Toast’, Gilles Asselin&Ruth Mastron’dan ‘Au Contraire!: Figuring Out the French’ ilgimi çeken kitapların başında geliyordu.

Ruth Mastron’ı bizzat izlediğim bir konferansında ‘cultural iceberg’ metaforundan bahsediyordu. Suyun üstünde %10’u görülen kültür buzdağının %90’ı suyun altında gizliydi. Geçen haftalarda LinkedIn.com’da dolaşan yeni bir grafik de bu konuyu tekrar gündeme taşıyordu, üzerinde düşünmeye değerdi.

Kültürün görünen kısmı sanat, edebiyat, müzik, mimari, moda, mutfak gibi, yabancı bir ülkeyi ziyaret etmeyi farklı ve ilginç kılan bariz unsurları içerirken buzdağının görünmeyen kısmı, ancak belli bir süre yaşayıp çalıştıktan sonra farketmeye başladığınız, diğer derin unsurları içeriyordu. Herkes kendi tecrübesini yaşar tabii ki ama benim dikkatimi çekenlerin bazıları şöyle: Minicik apartmanlarda yaşamayı öğrenmek, herşeyi anlamaya çalışmaktan vazgeçmek (hatta maaş bordroları gibi Fransızların bile anlamadıkları şeyler olduğunu gormek), sürekli yapılan grevler/yürüyüşler/protestolar, zayıf müşteri hizmeti... Diğer yanda otobüse binerken şöföre günaydın/iyi günler demek, birbirini tanımayan insanların bile apartmanda, sokakta, selamlaşması, daha çok teşekkür etmek, daha açık görüşlü olmak, farklı kültür/dil/dinden insanların birlikte yaşam serüvenlerine tanık olmak, kadın hakları, ifade özgürlüğünün geldiği boyuta şaşırıp kalmak, tartışmalarda insanların birbirini dinlemesi, kimsenin cinsel eğilimine, aile yapısına, çocuk sahibi olma tercihine veya çocuk sayısına karışılmaması, gerçek demokrasinin toplumlar üzerindeki anlamını ve değerini kavrayabilmek...


Bir Fransız gibi düşünmeye, hadi  o kadar ileri gitmeyelim, farklı düşünce yapılarını anlamaya başladığınız an buzdağının görünmeyen kısmını çözdünüz ve kültür bariyerini aştınız demektir. Gerisi kolay!

4 Mayıs 2016 Çarşamba

Kadınlar, kadınlar, kadınlar…

8 mart Dünya Kadınlar Günü için yaptığım araştırmayı o ay maalesef kağıda dökemedim. Ama konu her daim o kadar güncel ki bu ayki Paris Esintisi’ni kadınlara adamak istedim.
Bizimkisi gibi kadının ne giydiğinin, kiminle görüştüğünün, yaptığı çocuk sayısının, anne olmadıysa eksik görülüp dışlandığının, eve geç geliyorsa, gece sokakta yalnız yürüyorsa farklı algıların oluştuğu bir ülkede kadının işi oldukça zor. Cinsel istismara uğrayan, gencecik yaşında çareyi intiharda bulan, tecavüze rıza gösterdiği söylenen, namus cinayetlerine kurban giden, geleneklerde var denerek oyun oynaması, okula gitmesi gereken yaşlarda zorla gelinlik giydirilen ‘çocuk kadınlar’, minicik yaşta çalıştırılan ‘gülüşleri solan’ kızlar... Her üç evlilikten birinin çocuk olduğu ülkemizde oyuncak bebekleriyle eğlenecekleri yerde kendi bebeklerine bakmak zorunda kalan, yoksulluk sarmalında kaybolan, eğitim haklarından yararlanamayan kızlar... Evinden dışarı izinsiz çıkamayan, sokak ortasında ölümüne dövülen kadınlar... Çaresizlik kültürü, cezasızlık kültürü... Ve bunları kabullenen, kınamayan, tepki vermeyen, sorumluluk hissetmeyen, boğazınde birşeyler düğümlenmeyen, kulakları sağır, yürekleri kör bireylerden oluşmaya adım adım yaklaşan bir toplum...
            Türkiye’de durum böyleyken peki Fransa’da neler oluyor? Her 25 kasım Kadına Karşı Şiddetle Mücadele Gününde rakamlar açıklanıyor: Ülkede her yıl 216.000 kadın şiddete maruz kalıyor. Yeni kadın sığınma evlerinden tutun kamuoyunu bilinçlendirme kampanyalarına uzanan bir dizi önleme rağmen yapılanlar hep yetersiz kalıyor.

EKONOMI VE POLITIKADA KADIN
Türkiye kadınların işgücüne katılımı açısından OECD ülkelerının en alt sıralarında yer alırken Paris’i de içine alan Ile-de-France bölgesinde kadınların %79’u çalışıyor. En yoğun çalıştıkları sektörler öncelikle servis, ardından ticaret ve endüstri. Ticarette kadın-erkek istihdam oranı neredeyse eşitlenirken endüstrinin üçte ikisi erkek egemen. 55-64 yaş grubundaki kadınlar arasında çalışma oranı ise %50. Yanlış okumadınız! Otobüs şöföründen su tesisatçısına, pazarcısından balıkçısına her yaşta kadına her sektörde rastlayabilirsiniz.
Kadınların bu bölgede eğitime ulaşma imkanları oldukça yüksek, bu da diplomalı kadın sayısının artmasını sağlıyor. Erkekler arasında lise mezunu oranı %43 iken kadınlarda %52. Yüksek öğretimde kadın oranı ise %46.
            Herşey pespembe, günlük güneşlik mi? Tabii ki değil. Az maaş, üst kademe yöneticiliklerinde düşük temsil, ev işlerinin tamamına yakınını üstlenme...Üstelik yıllardır mücadelesini verdikleri halde en önemli eşitsizlik, aynı iş için kadınlar erkek meslekdaşlarına göre %26 daha az maaş kazanıyorlar. Ortalama aylık maaş kadınlarda 1.760 euro iken erkeklerde 2.390 euro.
Eşitsizlik burada da bitmiyor: Kadınların %55’i işinden çıkıp evine gitmek için en az bir saatini toplu taşıma araçlarında geçiriyor. Eve geldiklerinde yeni bir gün başlıyor çünkü çalışan kadın ortalama her gün 3 saat 26 dakikasını ev işlerine harcarken (temizlik, alışveriş, çocuklar...) erkek sadece 2 saat harcıyor. Yoksulluk rakamları da çoğunlukla yalnız kadınları etkiliyor. Paris bölgesindeki 611.000 düşük gelirli haneden %42’si tek başına yaşayan kadınlar.
Ya politika? 2000 yılında Fransa politikada eşitlik kanununu kabul eder. Bu kota sistemi uygulamasını dünyanın 120 ülkesi takip eder. Kanun Avrupa, bölgesel ve belediye seçimlerinde adayların yarısının kadın olması koşulunu getirir. Genel seçim listelerinde %50 kadın aday göstermeyen partilere de ciddi maddi cezalar getirilir. Kanunun yasallaşmasından 16 yıl sonra bölge konseylerinde kadın oranı %48, belediye başkanlarının ise sadece %16’sı kadın.
Hemen hemen benzer bir eğilim ekonomi dünyasında da mevcut. Dünya Çalışma Örgütü verilerine göre dünyadaki şirketlerin %30’unu kadınlar yönetiyor ama bu şirketlerin arasında büyük uluslararası şirketlere bakıldığında rakamlar çok düşük. ABD’de Fortune 500 klasmanındaki şirketlerin %4,8’i kadınlar tarafından yönetilirken Avrupa Borsasındaki şirketlerin sadece %2,8’i kadınların kontrolünde. Fransa da bu alanda oldukça geri. Önümüzdeki mayıs ayında tarihi bir ilk gerçekleşecek: Ilk kez bir kadın yönetici, Isabelle Kocher, CAC40 şirketlerden enerji devi Engie’nin yönetimini devralacak.
IMF Başkanı Fransız Christine Lagarde hem politika hem ekonomi dünyasında ilkleri yaşayan bir kadın. IMF’nin başına seçilen ilk kadın olan Lagarde, 2007 yılında da Fransa’nın ilk kadın Ekonomi Bakanı olmuştu. Danışmanı, kaleme aldığı anılarında şöyle anlatır: ‘Işe başladığı ilk gün bürosunun üzerinde yüzlerce dosya bulmuş, 4 gün içinde hepsini inceleyip yıllık bütçeyi hazırlamıştı.’ Erkek dünyasında kadın olarak başarılı olmak kolay değil. Avrupa Ekoloji-Yeşiller Partisinin başkanı Sandrine Rousseau yazdığı ‘Politikadaki Kadınlara El Kitabı’nda şöyle diyor: ‘Kanunla getirilen parite şartı, kitlesel ayrımcılığı yok etti fakat hergün hem meslakdaşlarımıza hem seçmenlerimize başarılı olabileceğimizi ispat etmemiz gerekiyor’
Ekonomik ve politik hayatın üst seviyelerine ulaşmak için kadın dayanışmasını arttıran kadın birlikleri ciddi çalışmalar yapmakta. Bu yıl 27-28 nisan tarihlerinde Mexico City’de toplanacak olan Kadın Forumu’nda sadece kadın temaları değil gezegenimizi ilgilendiren her konuya bir kadın bakış açısı getirilmesi hedefleniyor.
Dünyanın neresinde olursa olsun, gelişmiş ülkeler de dahil, kadın-erkek eşitsizliği hep gündemde. Kadının toplumda etkin ve üretken olması toplumu geliştiren en önemli koşulken gün gelir de ‘testesteron yüklü’ politika ve ekonomi dünyasının kodları değişir mi? Ilk Nobel ödüllü kadın Marie Curie, Avrupa Parlamentosunu yöneten ilk kadın Simone Veil, teknesiyle yalnız ilk dünya turunu gerçekleştiren kadın Isabelle Autissier’lerin ülkesinde yapılan son ankete göre on Fransız’dan dokuzu kadın bir cumhurbaşkanına olumlu baktığını belirtmiş. 2017 seçimlerinde Fransa’dan bir kadın cumhurbaşkanı adayının çıkması oldukça zorsa da Amerikan anayasasının kadına oy hakkı vermesinden bir yüzyıl sonra Hillary Clinton ABD’nin ilk kadın başkanı olabilir mi? Almanya’nın Merkel’i, Ingiltere’nin Thatcher’ından sonra dünyanin Süper Gücünün başına bir kadın geçebilir mi? 2016 kasımı çok uzak değil, bekleyip göreceğiz.

2 Mart 2016 Çarşamba

Helal olsun böyle ekibe!


17.Subat.2016

Birinci NoorAssur Kupası 31 ocak pazar günü Tremblay-en-France’daki Galaxy stadyumunda gerçekleştirildi. 60 Yahudi, Müslüman ve Hristiyan gençten oluşan 12 futbol takımının katıldığı turnuva üç ayrı dinden cemaatlerin ‘birlikte yaşama’ hedefi için biraraya gelmelerinin güzel bir örneğiydi. Tek Tanrılı üç dinin temsilcileri, Yahudi-Müslüman Dostluk Derneği (AJMF) Başkanı Haham Michel Serfaty, Pantin Merkez Camii ve Seine-Saint-Denis Müslüman Dernekleri Birliği Ulusal Sekreteri M'hammed Henniche, Saint-Denis Kilisesi Islam Ilişkileri Başkanı Peder Jean Courtaudière ve turnuvanın ‘fikir anası’ NoorAssur şirketi kurucusu Sonia Mariji bu etkinliğin ortaklarıydı. Yerel politikacıların da destek verdiği turnuva geniş bir katılımla çok başarılı geçti. ‘Bizleri ‘yerleştirmek istedikleri’ nefret söyleminin çok uzağında kültürlerarası ve dini diyalogun mümkün olabileceğini ispat ettik’ diyen Mariji şimdiden gelecek yıl için randevulaştıklarını belirtti.
Sonia Mariji şirketini ve hedefini şöyle anlatıyor: ‘NoorAssur Fransa’nın ilk Islami tasarruf ve sigorta danışmanlığı ağı. Noor ışık demek, Assur da sigorta ve finansı işaret eder. Islami finans sorumlu, katılımcı ve spekülatif olmayan bir yatırım şekli, etik bir değer. Etiğin rengi de dini de yok. 2008 krizinden sonra etik finansı keşfettim, prensiplerini sevdim. Bu yolla konvansiyonel finansa bir alternatif sunmak, %100 helal çözümler üretmek arayışına girdim. Islami finans yeni bir şey değil, 60 yıldır var, en büyük merkezi Londra’da. Niye Paris’te olmasin, buna ihtiyaç var’ dedim. (Haham Serfaty Islami finansın köklerinin ‘Abrahamik finans’a, yani her üç din için ortak Ibrahim Peygamberin adalet ve eşitlik ilkelerine dayandığını, faizi ve tefeciliği yasakladığını belirtiyor.)
2016 yılında 20 ajansa ulaşacaklarını belirten Mariji bu kanalla kültürlerarası gerilimi yenip yakınlaşmayı sağlamayı da hedeflediklerinin altını çiziyor: ‘Hepimiz Fransızız, bu toprakların insanlarıyız. Ben Fas’ta doğdum, Müslümanım. Bulunduğum yere bu ülke sayesinde geldim. Terör saldırıları hepimize yapıldı, trajedilerden hepimiz etkilendik. Dini entrümantalize edenlere hep beraber karşı durmalıyız. Bu ilk turnuvamız birlik olma çağrısı. Birbirimize elimizi uzatmak, terör ve barbarlığa karşı tek vücut olabileceğimizi ispat etmek, cumhuriyetin değerlerini savunabileceğimiz ve hepbirlikte yaşayabileceğimiz mesajını vermek. Bu girişimde bana destek veren, yaptıklarına hayran olduğum Haham Serfaty başta olmak üzere çok değerli ortaklarım oldu. Sosyal medya, dernekler kanalıyla kısa zamanda oyuncuları biraraya getirip ekipleri oluşturduk.’
Sözü Haham Serfaty alıyor: ‘Terör olaylarının ardından Müslüman derneklerden her gün onlarca telefon aldım. ‘Katkıda bulunmak, sizinle çalışmak istiyoruz’ diyorlar. Inanır mısınız, ekibimde Yahudiden çok Müslüman gençler var, hepsi gönüllü... Hep birlikte futbol oynamak! NoorAssur’den bu teklif geldiğinde çok mutlu oldum. Bu girişim gelecek için umut veriyor. Bu işbirliği bize yeni yollar açacak. Birlikte yapacak çok şeyimiz var!’
Haham Michel Serfaty ve Müslüman-Yahudi Dostluk Otobüsü

Haham Michel Serfaty adını okuyucularımız hatırlayacaklardır.1 1943 Fas doğumlu Serfaty 1.93 boyunda, dikkat çeken bir adam. Izci, uluslararası basketbol şampiyonu, emekli üniversite hocası. 2005 yılından beri Ris-Orangis’in hahamı. 12 yıldır Fransa’nın ‘mangal’ diye adlandırdığı duyarlı mahallelerini gönüllü ekibiyle ve Dostluk Otobüsüyle dolaşıyor. Bıkmadan, usanmadan, Yahudilerle Müslümanlar arasında diyalogun mümkün olduğunu anlatıyor. Istihbaratın girme dediği yerlere bile giriyor. Broşür dağıtıyor, atölyeler, sergiler, okullarda tartışmalar düzenliyor.
 ‘Otobüsümüzün üstündeki afişte ‘Göründüğünden çok daha fazla benzeşiyoruz’ yazıyor. Meraklı gençler duruyorlar, muhabbet başlıyor.’ Serfaty gençlere, çocuklara barış eliyle dokunmaya çalışıyor. ‘Benden şüpheleniyorlar, bazen küçümseniyorum, hor görülüyorum. Bazen atmosfer oldukça gergin oluyor. Ama çoğunlukla şiddet sadece sözlerde, fiziksel harekete dönüşmüyor. Güzel bir örnek vereyim: Geçen ay Ris pazarında karşılaştığım 24 yaşındaki Walid koştu, yanıma geldi. 10 yıl önce ilk karşılaşmamızda Yahudi olduğum için elimi sıkmak istememişti. Bir grup genci Auschwitz Kampına götürdüğüm seyahate o da katıldı. Ardından gelip benden özür diledi, elimi sıktı. Artık Walid ile çok iyi arkadaşız.’
Haham Serfaty 2009 yılında 80 ton sağlık malzemesiyle Gazze’ye gidiyor ve bizzat malzemeleri Filistinli çocuklara dağıtiyor. Kimilerinin hayran olduğu, kimilerinin nefret ettiği 73 yaşındaki bu ‘ihtiyar delikanlı’, ütopik bir rüya ve nafile bir çaba olarak nitelendirilen mücadelesini Don Kişot’vari bir inanç ve tutkuyla sürdürmeye devam ediyor.

Hahamı olduğu Ris-Orangis Sinagogunun önünde iki asker sürekli nöbet tutuyor, her deplasmanında en az üç koruma ve iki sivil polis arabası takip ediyor. Sıkılaşan güvenlik önlemleri ise onu ne her zamanki iyimserliğinden, ne de Yahudi-Müslüman dostluğunu savunma kararlılığından vazgeçirmiyor. ‘Iki dinin ortak paydalarını anlatırsak korkular yok olacaktır’ diyen hahamın bu mücadelede en büyük yardımcısı, yol arkadaşı Imam Mohammed Azizi. ‘Azizi güven veriyor, yatıştırıyor. Onun sözü diyalogu kolaylaştırıyor. Beraberce önyargıları yıkmaya çalışıyoruz’ Imam Azizi söze katılıyor: ‘Paris terör olaylarından sonra ruhlar çalkalandı. Olay gündemden düştü ama duyarlılıklar hafızalara kazındı. Benim motivasyonuma gelince hep Yahudilerle birlikte yaşadım, bu cemaate kendimi çok yakın hissediyorum. Müslümanların en Yahudisi benim’ diyor gülümseyerek... ‘Amacımız birlikte yaşamak, farklı renkler, farklı cemaatlar, farklı dinler... Bu inşaatta bir tuğlamız olsun istiyoruz’

31 ocak turnuvasının futbolcularından Youssef ‘böyle farklı cemaatlerin biraraya gelmesi çok sık gördüğümüz birşey değil’ derken oyuncu Ashraf, Islamın birliktelik dini olduğunun altını çiziyor. Yahudi takımının kaptanı Dylan kalecileri Hristiyan Julien’le dost olduklarını söylerken Julien ‘farklı bir dinden ekiple özellikle oynamak istediğini’ belirtiyor. Üç dinden oluşan ekibe ise aralarında ‘dream team’ rüya ekip adını takmışlar! Dostluk, kardeşlik ve barış ortamında geçen turnuvanın ardından ‘diğer dinlerin ve de kadınların da katılımının sağlanması gerekir’ diyenlere kendisi de eski bir futbolcu olan Sonia Mariji ‘Bu ilk turnuvamizdi. Önümüzdeki yıllarda, aynı ekiple, farklı spor dallarıyla devam edeceğiz’ yanıtını veriyor ve gururla gülümseyerek ekliyor: ‘Unutmayın, turnuva fikrini ortayan atan bir kadın!’

1 http://salom.com.tr/haber-75637-yahudImusluman_dostluk_otobusu_fransa_turunda.html

Kipam olmadan asla!


20. Ocak. 2016
Fransa’da ocak ayı hüzünlü başladı. Bir yıl önce 7 ocakta Charlie Hebdo’ya ve 9 ocakta Hyper Casher mağazasına yapılan ve 17 kişinin ölümüne neden olan terör  saldırılarının birinci yılında bir hafta boyunca anma törenleri gerçekleştirildi. Paris Belediye Başkanı, Içişleri Bakanı, Başbakan ve Cumhurbaşkanının katıldığı törenlerde anma plaketleri ve çiçekler konuldu, saygı duruşunda bulunuldu. Pazar günü, artık sembol haline gelen Republique meydanındaki geniş katılımlı törende de 2015 yılında gerçekleşen tüm terör saldırıları lanetlendi, 10 metre yüksekliğinde bir meşe anı ağacı dikildi. Ünlü şarkıcı Johnny Hallyday gitarıyla ‘Ocak ayında bir Pazar günü’ adlı bestesini seslendirdi.

Üzüntülere üzüntüler, korkulara korkular eklenmeye devam ediyor: 11 ocak günü Marsilya’da kipa (Yahudi erkeklerin başlarını örtmekte kullandıkları küçük takke) takan Yahudi bir öğretmene, lise girişinde 15 yaşında Kürt kökenli bir Türk vatandaşı palayla saldırdı. 35 yaşındaki öğretmenin saldırgandan, elindeki din kitabını kullanarak korunduğu, elinden, sırtından ve böbreklerinden yaralandığı belirtildi. Marsilya Savcısı düzenlediği basın toplantısında daha önce sabıka kaydı olmayan gencin saldırıyı Allah ve Islam Devleti adına yaptığı yönünde ifade verdiğini, olayın kasıtlı işlenen bir antisemit saldırı olduğunu aktardı.

Paris’ten sonra Fransa’nın en yoğun Yahudi nüfus bulunan ikinci şehri Marsilya. 855.000 nüfuslu bu şehirde 70.000 Yahudi yaşıyor. Olayın ertesinde Marsilya Yahudi Consistuar Başkanı Zvi Ammar  verdiği demeçte şehirdeki Yahudilere ‘bu problemli günlerde kipalarını takmamaları’ tavsiyesinde bulundu. Açıklamasında ‘daha iyi günler gelene dek’ ibaresi dikkat çekiciydi. ‘Sözlerim ne teröre, ne bu barbarlara boyun eğmek değil, ama benim için insan hayatı diğer tüm kriterlerden daha kutsal. Ne yazık ki olağanüstü koşullar altında, olağanüstü bir karar almak zorunda kaldık. Olaylar karşısında biraz saklanmak gerek, başka çaremiz yok. Çok üzgünüm...’ dedi. Kendilerine gereken korumayı sağlamaya çalışan devletten daha fazla bir şey isteyemeyeceklerini, her Yahudinin arkasına bir polis, jandarma veya asker koyulamayacağının altını çizdi.

Ammar’ın açıklamaları farklı tepkiler aldı. CRIF bölge temsilcisi Michèle Teboul, kişisel planda ‘normal’ yaşamaya devam etmek gerektiğini ama eğer Yahudilerin güvenliğini sağlayacaksa bu kararın karşısında eğilmekten çekinmeyeceğini belirtti. CRIF Başkanı Roger Cukierman ise bu tavsiyeye kesinlikle karşı olduğunu, bunun bir ‘vazgeçiş’ anlamı taşıyacağını, cihadistlere zafer duygusu vermeyeceklerini belirtti. ‘Kipa giymeye devam edecek, pes etmeyeceğiz’ diyen Cukierman’a Fransa Baş Hahamı Haïm Korsia da destek verdi. Korsia Ammar’ın cemaate uyarı çağrısı yapmak istediğini, bunun bir ‘duygusal çığlık’ olduğunun altını çizdi. Hatta ertesi gün yapılacak Marseille-Montpellier maçına gelecek Marsilya taraftarlarına kafalarını örterek dayanışma göstermeye davet etti. Merkez Consistuar başkanı Joël  Mergui ise ‘Kipa’ma dokunmayın!’ çağrısı yaparak Ammar’ın tepkisini abartılı bulduğunu, kipa takmamanın terörizm sorununu çözmeyeceğini belirtti. Toplumun her kesiminin vicdan özğürlüğünü desteklemesini istedi.

Politik yanıt da fazla gecikmedi. Cumhurbaşkanı  François Hollande, Fransız vatandaşlarının dini tercihleri nedeniyle ‘saklanmayı’ gerekli görmelerinin kabul edilemez olduğunu, buna asla izin vermeyeceklerini söyledi. Adalet Bakanı Christiane Taubira, ‘Günlük hayatta ve ülkemizin her yerinde her vatandaşımızın özgürlüğünü ve inancını yaşayabilmesini garanti etmek zorundayız. Tüm Fransız vatandaşları gibi Fransa’nın Yahudileri de kendilerini güvende hissetmelidir’ dedi.
 
Europe 1’de konuşan ünlü felsefe hocası Raphaël Enthoven, ‘hiç bir zaman gelmeyecek olan iyi günlere dek’ kipayı çıkartarak dikkatli olmaya çalışmanın aslında akılsızca olduğunu söyledi: ‘Bir Yahudinin risk almadan kipayla gezmesi bir gün mümkün olabilir mi? Bence olmaz. Bugün kipayı giymemek artık hiç giyememek demek. Kipalı bir adama saldırı bir cemaat sorunundan çok evrensel bir sorundur. Kipa sadece dini bir sembol değil ayni zamanda bir kimliğin dışa vurumudur. Başörtüsü, türban, mini etek gibi… o zaman herkesin benzer bir saldırıya maruz kalma olasılığı vardır’ diyen Enthoven Jean-Paul Sartre’a atıfta bulundu: ‘Fransa’da bir Yahudi hayatından endişe duyduğu müddetçe hiç bir Fransız güvende olamaz.’ Polemik bütün hafta gündemi meşgul etti. Televizyonlardaki tartışmalar, gazete ve internette yazılanlar, en güzeli de çizilen karikatürlerdi.

Peki daha iyi günler gelebilir mi? Ne zaman? Bir çok ülke gibi, Fransa’da da Yahudi olmak, özellikle dini kurallara uygun yaşayanlar için, hiç kolay değil. Gün geçmiyor ki giyimi nedeniyle gençlere laf atılmasın, alay edilmesin, saldırılmasın; sinagoglara grafitiler çizilmesin, mezarlıklar gamalı haçlarla boyanmasın. Yahudi dinine, kültürüne bağlı kimi Fransızların işe/okula gitme, metroya binme, ekmek almaya çıkma gibi günlük sıradan işlerde bile kaygı duymaları huzursuzluğun göstergeleri.

Hyper Casher saldırısında o dehşeti yaşayanlarla yapılan röportajlarda kimilerinin Israil’e göç etme karar aldıklarını izlemiştik. Israil’e göç rakamı 2013 yılında 3.293 iken 2014’de 7.231’e, 2015’de de 10.000 kişiye ulaştı. Insanın köklerinden kopmak zorunda kalması, doğduğu-büyüdüğü, tamamen entegre olduğu, sosyal ‘kod’larını iyi bildiği ülkesinden bir gün ayrılmak zorunda kalması çok acı. Hele hayatından, çocuklarının geleceğinden endişe duyması oldukça hazin.

Yine de Baş Haham Korsia gibi iyimser olanlar var. Napolyon’un Cremieux kararnamesinden Dreyfus olayına, eski cumhurbaşkanlarından Jacques Chirac’ın Yahudilerin II. Dünya Savaşında Nazi kamplarına gönderilmesinde Fransız devletinin sorumluluğunu itiraf etmesine uzanan süreçte Korsia bir ‘franco-judaïsme’ üretildiğine inanıyor. ‘Kadınıyla, erkeğiyle, Sefaradıyla, Aşkenazıyla, laiğiyle, dindarıyla, 550.000 nüfuslu Fransız Yahudi toplumu capcanlı ve Fransa’ya gönülden bağlı’ diyen Korsia her Cumartesi sabah duasında ‘Fransa’yı kutsa ve koru’ diye Tanrı’ya yakarıldığının altını çizmekte. ‘Fransız Yahudilerinin tarihi Fransa’nınkiyle içiçedir ve ne olursa olsun umut doludur’ diyen Korsia’ya biz de şair Edmond Fleg’in dizeleriyle katılalım: ‘Yahudi olmak, herkes umut etmekten vazgeçtiğinde bile umut etmektir, herkes inanmayı unuttuğunda bile inanmaya devam etmektir.’