4 Mayıs 2016 Çarşamba

Kadınlar, kadınlar, kadınlar…

8 mart Dünya Kadınlar Günü için yaptığım araştırmayı o ay maalesef kağıda dökemedim. Ama konu her daim o kadar güncel ki bu ayki Paris Esintisi’ni kadınlara adamak istedim.
Bizimkisi gibi kadının ne giydiğinin, kiminle görüştüğünün, yaptığı çocuk sayısının, anne olmadıysa eksik görülüp dışlandığının, eve geç geliyorsa, gece sokakta yalnız yürüyorsa farklı algıların oluştuğu bir ülkede kadının işi oldukça zor. Cinsel istismara uğrayan, gencecik yaşında çareyi intiharda bulan, tecavüze rıza gösterdiği söylenen, namus cinayetlerine kurban giden, geleneklerde var denerek oyun oynaması, okula gitmesi gereken yaşlarda zorla gelinlik giydirilen ‘çocuk kadınlar’, minicik yaşta çalıştırılan ‘gülüşleri solan’ kızlar... Her üç evlilikten birinin çocuk olduğu ülkemizde oyuncak bebekleriyle eğlenecekleri yerde kendi bebeklerine bakmak zorunda kalan, yoksulluk sarmalında kaybolan, eğitim haklarından yararlanamayan kızlar... Evinden dışarı izinsiz çıkamayan, sokak ortasında ölümüne dövülen kadınlar... Çaresizlik kültürü, cezasızlık kültürü... Ve bunları kabullenen, kınamayan, tepki vermeyen, sorumluluk hissetmeyen, boğazınde birşeyler düğümlenmeyen, kulakları sağır, yürekleri kör bireylerden oluşmaya adım adım yaklaşan bir toplum...
            Türkiye’de durum böyleyken peki Fransa’da neler oluyor? Her 25 kasım Kadına Karşı Şiddetle Mücadele Gününde rakamlar açıklanıyor: Ülkede her yıl 216.000 kadın şiddete maruz kalıyor. Yeni kadın sığınma evlerinden tutun kamuoyunu bilinçlendirme kampanyalarına uzanan bir dizi önleme rağmen yapılanlar hep yetersiz kalıyor.

EKONOMI VE POLITIKADA KADIN
Türkiye kadınların işgücüne katılımı açısından OECD ülkelerının en alt sıralarında yer alırken Paris’i de içine alan Ile-de-France bölgesinde kadınların %79’u çalışıyor. En yoğun çalıştıkları sektörler öncelikle servis, ardından ticaret ve endüstri. Ticarette kadın-erkek istihdam oranı neredeyse eşitlenirken endüstrinin üçte ikisi erkek egemen. 55-64 yaş grubundaki kadınlar arasında çalışma oranı ise %50. Yanlış okumadınız! Otobüs şöföründen su tesisatçısına, pazarcısından balıkçısına her yaşta kadına her sektörde rastlayabilirsiniz.
Kadınların bu bölgede eğitime ulaşma imkanları oldukça yüksek, bu da diplomalı kadın sayısının artmasını sağlıyor. Erkekler arasında lise mezunu oranı %43 iken kadınlarda %52. Yüksek öğretimde kadın oranı ise %46.
            Herşey pespembe, günlük güneşlik mi? Tabii ki değil. Az maaş, üst kademe yöneticiliklerinde düşük temsil, ev işlerinin tamamına yakınını üstlenme...Üstelik yıllardır mücadelesini verdikleri halde en önemli eşitsizlik, aynı iş için kadınlar erkek meslekdaşlarına göre %26 daha az maaş kazanıyorlar. Ortalama aylık maaş kadınlarda 1.760 euro iken erkeklerde 2.390 euro.
Eşitsizlik burada da bitmiyor: Kadınların %55’i işinden çıkıp evine gitmek için en az bir saatini toplu taşıma araçlarında geçiriyor. Eve geldiklerinde yeni bir gün başlıyor çünkü çalışan kadın ortalama her gün 3 saat 26 dakikasını ev işlerine harcarken (temizlik, alışveriş, çocuklar...) erkek sadece 2 saat harcıyor. Yoksulluk rakamları da çoğunlukla yalnız kadınları etkiliyor. Paris bölgesindeki 611.000 düşük gelirli haneden %42’si tek başına yaşayan kadınlar.
Ya politika? 2000 yılında Fransa politikada eşitlik kanununu kabul eder. Bu kota sistemi uygulamasını dünyanın 120 ülkesi takip eder. Kanun Avrupa, bölgesel ve belediye seçimlerinde adayların yarısının kadın olması koşulunu getirir. Genel seçim listelerinde %50 kadın aday göstermeyen partilere de ciddi maddi cezalar getirilir. Kanunun yasallaşmasından 16 yıl sonra bölge konseylerinde kadın oranı %48, belediye başkanlarının ise sadece %16’sı kadın.
Hemen hemen benzer bir eğilim ekonomi dünyasında da mevcut. Dünya Çalışma Örgütü verilerine göre dünyadaki şirketlerin %30’unu kadınlar yönetiyor ama bu şirketlerin arasında büyük uluslararası şirketlere bakıldığında rakamlar çok düşük. ABD’de Fortune 500 klasmanındaki şirketlerin %4,8’i kadınlar tarafından yönetilirken Avrupa Borsasındaki şirketlerin sadece %2,8’i kadınların kontrolünde. Fransa da bu alanda oldukça geri. Önümüzdeki mayıs ayında tarihi bir ilk gerçekleşecek: Ilk kez bir kadın yönetici, Isabelle Kocher, CAC40 şirketlerden enerji devi Engie’nin yönetimini devralacak.
IMF Başkanı Fransız Christine Lagarde hem politika hem ekonomi dünyasında ilkleri yaşayan bir kadın. IMF’nin başına seçilen ilk kadın olan Lagarde, 2007 yılında da Fransa’nın ilk kadın Ekonomi Bakanı olmuştu. Danışmanı, kaleme aldığı anılarında şöyle anlatır: ‘Işe başladığı ilk gün bürosunun üzerinde yüzlerce dosya bulmuş, 4 gün içinde hepsini inceleyip yıllık bütçeyi hazırlamıştı.’ Erkek dünyasında kadın olarak başarılı olmak kolay değil. Avrupa Ekoloji-Yeşiller Partisinin başkanı Sandrine Rousseau yazdığı ‘Politikadaki Kadınlara El Kitabı’nda şöyle diyor: ‘Kanunla getirilen parite şartı, kitlesel ayrımcılığı yok etti fakat hergün hem meslakdaşlarımıza hem seçmenlerimize başarılı olabileceğimizi ispat etmemiz gerekiyor’
Ekonomik ve politik hayatın üst seviyelerine ulaşmak için kadın dayanışmasını arttıran kadın birlikleri ciddi çalışmalar yapmakta. Bu yıl 27-28 nisan tarihlerinde Mexico City’de toplanacak olan Kadın Forumu’nda sadece kadın temaları değil gezegenimizi ilgilendiren her konuya bir kadın bakış açısı getirilmesi hedefleniyor.
Dünyanın neresinde olursa olsun, gelişmiş ülkeler de dahil, kadın-erkek eşitsizliği hep gündemde. Kadının toplumda etkin ve üretken olması toplumu geliştiren en önemli koşulken gün gelir de ‘testesteron yüklü’ politika ve ekonomi dünyasının kodları değişir mi? Ilk Nobel ödüllü kadın Marie Curie, Avrupa Parlamentosunu yöneten ilk kadın Simone Veil, teknesiyle yalnız ilk dünya turunu gerçekleştiren kadın Isabelle Autissier’lerin ülkesinde yapılan son ankete göre on Fransız’dan dokuzu kadın bir cumhurbaşkanına olumlu baktığını belirtmiş. 2017 seçimlerinde Fransa’dan bir kadın cumhurbaşkanı adayının çıkması oldukça zorsa da Amerikan anayasasının kadına oy hakkı vermesinden bir yüzyıl sonra Hillary Clinton ABD’nin ilk kadın başkanı olabilir mi? Almanya’nın Merkel’i, Ingiltere’nin Thatcher’ından sonra dünyanin Süper Gücünün başına bir kadın geçebilir mi? 2016 kasımı çok uzak değil, bekleyip göreceğiz.

2 Mart 2016 Çarşamba

Helal olsun böyle ekibe!


17.Subat.2016

Birinci NoorAssur Kupası 31 ocak pazar günü Tremblay-en-France’daki Galaxy stadyumunda gerçekleştirildi. 60 Yahudi, Müslüman ve Hristiyan gençten oluşan 12 futbol takımının katıldığı turnuva üç ayrı dinden cemaatlerin ‘birlikte yaşama’ hedefi için biraraya gelmelerinin güzel bir örneğiydi. Tek Tanrılı üç dinin temsilcileri, Yahudi-Müslüman Dostluk Derneği (AJMF) Başkanı Haham Michel Serfaty, Pantin Merkez Camii ve Seine-Saint-Denis Müslüman Dernekleri Birliği Ulusal Sekreteri M'hammed Henniche, Saint-Denis Kilisesi Islam Ilişkileri Başkanı Peder Jean Courtaudière ve turnuvanın ‘fikir anası’ NoorAssur şirketi kurucusu Sonia Mariji bu etkinliğin ortaklarıydı. Yerel politikacıların da destek verdiği turnuva geniş bir katılımla çok başarılı geçti. ‘Bizleri ‘yerleştirmek istedikleri’ nefret söyleminin çok uzağında kültürlerarası ve dini diyalogun mümkün olabileceğini ispat ettik’ diyen Mariji şimdiden gelecek yıl için randevulaştıklarını belirtti.
Sonia Mariji şirketini ve hedefini şöyle anlatıyor: ‘NoorAssur Fransa’nın ilk Islami tasarruf ve sigorta danışmanlığı ağı. Noor ışık demek, Assur da sigorta ve finansı işaret eder. Islami finans sorumlu, katılımcı ve spekülatif olmayan bir yatırım şekli, etik bir değer. Etiğin rengi de dini de yok. 2008 krizinden sonra etik finansı keşfettim, prensiplerini sevdim. Bu yolla konvansiyonel finansa bir alternatif sunmak, %100 helal çözümler üretmek arayışına girdim. Islami finans yeni bir şey değil, 60 yıldır var, en büyük merkezi Londra’da. Niye Paris’te olmasin, buna ihtiyaç var’ dedim. (Haham Serfaty Islami finansın köklerinin ‘Abrahamik finans’a, yani her üç din için ortak Ibrahim Peygamberin adalet ve eşitlik ilkelerine dayandığını, faizi ve tefeciliği yasakladığını belirtiyor.)
2016 yılında 20 ajansa ulaşacaklarını belirten Mariji bu kanalla kültürlerarası gerilimi yenip yakınlaşmayı sağlamayı da hedeflediklerinin altını çiziyor: ‘Hepimiz Fransızız, bu toprakların insanlarıyız. Ben Fas’ta doğdum, Müslümanım. Bulunduğum yere bu ülke sayesinde geldim. Terör saldırıları hepimize yapıldı, trajedilerden hepimiz etkilendik. Dini entrümantalize edenlere hep beraber karşı durmalıyız. Bu ilk turnuvamız birlik olma çağrısı. Birbirimize elimizi uzatmak, terör ve barbarlığa karşı tek vücut olabileceğimizi ispat etmek, cumhuriyetin değerlerini savunabileceğimiz ve hepbirlikte yaşayabileceğimiz mesajını vermek. Bu girişimde bana destek veren, yaptıklarına hayran olduğum Haham Serfaty başta olmak üzere çok değerli ortaklarım oldu. Sosyal medya, dernekler kanalıyla kısa zamanda oyuncuları biraraya getirip ekipleri oluşturduk.’
Sözü Haham Serfaty alıyor: ‘Terör olaylarının ardından Müslüman derneklerden her gün onlarca telefon aldım. ‘Katkıda bulunmak, sizinle çalışmak istiyoruz’ diyorlar. Inanır mısınız, ekibimde Yahudiden çok Müslüman gençler var, hepsi gönüllü... Hep birlikte futbol oynamak! NoorAssur’den bu teklif geldiğinde çok mutlu oldum. Bu girişim gelecek için umut veriyor. Bu işbirliği bize yeni yollar açacak. Birlikte yapacak çok şeyimiz var!’
Haham Michel Serfaty ve Müslüman-Yahudi Dostluk Otobüsü

Haham Michel Serfaty adını okuyucularımız hatırlayacaklardır.1 1943 Fas doğumlu Serfaty 1.93 boyunda, dikkat çeken bir adam. Izci, uluslararası basketbol şampiyonu, emekli üniversite hocası. 2005 yılından beri Ris-Orangis’in hahamı. 12 yıldır Fransa’nın ‘mangal’ diye adlandırdığı duyarlı mahallelerini gönüllü ekibiyle ve Dostluk Otobüsüyle dolaşıyor. Bıkmadan, usanmadan, Yahudilerle Müslümanlar arasında diyalogun mümkün olduğunu anlatıyor. Istihbaratın girme dediği yerlere bile giriyor. Broşür dağıtıyor, atölyeler, sergiler, okullarda tartışmalar düzenliyor.
 ‘Otobüsümüzün üstündeki afişte ‘Göründüğünden çok daha fazla benzeşiyoruz’ yazıyor. Meraklı gençler duruyorlar, muhabbet başlıyor.’ Serfaty gençlere, çocuklara barış eliyle dokunmaya çalışıyor. ‘Benden şüpheleniyorlar, bazen küçümseniyorum, hor görülüyorum. Bazen atmosfer oldukça gergin oluyor. Ama çoğunlukla şiddet sadece sözlerde, fiziksel harekete dönüşmüyor. Güzel bir örnek vereyim: Geçen ay Ris pazarında karşılaştığım 24 yaşındaki Walid koştu, yanıma geldi. 10 yıl önce ilk karşılaşmamızda Yahudi olduğum için elimi sıkmak istememişti. Bir grup genci Auschwitz Kampına götürdüğüm seyahate o da katıldı. Ardından gelip benden özür diledi, elimi sıktı. Artık Walid ile çok iyi arkadaşız.’
Haham Serfaty 2009 yılında 80 ton sağlık malzemesiyle Gazze’ye gidiyor ve bizzat malzemeleri Filistinli çocuklara dağıtiyor. Kimilerinin hayran olduğu, kimilerinin nefret ettiği 73 yaşındaki bu ‘ihtiyar delikanlı’, ütopik bir rüya ve nafile bir çaba olarak nitelendirilen mücadelesini Don Kişot’vari bir inanç ve tutkuyla sürdürmeye devam ediyor.

Hahamı olduğu Ris-Orangis Sinagogunun önünde iki asker sürekli nöbet tutuyor, her deplasmanında en az üç koruma ve iki sivil polis arabası takip ediyor. Sıkılaşan güvenlik önlemleri ise onu ne her zamanki iyimserliğinden, ne de Yahudi-Müslüman dostluğunu savunma kararlılığından vazgeçirmiyor. ‘Iki dinin ortak paydalarını anlatırsak korkular yok olacaktır’ diyen hahamın bu mücadelede en büyük yardımcısı, yol arkadaşı Imam Mohammed Azizi. ‘Azizi güven veriyor, yatıştırıyor. Onun sözü diyalogu kolaylaştırıyor. Beraberce önyargıları yıkmaya çalışıyoruz’ Imam Azizi söze katılıyor: ‘Paris terör olaylarından sonra ruhlar çalkalandı. Olay gündemden düştü ama duyarlılıklar hafızalara kazındı. Benim motivasyonuma gelince hep Yahudilerle birlikte yaşadım, bu cemaate kendimi çok yakın hissediyorum. Müslümanların en Yahudisi benim’ diyor gülümseyerek... ‘Amacımız birlikte yaşamak, farklı renkler, farklı cemaatlar, farklı dinler... Bu inşaatta bir tuğlamız olsun istiyoruz’

31 ocak turnuvasının futbolcularından Youssef ‘böyle farklı cemaatlerin biraraya gelmesi çok sık gördüğümüz birşey değil’ derken oyuncu Ashraf, Islamın birliktelik dini olduğunun altını çiziyor. Yahudi takımının kaptanı Dylan kalecileri Hristiyan Julien’le dost olduklarını söylerken Julien ‘farklı bir dinden ekiple özellikle oynamak istediğini’ belirtiyor. Üç dinden oluşan ekibe ise aralarında ‘dream team’ rüya ekip adını takmışlar! Dostluk, kardeşlik ve barış ortamında geçen turnuvanın ardından ‘diğer dinlerin ve de kadınların da katılımının sağlanması gerekir’ diyenlere kendisi de eski bir futbolcu olan Sonia Mariji ‘Bu ilk turnuvamizdi. Önümüzdeki yıllarda, aynı ekiple, farklı spor dallarıyla devam edeceğiz’ yanıtını veriyor ve gururla gülümseyerek ekliyor: ‘Unutmayın, turnuva fikrini ortayan atan bir kadın!’

1 http://salom.com.tr/haber-75637-yahudImusluman_dostluk_otobusu_fransa_turunda.html

Kipam olmadan asla!


20. Ocak. 2016
Fransa’da ocak ayı hüzünlü başladı. Bir yıl önce 7 ocakta Charlie Hebdo’ya ve 9 ocakta Hyper Casher mağazasına yapılan ve 17 kişinin ölümüne neden olan terör  saldırılarının birinci yılında bir hafta boyunca anma törenleri gerçekleştirildi. Paris Belediye Başkanı, Içişleri Bakanı, Başbakan ve Cumhurbaşkanının katıldığı törenlerde anma plaketleri ve çiçekler konuldu, saygı duruşunda bulunuldu. Pazar günü, artık sembol haline gelen Republique meydanındaki geniş katılımlı törende de 2015 yılında gerçekleşen tüm terör saldırıları lanetlendi, 10 metre yüksekliğinde bir meşe anı ağacı dikildi. Ünlü şarkıcı Johnny Hallyday gitarıyla ‘Ocak ayında bir Pazar günü’ adlı bestesini seslendirdi.

Üzüntülere üzüntüler, korkulara korkular eklenmeye devam ediyor: 11 ocak günü Marsilya’da kipa (Yahudi erkeklerin başlarını örtmekte kullandıkları küçük takke) takan Yahudi bir öğretmene, lise girişinde 15 yaşında Kürt kökenli bir Türk vatandaşı palayla saldırdı. 35 yaşındaki öğretmenin saldırgandan, elindeki din kitabını kullanarak korunduğu, elinden, sırtından ve böbreklerinden yaralandığı belirtildi. Marsilya Savcısı düzenlediği basın toplantısında daha önce sabıka kaydı olmayan gencin saldırıyı Allah ve Islam Devleti adına yaptığı yönünde ifade verdiğini, olayın kasıtlı işlenen bir antisemit saldırı olduğunu aktardı.

Paris’ten sonra Fransa’nın en yoğun Yahudi nüfus bulunan ikinci şehri Marsilya. 855.000 nüfuslu bu şehirde 70.000 Yahudi yaşıyor. Olayın ertesinde Marsilya Yahudi Consistuar Başkanı Zvi Ammar  verdiği demeçte şehirdeki Yahudilere ‘bu problemli günlerde kipalarını takmamaları’ tavsiyesinde bulundu. Açıklamasında ‘daha iyi günler gelene dek’ ibaresi dikkat çekiciydi. ‘Sözlerim ne teröre, ne bu barbarlara boyun eğmek değil, ama benim için insan hayatı diğer tüm kriterlerden daha kutsal. Ne yazık ki olağanüstü koşullar altında, olağanüstü bir karar almak zorunda kaldık. Olaylar karşısında biraz saklanmak gerek, başka çaremiz yok. Çok üzgünüm...’ dedi. Kendilerine gereken korumayı sağlamaya çalışan devletten daha fazla bir şey isteyemeyeceklerini, her Yahudinin arkasına bir polis, jandarma veya asker koyulamayacağının altını çizdi.

Ammar’ın açıklamaları farklı tepkiler aldı. CRIF bölge temsilcisi Michèle Teboul, kişisel planda ‘normal’ yaşamaya devam etmek gerektiğini ama eğer Yahudilerin güvenliğini sağlayacaksa bu kararın karşısında eğilmekten çekinmeyeceğini belirtti. CRIF Başkanı Roger Cukierman ise bu tavsiyeye kesinlikle karşı olduğunu, bunun bir ‘vazgeçiş’ anlamı taşıyacağını, cihadistlere zafer duygusu vermeyeceklerini belirtti. ‘Kipa giymeye devam edecek, pes etmeyeceğiz’ diyen Cukierman’a Fransa Baş Hahamı Haïm Korsia da destek verdi. Korsia Ammar’ın cemaate uyarı çağrısı yapmak istediğini, bunun bir ‘duygusal çığlık’ olduğunun altını çizdi. Hatta ertesi gün yapılacak Marseille-Montpellier maçına gelecek Marsilya taraftarlarına kafalarını örterek dayanışma göstermeye davet etti. Merkez Consistuar başkanı Joël  Mergui ise ‘Kipa’ma dokunmayın!’ çağrısı yaparak Ammar’ın tepkisini abartılı bulduğunu, kipa takmamanın terörizm sorununu çözmeyeceğini belirtti. Toplumun her kesiminin vicdan özğürlüğünü desteklemesini istedi.

Politik yanıt da fazla gecikmedi. Cumhurbaşkanı  François Hollande, Fransız vatandaşlarının dini tercihleri nedeniyle ‘saklanmayı’ gerekli görmelerinin kabul edilemez olduğunu, buna asla izin vermeyeceklerini söyledi. Adalet Bakanı Christiane Taubira, ‘Günlük hayatta ve ülkemizin her yerinde her vatandaşımızın özgürlüğünü ve inancını yaşayabilmesini garanti etmek zorundayız. Tüm Fransız vatandaşları gibi Fransa’nın Yahudileri de kendilerini güvende hissetmelidir’ dedi.
 
Europe 1’de konuşan ünlü felsefe hocası Raphaël Enthoven, ‘hiç bir zaman gelmeyecek olan iyi günlere dek’ kipayı çıkartarak dikkatli olmaya çalışmanın aslında akılsızca olduğunu söyledi: ‘Bir Yahudinin risk almadan kipayla gezmesi bir gün mümkün olabilir mi? Bence olmaz. Bugün kipayı giymemek artık hiç giyememek demek. Kipalı bir adama saldırı bir cemaat sorunundan çok evrensel bir sorundur. Kipa sadece dini bir sembol değil ayni zamanda bir kimliğin dışa vurumudur. Başörtüsü, türban, mini etek gibi… o zaman herkesin benzer bir saldırıya maruz kalma olasılığı vardır’ diyen Enthoven Jean-Paul Sartre’a atıfta bulundu: ‘Fransa’da bir Yahudi hayatından endişe duyduğu müddetçe hiç bir Fransız güvende olamaz.’ Polemik bütün hafta gündemi meşgul etti. Televizyonlardaki tartışmalar, gazete ve internette yazılanlar, en güzeli de çizilen karikatürlerdi.

Peki daha iyi günler gelebilir mi? Ne zaman? Bir çok ülke gibi, Fransa’da da Yahudi olmak, özellikle dini kurallara uygun yaşayanlar için, hiç kolay değil. Gün geçmiyor ki giyimi nedeniyle gençlere laf atılmasın, alay edilmesin, saldırılmasın; sinagoglara grafitiler çizilmesin, mezarlıklar gamalı haçlarla boyanmasın. Yahudi dinine, kültürüne bağlı kimi Fransızların işe/okula gitme, metroya binme, ekmek almaya çıkma gibi günlük sıradan işlerde bile kaygı duymaları huzursuzluğun göstergeleri.

Hyper Casher saldırısında o dehşeti yaşayanlarla yapılan röportajlarda kimilerinin Israil’e göç etme karar aldıklarını izlemiştik. Israil’e göç rakamı 2013 yılında 3.293 iken 2014’de 7.231’e, 2015’de de 10.000 kişiye ulaştı. Insanın köklerinden kopmak zorunda kalması, doğduğu-büyüdüğü, tamamen entegre olduğu, sosyal ‘kod’larını iyi bildiği ülkesinden bir gün ayrılmak zorunda kalması çok acı. Hele hayatından, çocuklarının geleceğinden endişe duyması oldukça hazin.

Yine de Baş Haham Korsia gibi iyimser olanlar var. Napolyon’un Cremieux kararnamesinden Dreyfus olayına, eski cumhurbaşkanlarından Jacques Chirac’ın Yahudilerin II. Dünya Savaşında Nazi kamplarına gönderilmesinde Fransız devletinin sorumluluğunu itiraf etmesine uzanan süreçte Korsia bir ‘franco-judaïsme’ üretildiğine inanıyor. ‘Kadınıyla, erkeğiyle, Sefaradıyla, Aşkenazıyla, laiğiyle, dindarıyla, 550.000 nüfuslu Fransız Yahudi toplumu capcanlı ve Fransa’ya gönülden bağlı’ diyen Korsia her Cumartesi sabah duasında ‘Fransa’yı kutsa ve koru’ diye Tanrı’ya yakarıldığının altını çizmekte. ‘Fransız Yahudilerinin tarihi Fransa’nınkiyle içiçedir ve ne olursa olsun umut doludur’ diyen Korsia’ya biz de şair Edmond Fleg’in dizeleriyle katılalım: ‘Yahudi olmak, herkes umut etmekten vazgeçtiğinde bile umut etmektir, herkes inanmayı unuttuğunda bile inanmaya devam etmektir.’







22 Aralık 2015 Salı

Bir tek portakal


14 aralık 2015

Geçtiğimiz Pazar günü Fransa’da yapılan ikinci tur yerel seçimlerinde yedi bölgeyi Cumhuriyetçiler, beş bölgeyi de hükümette bulunan Sosyalistler kazandı. Ilk turda büyük başarı kazanan aşırı sağcı Ulusal Cephe hiç bir bölgenin başına geçemedi. Yine ilk turda üçüncü geldikleri için-oyları bölmemek adına- iki bölgede yarıştan çekilme kararı alan sosyalist adaylar seçmenlerine Cumhuriyetçileri destekleme tavsiyesinde bulundular. Böylelikle ülke tarihinde ilk kez yerel meclislerde temsil edilmemeyi de göze aldılar. Seçmen mesajı iyi okudu ve oyunu ülkenin yararını gözeterek kullandı. Özellikle kuzeyde Marine Le Pen’in bizzat aday olduğu Nord-Pas-de-Calais- Picardie bölgesinde ve güneyde yeğeni Marion Maréchal-Le Pen’in aday olduğu Nice şehrini de içine alan PACA bölgesinde halk aşırı sağcılara geçit vermedi, Le Pen’e karşı oluşturulan blok işe yaradı. Tehlike tamamen geçmiş değil ama şimdilik Fransa rahat bir nefes aldı. Çok derin ders alınması gereken bu demokrasi/cumhuriyet örneği karşısında ülke bütünlüğünü herşeyin üzerinde değerlendiren Fransız halkına şapka çıkartıyorum. 

Paris’te 130 kişinin ölümü, tedavisi halen devam eden 60 kişinin de içinde bulunduğu yüzlerce insanın yaralanmasına neden olan 13 kasım terör saldırılarının üzerinden bir ay geçti. Olaydan iki hafta sonra yapılan anma töreninde hayatını kaybedenlerin fotoğraflarının gösterilerek adlarının ve yaşlarının tek tek okunması halen kulaklarımdan gitmiyor. Insan bir sayıdan ibaret değil. Her insan özel, her insan bir hayat… Konu gündemden düşmedi ama başlıkların alt sıralarına geriledi. Taranan cafelerin bir kısmı tekrar açıldı, binlerce insanın bıraktığı çiçekler, mesajlar, mumlar toplandı, anma törenleri yapıldı. Günlük hayat koşturmasına yavaş yavaş geri dönüldü. Metrolar dolmaya, insanlar teraslarda inadına oturmaya, tiyatroseverler salonlara geri dönmeye başladı. Kültür Bakanlığı ‘sanatsız, kültürsüz, sporsuz bir Paris düşünülemez’ dedi, mekanların zararlarını karşılamak için 3 milyon euro’luk fon aktardı.

30 kasım-11 aralık tarihleri arasında Le Bourget’de gerçekleştirilen COP21 Iklim Zirvesi sonucunda katılımcı 195 ülke ortak kararlara imza attılar. Iyileşmeleri çok kısa vadede göremeyeceğiz ama Ekoloji Bakanı Ségolène Royal’in de altını çizdiği gibi ‘herşeyi negatif görmemek lazım, umut verici epey yol katedildi.’ 

‘Iyi güzel de, son dönemde Fransa gündeminden bahsediyorsun ama yazının başlığındaki portakal ne alaka?’ diyenleriniz vardır mutlaka. Artık sözü portakala bırakalım 2015 yılının bu son Paris Esintisi’nde... Şu bildiğimiz parlak turuncu renkli, tatlı, sulu meyve, Noel’in sembolü portakal… Büyükannelerin, büyükbabaların torunlarına ‘Bizim zamanımızda Noel Babadan öyle 7-8 hediye istemezdik, bir portakalla yetinirdik.’ dedikleri meyveden…

Fransa’nın en çok tüketilen ikinci meyvesi portakal nasıl bu kadar popüler ve büyüleyici bir yiyecek olmuştur? Portakalın manav tezgahlarına varmasının kolaylaşması ve hızlanması ancak 20. yüzyılın ikinci yarısını bulur. Fransa Kralı XIV.Louis’nin çok sevdiği portakal o yıllarda geniş halk kitlelerine ulaşıp demokratikleşir. Geçmişte portakal o kadar az bulunan ve o kadar pahallı bir meyveymiş ki sadece saray erkanı ve aristokratlar Noel için çocuklarına hediye edebilirlermiş, halk ise kuru meyvelerle idare edermiş. Sonraki yıllarda geceyarısı düzenlenen Noel ayini ertesi eve dönüldüğünde çocuklar çam ağacının altında bir portakal bulmaya başlamışlar. Bütün bir yıl dört gözle bekledikleri portakalı…Geçenlerde bir sofra etrafında buluştuğumuz dostlarımızdan 1924 doğumlu Albert torunlarına babasının aileye bir portakal almak için nasıl çırpındığını anlatmıştı: ‘O gece bıçağımızla nasıl özenle keser, her bir dilimin yavaşça ağzımızda erimesinin keyfini çıkarırdık.’ derken gözleri dalmıştı. Geçmiş, anılar, paylaşımlar, az’ın değerli olduğu, az’ın daha çok olduğu dönemler… Zamanla portakalın yanına başka meyveler, sonraları hediyeler eklendi ama 1960’larda halen bir çok ev için portakal Noel’in sembol hediyesi olmayı sürdürdü. ‘Kimi zaman portakal ipek kağıtlara sarılı gelirdi, o kağıtlar o kadar güzel kokardı ki atmaz, saklardık’ diyor 80’lerinde bir başka davetli. 50 yaşlarında davetliler de çocukluklarında okullarda portakal hediye edildiğini anımsıyorlardı.

Geçmiş nesillere verdiği keyfin ve mutluluğun mirasçısı olarak bugün portakalı ördekle pişiriyor, kimi zaman ağır bir yemek ertesi sindirim için yiyoruz. Romla karıştırıyor, keklere-tatlılara katıyor, reçelini, şekerlemesini yapıyoruz. Üstüne karanfil taneleri batırıp dolap raflarımıza koyuyor, o güzel kokusunun gücüne inanıyoruz. Portakal esansının anksiyeteye karşı güçlü bir etkisi olduğu da ispat edilmiş. Ve yine portakal bir çok Fransızın evinde halen çam ağacının altındaki yerini koruyor.

Inanan da, inanmayan da, dini bayram olarak kutlayan da, sadece büyülü atmosferinden keyif alan da, Noel ve yılbaşı çoğu Fransızın bir kaç saatliğine ‘çocuk ruhu’na döndüğü bir zaman dilimi. Pompalanan tüketim ekonomisine karşı olanlarımız varsa da hediyesini açarken gözleri parlayan bir çocuğun mutluluğunu çalmak niye? Bir oyuncak araba, bir Barbie bebek, bir bilgisayar oyunu… Üstelik bu dönemde harcanan paranın tüm yıl haneye bolluk getireceğine de inanılıyor! Eminim ki, hepimizin hayatında unutmadığı özel bir ‘hediye anısı’ vardır. En pahallı, en moda, en popüler hediye değildir o. Hediye verenin hediye alanın kalbine dokunabildiği AN’dır.

Eski yılı uğurlamak, yenisine kucak açmak, yaşam defterlerimizde yeni bir sayfa açmak… Bembeyaz, lekesiz, yeni bir başlangıç… Güzel duygularla, umutla, dostlukla, sevgiyle, neşeyle, şükranla, aileyle, dostlarla, birlikte olmanın verdiği mutlulukla, bunu birbirimize ifade ederek, kucaklaşarak, öpüşerek…

2016 HOŞGELSIN. Gönüllerden geçtiği gibi umut dolu gelsin. Sıcak sohbetler, neşeli sabahlar, iyi haberler, bereketli sofralar getirsin. Başyazarımız sevgili Ivo Molinas’ın önayak olduğu, 13 aralık akşamı Ortaköy meydanında yaşanan o ILK gibi… Içimizi ısıtan Hanukah mumlarının ışıkları gibi… Hayal etmeye ve mucizelere inanmaya devam edelim. Tabii ki, her yılsonunda dediğimiz gibi ‘söylenecekler hiç tükenmesin ki’ çiziktirmeyi ve siz sevgili okuyucularımızla buluşmayı sürdürebilelim..


Yine ateş düştü…


Paris, 15 kasım 2015 saat 23:30

Bu yılın 11 ocak Pazar günü Paris’in République meydanında milyonlar buluşmuştuk. Charlie Hebdo ve Hyper Cacher terör saldırılarında hayatını kaybedenler için elele, gönül gönüle protesto yürüyüşüne katılmıştık. Aradan daha 10 ay geçti, Paris’in kalbine yine ateş düştü. 13 kasım Cuma akşamı, altı ayrı noktada gözü dönmüş, eli kanlı cihadistler kalaşnikoflarıyla insanları taradılar, rehin aldilar, üzerlerindeki bombaları patlattılar. Bu satırları yazdığım saatlerdeki resmi haberlere göre 129 kişiyi öldürdüler, 99’u ağır 352 kişiyi yaraladılar.

Olayın şokuyla insan önce ailesini, akrabalarını, arkadaşlarını, dostlarını, tanıdıklarını düşünüyor, onların sağlıkta ve güvende olduğunu öğrenmek istiyor. Iyi haberlerini alınca şükür demek istiyor ama göğsüne saplanan ağrı, omuzlarını çeken ağırlık buna izin vermiyor. Sayılar sadece birer sayı değil, her biri özel bir yaşam, her biri anne, baba, evlat, eş… Elif, Lola, Nehomi, Djamila, Alberto, Caroline, Patricia, Halima, Valentin ve diğerleri… Yüzlerce insan resmi geçidi… Farklı millet, din, kimlik ve ırktan insanların dramı- daha öncekiler gibi-boğazlarımızda düğüm oluyor, sözler bitiyor, nefesler tükeniyor…

Paris şokta, Paris hüzünlü, Paris endişeli, Paris ağlıyor…

Sıradan bir Cuma akşamı… Haftanın yorgunluğunu atmak, biraz müzik dinlemek, keyifli bir yemek yemek, eğlenmek, biraz gülmek, muhabbet etmek… Hepimizin konser dinlemeye gittiği Bataclan konser salonu, maç seyretmeye gittiği Stade de France, kahve-çay içip dostlarıyla muhabbet ettiği, iş çıkışı bir kadeh şarap içtiği cafeler, barlar, restoranlar, Paris’i Paris yapan mekanlar… Bu sefer hayatta kalan bizler ölümü biraz erteledik mi acaba? Ya can verenler? O masum insanlar ‘yanlış zamanda yanlış yerde’ miydiler? Geçen Cuma Paris, bir hafta önce Beyrut, bir ay önce Ankara, daha önce Madrid, Londra, Bali, Bombay ve diğerleri…? Herkes mi yanlıştı?

Yine ateş düştü, yine kan, yine dehşet, yine çaresizlik, yine gözyaşı, yine hıçkırık… Yine teröristlerin amaçları gerçekleşti, yaptıkları katliamla dünyanın gündemini oluşturdular.

II. Dünya savaşından bu yana ilk kez Cuma gecesi Paris’te sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Ertesi gün şehirde müzeler, turistik mekanlar, metrolar, ülke sınırları kapatıldı; olağanüstü hal ve üç günlük ulusal yas ilan edildi. Acı karşısında o gece Paris başka bir yüzünü gösterdi: Çoğunlukla ‘kabalıkla’ suçlanan Paris taksi şöförleri taksimetrelerini kapattılar, insanları ücretsiz evlerine taşıdılar. Aynı Parisliler twitter’da oluşturdukları  #portesouvertes (açık kapılar) girişimiyle tanımadıkları insanları o gece evlerinde misafir ettiler. Bir hafta önce grevde olan doktorlar Paris’in her hastanesinde gönüllü çalışmaya koştular.

Parislilere evde kalmaları söylenirken dehşetin yaşandığı sokaklar Pazar öğleden sonra akın akın gelen insan kalabalıklarıyla doldu, taştı. Insanlar biraraya gelip birbirlerinden güç almak, birbirlerine destek olmak, birlikte ağlamak istediler. Mumlar yaktılar, çiçekler getirdiler, duygularını kağıtlara döküp mesajlar bıraktılar, şarkılar söylediler. Dünya başkentleri mavi-beyaz-kırmızı Fransız bayrağı renklerine büründü. Sosyal medyada milyonlarca dostluk, sevgi, dayanışma mesajları atıldı, terör lanetlendi. Dublin’den Vietnam’a, Katmandu’dan New York’a dünya halklarının şiddete karşı tek vücut durması kayıtsız kalınmadığının ispatı oldu. Dayanışma, yardımlaşma, insanlık… 13 kasım 2015 bu değerlerin henüz ölmediğinin ispatı oldu.

Bu ne ilk, maalesef ki ne de son…Hepimiz biliyoruz ki caniler bir sonraki ‘büyük ses getirici’ katliamlarını adım adım planlamaya başladılar bile… Içim acıyor, daha ne dramlar göreceğiz diye uykularım kaçıyor. Diğer yandan batının, ‘uzak toprakları’ yıllardır kendi emelleri ve çıkarları doğrultusunda şekillendirmeye çalışması, belli grupları yok edip diğerlerini kullanıp silahlandırması, yanlış politikalar sonucu gün gelip de ‘oyunu artık yönetemez’ olduğu kontrolsüzlük karşısında timsah gözyaşları dökmesi ise midemi bulandırıyor.

Paris yasını tutacak, ardından yaralarını saracak, yaşam biçimini cezalandırmaya çalışanlara inat yine bildiği, sevdiği, dilediği gibi yaşayacak. Günlük hayatlarına yavaş yavaş geri dönecek Parisliler. Yüreklerin ağırlığı, insanoğlunun yaşanmışlıklarına bir kara leke daha ekleyecek ama her durumda, yaşamın değeri galip gelecek, hayatın anlamı kazanacak, Işıklar Şehrinde ışıklar yine parlayacak.

Ama bugün çok erken. Henüz herşey çok taze. Bugün biraz daha yaralı, biraz daha şaşkın, biraz daha tedirgin, biraz daha hüzünlü, biraz daha öfkeli, bugün biraz daha eksiğiz.

Bir sevgili arkadasım ne de güzel ‘Sibelciğim, keşke bu son olsa…’ diye yazmıştı Cuma akşamı Facebook sayfama… Ben de naifçe ‘keşke’ demiştim. Ama kendimizi kandırmayalım. Yaşananlar ciddi ve derin, üstelik sadece Fransa’nın değil, tüm dünyanın sorunu. Akılcı analizlerin yapılması, sorumlulukların alınması, somut adımların atılması, dünya liderlerinin hatalarını masaya yatırıp stratejilerini iyice gözden geçirmesi şart. Ve acil.

Bugün sözün sonlandığı yerdeyiz.


Yoksa bu daha başlangıç mı?