4 Temmuz 2014 Cuma

Prof. Riva Kastoryano'yla Fransa-Türkiye hattında söyleşi



Bilim insanı, entellektüel, akademisyen, araştırmacı, yazar, eğitmen, başarılarla dolu uluslararası bir kariyer : Prof. Dr. Riva Kastoryano. Çok yoğun bir dönemde beni kırmayıp Şalom gazetesi adına söyleşi yapmayı kabul ettiği ve tüm sorularımı içtenlikle yanıtladığı için kendisine çok teşekkür ediyorum. Siyasetten göçmenliğe, entellektüel parkurundan özel yaşamına, Fransa-Türkiye hattında bir çok başlıkta sohbet ettik.

Özgeçmişinizle başlayalım.
Istanbul doğumluyum. 42 yıldır Fransa’da yaşıyorum. Istanbul’da Işık Lisesi, Saint Peucherie, Saint Benoit derken abimi Fransa’ya okumaya gönderdiler. Ben de okumak istiyorum diye  peşine takıldım. O iki sene okudu, geri döndü, ben kaldım. Babam ‘HEC okuyacaksan gidersin’ dedi, bir sene okudum, nefret ettim. Ardından Sorbonne’da ekonomi okurken hep aklım sosyoloji ve antropolojideydi. Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociale’de yaptıgım doktoramdan sonra şanslıydım, ilk olarak 84-87 yılları arasında Harvard’da hocalık yaptım. Sonra Sciences Po- Paris Siyasal Bilimler Enstitüsünden gelen teklifle Paris’e geri döndüm. Işte geliş o geliş… Aslında Fransa yoktu hiç gönlümde. Amerika’ya da ‘Türkiye’ye döner Boğaziçi’nde hoca olurum’ diye gitmiştim. Öğrenciyken her yıl transferimi düşünürdüm. Ilk sene Noel tatilinde eve döndüğümde ‘Baba hiç düşündüğüm gibi değil, ben döneyim’ dedim, babam ‘sen gitmek için bizi çok uğraştırdın, netice almadan dönme’ demişti. Her geri dönüşü düşündüğümde babamın bu sözü beni devam etmeye yöneltti.

Sciences Po’daki bölümünüz CERI(Le Centre d'études et de recherches internationales)den bahsedin biraz…
Her üniversite gibi Sciences Po’nun da araştırma merkezleri var. Burası bu merkezlerden biri. CERI’nin özelliği bölge çalışmaları- ülke ülke araştırma grupları mevcut. Benim ihtisas alanım devlet ve azınlık ilişkileri, göçmenlik, vatandaşlık, nasyonalizm, cemaatler ve kimlikler…Ayrıca Türkiye üzerine de bir çalışma grubum var.

Yayınlarınızdan ikisine değinmek istiyorum. Negotiating Identities: States and Immigrants in France and Germany (Princeton University Press, 2002), ve Les codes de la différence: race, origine, religion: France, Allemagne, Etats-Unis (Presses de Sciences Po, 2005). Özellikle yeni bir tür ulusalcılık olarak nitelendirdiğiniz transnational nationalism kavramını açmanızı isteyeceğim.
Göçmenlerden yola çıkarak devlet-azınlık ilişkilerini inceledim hep, cemaatlerle ilgilendim. Devletler cemaat kurmaya nasıl yardımcı/sebep oldu ve ne tür ilişkiler yaratıldı? Avrupa’da yaptığım saha araştırmasında ister Türkiye, ister Kuzey Afrika, ister Pakistanlı olsun dayanışmanın temelinde Islam’ın en önemli unsur olduğunu tespit ettim. Avrupa Birliğinin 12 devlet olduğu dönemde göçmenler kendilerinden 13ème état (13.devlet) olarak bahsediyorlardı. Bu konuyu derinleştirmek istedim. Benim tanımıma göre diasporalar devletler kurulmadan önce yayılmalar şeklinde başlamıştır. Örneğin Yahudi diasporası. Babilon’dan kovulmalarından itibaren dünyanın heryanına dağılmış bir topluluk oluşturmuşlar. Ermeni diasporası, Rum diasporası da aynı şekilde… Devletler henüz yok ama topluluklar var. Şimdiki göçmenler içinse diaspora demek doğru olur mu? Onlar mevcut devletlerden, uluslardan, topraklardan geliyorlar. Cezayir, Tunus, Fas, Pakistan, Hindistan, Türkiye gibi. Bu göçmen toplulukların geldikleri devletlerle ilişkileri nasıl gelişmiş, ne tür bir ulusalcılık ortaya çıkmış diye düşündüm. Diaspora nasyonalizminin hedefi- ki en başarılı olan Sionizm hareketi ile Yahudi diasporasıdır- tekrar o toprakları elde etmektir ama şimdiki göçmenler için böyle bir gelişme söz konusu degil. Ortaya çıkan geldikleri ülkelerin ulusalcılığının kendi topraklarının ötesine sıçraması. Türkiye milliyetçiliğinin Avrupa’ya yayılması gibi. Işte transnasyonal nasyonalizm– yani sınır ötesi milliyetçilik- böyle gelişti. Artık topraksız bir milliyetçilik ile karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Üzerinde çalıştığım son kitabım da bu ama bu sefer cihadcılardan yola çıktım. Uzun zaman Avrupa’da göç ve diasporalar üzerine çalıştığım için bu genç ve değişik milliyetçilik kavramıyla hayatlarını feda eden gençlerden yola çıktım. Madrid ve Londra’daki saldırıları inceledim. Tabii ki bu gençler Avrupa’daki Müslüman gençliğini oluşturmuyor.

Biraz daha bahsedelim bu yeni kitabınızdan…
Sınırlar ötesi milliyetçilikten bahsederken aktörler kim? Militanlar, aktivistler? Topraksız bir ulus düşünülebilir mi? Klasik milliyetçilik yaklaşımında toprak yoksa ulus yoktur! Islamcı canlı bombaların ulusu bu ‘ümmet’ dedikleri. Ümmet ise Yahudi diasporasının tersi! Nasıl bir devletin kurulmasından önce bir halk anlayışıyla yayılıp o halk bir toprak tanıyor ve onu elde etmek için savaşıyor ise ümmetin anlayışındaki yayılma heryerden olacak ve heryere ulaşacak. Bunu yapan, geliştiren, bunun için yola çıkan, savaşa giden adamlar kimler? Cihad için yola çıkan ya da öyle adlandırdıkları savaş anlayışı ne? Toprak için savaşmıyorlar. NewYork’a, Madrid’e, Londra’ya saldırdıklarında o toprakları elde etmek için gitmiyorlar. Devlet ilişkilerini nasıl altüst ediyorlar? Işte bunları araştırıyorum. Oldukça heyecan verici. Ilginç bir yanı daha var. Bu adamlar savaşa gidiyorlar, ama bir devlet, bir ulus adına gitmiyorlar, ümmet adına çıkıyorlar yola. Peki nereye gömülüyorlar? Paramparça olmuş vücutları nerede? Devletler cihadcıların topraksızlığına nasıl yanıt veriyor, nereye yerleştiriyor sorusuna gömülmeleriyle cevap aradım. Eylülde kitabı bitirmiş olacağım.

Göçmenlikten biraz daha bahsetmek gerekirse… Siz de sonuçta Fransa’ya göçmen geldiniz.
Tezim göçmenlik üzerineydi. Devlet politikalarının göçmen nüfus üzerindeki etkileriyle ilgiliydi. Ilk ABD’ye gittiğimde göç çalışmalarının başındaki Israilli bir profesör beni tanıtırken ‘göç üzerine çalışması şaşırtıcı değil. Ispanya’dan göç eden bir aile, Türkiye, Fransa…’ demişti. Ben ise kendimi hiç göçmen gibi görmüyorum. Göçmen demek göç etmiş, yerleşmiş, yeni kök salmış kimse demek. Ben bugün buradayım, yarın başka yerde olabilirim. Geçenlerde NewYork’da bir konferans ertesi akşam yemeğinde iş arkadaşlarımdan biri ‘sen kendin nereye gömüleceksin biliyor musun?’ dedi. ‘Nereye gömüleceğim hiç umurumda değil ama adımı annemle babamın yanında istiyorum’ dedim. Mutlaka istiyorum çünkü o ailedenim, köküm orası, ismimin o toprağa bağlanmasını istiyorum. Altı yıl önce babamı kaybettim. Istanbul’la bağım farklılaştı çünkü artık babam bir yere gidemez. Ben ona giderim.

Göçmenlik/vatandaşlıkla ilintili, çok basite indirgeyerek sorayım, örneğin Fransa’da Kuzey Afrikalılar, milli maçlarda ve çeşitli toplumsal gösterilerde niye halen Cezayir, Fas bayrakları açıyorlar?
Işte tam transnasyonalizm bu, yani sınır ötesi milliyetçilik. Göçün ilk yıllarında akültürasyon, asimilasyon konuları vardı. Sonra vatandaşlık taşındı gündeme. Vatandaşlık alınınca o ülkeli olunuyor mu? Hatırlıyorum ilk araştırmalarımız sırasında göçmenler vatandaşlık almayı din değiştirme gibi görüyorlardı. ‘Niye biz Fransız olacak mışız? Fransız olmak Katolik olmak demek. Biz Müslümanız’ diyorlardı. Kimlikler böyle algılanıyordu. Şimdi öyle bir şey yok,  Fransız da olsa Müslüman. Bir kaç kuşak sonra vatandaşlık yerine din kimliğinin daha önplana geçeceğine inanıyorum. Aslında Yahudiler gibi. Türkiye’den gelen göçmenlerle yaptığım ilk araştırmada çok şaşırmıştım. Dinin önemini Türkiye’de yaşadığım yıllarda bu kadar hissetmemiştim. Tabii ben daha laik bir çevreden geliyorum. Araştırmamda göçmen aileler için Islamın önemini Yahudi kimliğine benzetmiştim: Aileyi birlikte tutan, cemaatleri yaşatan bir Yahudi kimliği var ki herşey onun etrafında dönüyor. Evlilik, çeyiz, cemaat… diğer tüm kimlikler geri planda kalıyor. Tabii 80’lerde böyleydi, artık değişiyor.

Bir yandan globalleşme, sınırların kalkması, diğer yandan aşırı sağ partilerin-Ulusal Cephe gibi- yükselişi, Avrupa karşıtlığı, Islam karşıtlığı… Avrupa Birliği Parlamentosu seçim sonuçlarıyla ilişkilendirerek AB’nin geleceğini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Fransız çok Fransız, sistem çok Fransız. Ama Alman da çok Alman, Yine de Avrupa için umutluyum. Avrupa çok önemli, yok olmamalı. Demokratik derslerimiz Avrupa’dan geliyor, o normlardan uzaklaşmamakta fayda var. Aslında Avrupa Birliği hiç bir zaman ulusları, devletleri ortadan kaldırmadı. Son seçimlerde aşırı sağın oy artışı hükümete bir tokat, bir küfür, bir tekme olarak değerlendirilebilir. Ama tabii yalnız Fransa değil. Son yıllardaki ekonomik kriz, işsizlik… Kendi uzmanlık alanımdan baktığım zaman, sınır ötesi milliyetçilik ancak devletlerin – milliyetçiliğin değil – güçlenmesi ile önlenebilir. Demokratik temellerin ana çerçevesi devlet diye düşünüyorum. Avrupa bu devlet sistemini birleştiren normları kontrol ederek devletlerin bile aşırıya gitmesini önleyebilecek bir yapıysa kalmalı bence ama Avrupa henüz globalleşmeyi beceremedi!

Fransa’daki hantal yapı…?
Zaten Fransa biraz köy! Hindistan, Çin, Brezilya çok daha global. Globalleşmeyen Avrupa bu nedenle ulusallaşıyor, milliyetçilik ve popülizm artıyor. Türkiye ise ikisi arasında. Avrupalılaşma, globalleşme, bölgeselleşme, ulusal kalma, bütün bu çabaların içinde. Türkiye’nin analizi aslında Avrupa’nın analizinden çok daha zengin. Coğrafi açıdan büyük bir önemi var. Global olarak bakılınca Türkiye çok daha dinamik ve ilginç.

Eski başbakanlardan Michel Rocard ‘Oui à la Turquie’ (Türkiye’ye Evet) kitabında Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunun 100. yılının yani 2023’ün Türkiye’nin Avrupa Birliğine girmesi için uygun bir tarih olacağını belirtiyordu. Türkiye Avrupa Birliğine girecek mi?
Son dönemde AB karşıtı görüşler çok pompalanıyorsa da Türkiye biliyor ki AB’ne karşı olmakta hiç bir menfaati yok, Avrupasız yapamaz. Eğer bölgede, sözünün geçmesini istiyorsa Avrupa normlarından uzaklaşmamalı. Ama tabii kamuoyu var, bir milletin gururu var, dışlanmışlık var. Ekonomik, politik, kurumsal açıdan Türkiye Avrupa’ya sırtını dönemez, Avrupa da Türkiye’yi daha fazla dışlayamaz. Her iki taraf da biliyor aslında. Aralarındaki ilişki başka bir şekil alacak belki. Bugün tam üyeliği kim ister? Bir yanda Avrupa batıyor, diğer yanda Türkiye’nin sınırı savaş! Bir zamanlar ‘Avrupa’nın çok kültürlülüğü için Müslüman bir ülkenin girmesi lazım’ denirken artık çok değişik boyutlar söz konusu: coğrafya ve bölge entegrasyonu bugün daha önemli. Avrupa’nın normatif, transformatif ve tabii ki ekonomik rolü unutulmamalı.

2009’da kurduğunuz ‘La Turquie contemporaine’ araştırma grubundan bahsedelim biraz da…  
CERI’de Semih Vaner Türkiye uzmanıydı. Rahmetli olunca Sciences Po Türkiye’siz kaldı. Türkiye’nin bu kurumda yer almaması çok yazık olurdu. Başka üniversitelerle birlikte konferanslar, seminerler düzenliyor, misafir konuşmacılar çağırıyoruz. Amacımız günümüz Türkiye’siyle ilgili akademik araştırmaları geliştirip derinleştirmek. 

Ortak projelerde Türk meslekdaşlarınızla görüş farklılıklarınız oluyor mu?
Yok, öyle bir şey hissetmiyorum. Ben subjektiviteye prim vermiyorum, ideolojik de yaklaşmıyorum. Ben uzaktan bakıyorum, bazıları entellektüel kavganın daha içindeler, ben değilim. Ayrıca Türkiye benim temel konum değil.

Türkiye’deki Gezi olaylarıyla Fransa’nın ‘68 öğrenci olayları karşılaştırmalı iki ülkedeki  protesto kültürünü değerlendirmenizi rica etsem…
68’i bizzat yaşamadım, henüz uslu bir ortaokul öğrencisiydim! Ama Fransız protesto kültürü farklı, kurumlaşmış bir kültür. Gezi’de yaşanan ise yeni, yenilikçi, yaratıcı, banalitenin çok ötesindeydi. Fransa açısından, bir protesto ülkesi olarak bu kadar çabuk sönmesi biraz hayal kırıklığı yaşattı diye düşünüyorum. Benim ise ‘niye sustunuz’ demek geliyor içimden ama diğer yandan tabii büyük bir baskı vardı. Baskı Türkiye’nin geçmişinde de var ama sokaklara dökülen gençler baskı ve darbe yaşamamış gençler… Fransa’ya geldiğim yıllarda ünlü bir komedyen vardı, Thierry Le Luron. Politikacıların taklidini yapardı. Ilk izlediğimde çok şaşırmıştım, Türkiye’de kimse bir politikacının taklidini böyle yapmaya cesaret edemez. Düşünün Gezi gençleri bu baskı dönemlerini yaşayan anne-babaların çocukları…

Türkiye-Israil ilişkileri konusunda ne dersiniz?
Bana sahte gibi geliyor. Her iki ülkenin de birbiriyle menfaati var. Bu işin sahnesi var, bir de kulisleri var. Tabii kamuoyu var. Israil düşmanlığıyla antisemitizm mutlaka birbirini buluyor, bu dünyanın her yerinde böyle.

Ya Türkiye’deki Yahudiler?
Unutmayın ki gittikçe küçülen bir cemaat Türkiye’deki Yahudiler. Hep söylüyorum, ‘Türk Yahudilerinin istikbali tarihidir’. Bunun üzerine çalışmalıyız çünkü geleceğe bırakabileceğimiz tek şey tarihimiz.

Bir çok şapkanız var, hangisi sizi en çok tatmin ediyor?
Bir tek şey diyebilirim, dünyaya bir daha gelsem yine aynı şeyleri yapmak isterim.

Ne mutlu size! Peki Riva Kastoryano’nun bilinmeyen bir yönü desem?
Ben çok açık bir insanım, beni tanıyanlar şeffaflık görür. Aileme çok düşkünüm. Biraz tezat gibi görünür, uzun yıllardır yurtdışında olup aileme bu kadar düşkün olmam…Şimdi odak noktam annem, ve babamın anısına çok düşkünüm. Özellikle vefatından sonra geleneklerimize daha çok önem veriyorum, Pesah’ta hamursuz yemeye, Kipur’da oruç tutmaya başladım mesala sadece onun anısına.

Köklerinize bir yolculuk yapsak büyüklerinizin size aktardığı değerler neler? Büyüklerimin bana miras bıraktığı şey anılar ve gelenekler. Onlar yaşarken anılara ihtiyacım yoktu, şimdi daha çok var. Anneannemi çok severdim. Geçen akşam bir galaya davetliydim, evden çıkarken bir mendil aldım yanıma. Anneannem bana hep ‘bir genç kız mendilsiz dışarı çıkmamalı’ derdi! Üzüldüğüm şey sormak istediklerim vardı, soramadım. Uzun yaşadı aslında ama olmadı işte. Ailesi Bulgardı. Babam annemin ailesine ‘onlar göçmen’ derdi! Kastoryano dedem ise tam Istanbulluydu, Kuzguncuklu. Babam geleneklere çok saygılıydı, annem ise daha etnik bir Yahudi.

Nasıl yolları kesişmiş anne babanızın?
Annemin bir kitabı var. ‘Quand l'innocence avait un sens: Chronique d'une famille juive d'Istanbul d'entre les deux guerres’ Çok güzel bir kitap. Kitabın sonunda babamla  karşılaşmalarını anlatır: Adada annemin dayısı babamın babasının evinde kiracı olduğu bir yaz annem babama aşık olmuş. Annem 16 yaşında, babam 29.

Mutfağa ilginiz var mı? Yemek pişirir misiniz?
Evet. Mesela geçen gün çok güzel bir şey uydurdum, bademli somon yaptım. Önce bademleri kavurdum, sonra somonu fırında folyoda pişirdim, nefis oldu. Tajin yapmayı öğrendim. Ama öyle borekas gibi uzun işlere girişmem pek. Annem çok güzel yemek yapardı. Şimdi annemin yanında Ermenistanlı bir hanım var, çok lezzetli zeytinyağlılar yapıyor, ondan zaman zaman mutfak sırları öğreniyorum!

Gazetedeki köşemin adı Paris Esintisi. Paris-Istanbul arasında bir köprü kurmaya çalışıyorum yazılarımla…Istanbul ve Paris dediğimde sizde ilk ne çağrıştırır? Istanbul’da en çok bağlı olduğum yer Büyükada. Küçükten beri severdim ama şimdi daha çok seviyorum. Yazın iki ay oradayım çoğunlukla. Paris’te ise her yere bisikletle giderim. En sevdiğim sey bisikletle Paris’in köprülerinden geçmek. Ve Paris’te beni en çok etkileyen şey gökyüzü. Ben bu kadar değişken, hareketli, canlı bir gökyüzü dünyanın başka hiç bir yerinde görmedim. Köprülerden geçerken bisikletin üstünde gökyüzüne bakmaya doyamam.

1 Haziran 2014 Pazar

Memleket nere hemşerim?



Inanın, sadece Turkiye’de degil Fransızların da ciddi araba kullanma sorunları var. Sanki arabalarının içinde devleşip yabanileşiyorlar ve tüm kuralları es geçip özgürlüklerini ilan ediyorlar! 2013 yılında 3 ;250 kişi can vermiştir Fransız karayollarında… Bizler Istanbul’da her an herşey olabilir mantığıyla araba kullanırız ya muhtemel bir kazayı önlemek için programlanmışızdır. Oysa Fransa’da, kültürel olarak hata yapmak utanç verici ve zayıflık kabul edildiğinden Fransız araba kullanırken, kendisi haklıysa, tehlikeli bile olsa, kaza olması pahasına arabayı üzerinize sürer. Hakkını olması gerektiği gibi savunmuştur sonuna kadar….

Yaya geçitleri de ayrı bir heyecan. Büyük şehirler dışınde banliyö ve küçük yerleşimlerde sürücüler daha sakin ve acelesiz olduklarından yaya geçidinde bekleyen yayaya yol verirler oysa Paris’te genelde sürücüler yavaşlamaz, yol vermez. Yol verenler olursa da arkasındakiler kornaya dayanıp ‘ne olacak işte, taşralı’ etiketini yapıştırırlar!

Dibinize kadar gelip size taciz etmek ve yol vermediğinizde sollayıp tehlikeli bir mesafede önünüze girip size zor durumda bırakmak da cabası. Fransa’da, aksi belirtilmediyse, kural sağdan gelen arabanın önceliğidir. Ana caddelerde bile sağdan çıkan küçücük yollara dikkat etmek gerekir. Şehirlerarası yollarda sağdan giren beklemek zorundadır ama yola öyle hızlı girişleri vardır ki önünüze atılacaklar korkusuyla hemen sola kırmak gelir içinizden… Oysa tam zamanında dururlar, sadece bu tarza alışmak epey zaman alır.

1992 yılından itibaren ehliyetlerde puan sistemi çok ciddi çalışmakta. Cezalar karşılığında puanlarınızı bir çırpıda kaybetmeniz ciddi olasılık dahilinde. Her ehliyet 12 puan (gençlerde 6 puan)la başlar. Hız limitini 20 km ile geçmek veya araçta telefonla konuşmak 2 puan, emniyet şeridinde seyretmek veya kemersiz araç kullanmak 3 puan, alkollü araç kullanmak 6 puan kaybettirir, belli oran üstünde ehliyete direk el konur. Üç puan ve üstü puan kaybettiğinizde dört ay içinde mecburi staja devam edip puanlarınızı geri kazanmak zorundasınız.

Plakalar ise milli bir mesele! Bir kaç yıl önce ciddi bir kriz oluştu toplumda; yürüyüşler, imza kampanyaları, kurulan internet siteleri… Ne oluyor yine dedim. Ne de olsa devrim çocukları, tepkilerini mutlak dile getiriyorlar, grev nasıl milli sporlarıysa yollara dökülme, protesto yürüyüşleri de günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası. Meğer konu DEPARTMANLARmış. Araç plakalarının son iki sayısı arabanın kaydedildiği departmanın kodunu taşıyordu. Paris 75, Versailles 78 gibi…Bu durumda arabanın her satışında plaka değişmek zorunda. Bu sorunu ortadan kaldırmak için hükümet yeni plakalarda artık departman numaralarının kaldırılacağını açıklar. Nasıl olur da bu mümkün olur? Vay, sen bizim kimliğimizin simgesi olan departmanlarımızı arabamızdan nasıl yok edersin?

Departman konusunu biraz açalım: Fransa’da yerel yönetim üç bölümde incelenebilir. Başında belediye başkanı olan commune’ler- şehir, kasaba veya köy olabilen tüm belediyeleri kapsar. En büyükleri sırasıyla Paris, Lyon, Marsilya, Toulouse, Dijon, Bordeaux ve Strasbourg. Ardından başında préfet (vali) olan département’lar, bir anlamda merkezi yönetimin kontrolünde küçük hükümetler. Ardından da région denilen bölgeler gelir. Ülkede 27 bölge; ülke dışı adalar Martinique, Guadeloupe, Réunion, Guyanne ve Mayotte dahil 101 département ve 37.000 civarinda commune mevcuttur. Commune sayısına bakınca Fransa, küçük köyler ülkesidir denilebilir.

Plakalara geri dönersek bir çok parlamanter, senatör ve belediye başkanı hemen bu oluşuma destek verdiler, kurulan web sitesinin adı: Jamais Sans Mon Département (Departmanım olmadan asla!) Televizyonlarda halkla yapılan röportajları izledim, meğer ne kadar önemliymiş şu iki küçük rakamcık. Paris’li bir sürücü Paris dışı arabalarının daha ‘köylü’ olduğunu, yaya geçitlerinde yayalara yol verdiklerini, çok daha ağır gittiklerini, sinir olduğunu anlattı. Fransa’nın küçük ilçelerinden bir sürücü yollarda kendi departmanının rakamını taşıyan arabalar görünce içini bir güven hissi kapladığını, farklı bir araba bölgelerine geldiğinde ise hemen dikkat kesildiklerini söyledi. Şimdi Fransa gezilerimizde daha arabadan iner inmez niye delici bakışlarla karşılaştığımızı daha iyi anlıyorum! Marsilya şehrinden bir sürücü ise tatile çıktıklarında yollarda kendi departman numarasını gördüğü arabalara çok daha dostça davrandığını, hatta tanışmasalar bile birbirlerine kornayla selam verdiklerini açıkladı. Sonunda 1950 yılından bu yana yürürlükte olan uygulamaya son verildi. Yeni araçlarda departman numaralarının isteğe baglı olarak plakanın sağ koşesinde ayrıca belirtilmesine karar verildi.

Biraz bizim ‘MEMLEKET NERE HEMŞERIM’ muhabbeti gibi… Nedense yıllardır ‘ben Istanbullu’yum’ dediğimde insanlar hiç tatmin olmaz. Sanki Istanbul insanın memleketi olamaz gibi burun kıvırır, ‘yani annen, baban, deden nereliler’ diye üsteler. Işte yalnız değilmişiz. Bizde memleket neyse Fransa’da da departman o! 

18 Nisan 2014 Cuma

Hastalanmadan bir daha düşünün…!



Yıllar öncesi. Paris’e varışımın ilk haftaları. Marais bölgesinde bir rezidansta kalıyorum. Şehrin keyfini sürmenin tam zamanı diyecekken çok ciddi kasık ağrıları peşimi bırakmıyor. Doktora gidiyorum, bir kaç ağrı kesici veriyor ama tık yok. Bir gece yarısı yine dayanılmaz ağrıyla kıvranırken bölgedeki hastahanenin acil servisine gitmeye karar veriyorum. Inanılmaz yoğun bir gece. Bıçaklanan adamlar, inleyen yaşlılar… Biraz bekliyor, sıram gelince içeri alınıyorum. Tansiyonum ölçülüyor, kan alınıp tahlillerim yapılıyor, mide-bağırsak röntgenlerim çekiliyor. Reçete yazılıyor, ‘borcum ne?’ dediğimde ‘hiç bir şey’ deniyor ve uğurlanıyorum! Fransız sağlık sistemiyle ilk tanışmam böyle başlıyor.

Günümüzde Fransız Sosyal Güvenlik Kurumu Sécurité Sociale (SECU) çok büyük bütçe açığıyla savaşmakta. Bu nedenle yavaş yavaş kazanılmış haklar kaybediliyor, hasta katkı payı arttırılıyor, önce aile doktorunuzdan geçmeden mütahassısa giderseniz daha fazla ödeme yapıyorsunuz. Ama herşeye rağmen Fransa’nın sağlık sisteminin halen Avrupa’daki en iyi sistemlerden biri olduğu kabul ediliyor.

Savaş sonrası 1945’de Charles de Gaulle tarafından sosyal barışı sağlamak amacıyla kurulan SECU, hayat standardını yükselten bir sistem olarak tüm Fransız vatandaşlarına sağlık, emeklilik ve işsizlik haklarından faydalanma şansı tanımakta, üstelik  aile yardımı, okul yardımı, kreş hatta yaz kampları bile devlet ödeneğiyle çalışmakta.

Sistemin işleyişi oldukça pratik: Carte Vitale adlı kartınızı doktorda, hastanede, laboratuarda, eczanede kullanıyorsunuz. Sisteme kayıtlı bilgileriniz sayesinde ücret ödemeden bir kısmı sosyal sigortalar, kalanı da varsa özel sigortadan tahsil ediliyor. Kanser, şeker, kalp hastalıkları gibi uzun soluklu hastalıklarda tüm harcamalar SECU tarafından karşılanıyor.

Tabii her sistemde açıklar var, kötüye kullananlar var. Kimi aile doktorları hastanın her istediği ilacı çok fazla sorgu, sual etmeden yazmaya alışmış. Hastalarına romatizma için uzun masaj, hatta SPA seansları yazanlar, basit rahatsızlıklarda ‘arrêt maladie’(rapor) verip günlerce iş kaybına neden olanlar var. Geçen aylarda bir gazetecinin yaptığı araştırma büyük yankı uyandırdı: Hasta olmadığı halde ‘boğazım ağrıyor’ şikayetiyle 50 doktor gezen hanım gazeteciye, gittiği doktorların %52’si tarafından antibiyotik yazıldı! Avrupa’da en çok antibiyotik, antienflamatuar ve antidepresan kullanan millet Fransızlar; ortalama ilaç kullanımı Hollanda’da kişi başına yılda 9 kutu iken Fransa’da 50 kutu!

Yıllar önce bir grup arkadaşımla L’Ile des Impressionists (Empresyonist Ressamlar Adası)’de geziyoruz. ‘Ressamların, bu rüya bölgedeki güzelliklerden ilham almaları hiç şaşırtıcı değil’ dedirten nefis nehir manzarasını seyrederken arkadaşlarımın birinin cep telefonu çalıyor, açıyor. Arayan SAMU- 15 Acil Servis telefon numarası! ‘Bizi aramışsınız, nasıl yardımcı olabiliriz’ diyorlar. Kızcağız şaşırıyor, ‘ben aramadım’ diye kekeliyor. Telefonun diğer ucundaki ses ‘iyiyseniz sorun değil ama numaranızı görünce herşeyin yolunda olduğundan emin olmak istedik’ diyor. Sonradan anlaşılıyor ki arkadaşım cep telefonuna 15’i kaydetmiş ve istemeden telefon otomatik numarayı aramış. Bu hassas ilgi anılarımda yer etti tabii.

Geçen hafta Chatelet meydanında tiyatroya yürürken acı acı siren sesleri durmak bilmedi. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor, trafik keşmekeş olmuş, belediye otobüsü yolu tıkamış, ambulans ilerleyemiyor. Içinden sağlık ekibi indi, trafiği açmaya çalıştı,  ambulans kaldırıma çıkıp yoluna devam etmek istedi ama ne mümkün… Içerideki hastanın her dakikası yaşam-ölüm mücadelesi diyeceğiz ki baktık içeride hasta yok, tüm ekip gerekli malzemeleri yüklenip o yağmur altında aceleyle çağrıldıkları adrese koşmaya başladılar. Bazı meslek dallarında özveri inanılmaz boyutlarda… Etraftaki biz yayalar canı gönülden hepsini alkışladık, umarım hayat kurtarmaya yetişebilmişlerdir.

Eczanelerde ise iş biraz daha karmaşık. Paris içinde 7 gün, 24 saat çalışan bir kaç eczane var. Gece saat 24’e kadar çalışan eczaneler sayıca biraz daha fazla ama bu saatler dışında ya da daha küçük yerleşimlerde yaşıyorsanız nöbetçi eczane kavramı yok. Ilaca ihtiyacınız varsa eczaneye değil komiserliğe, karakola gidiyorsunuz! Niye demeyin. Polis merkezinde o gece nöbetçi olan eczanelerin listesi bulunuyor ve genelde polis eşliğinde eczane açtırtılıyor, böylece ihtiyacınız olan ilaçları satın alabiliyorsunuz.

Itfaiye teşkilatı Sapeur Pompiers halkın gözbebeği olmuş, çok sevilen, hayranlık duyulan bir örgüt. Verilere göre itfaiyecinin %80’i gönüllü- yanlış okumadınız- yüzde seksen! Gönüllü olmak için 16-55 yaş arası, fiziksel olarak yeterli ve temiz adli sicil kaydına sahip olmak gerek. Ekibin %50’si 35 yaşın altında, %10’u kadın. Yangınların yanısıra patlamalar, gaz kaçakları, doğal afetler, kazalara müdahale ediyorlar. Doktor, veteriner, hemşire ve eczacılardan oluşan sağlık ekipleri de bizim Hızır Acilciler gibi yaralanma, hastalanma, boğulma, zehirlenme gibi olaylarda hemen akla gelen 11.000 kişilik bir birim, yine çoğu gönüllü. Her hafta düzenledikleri bilgi toplantıları ve eğitimleri ile 10-18 yaş arası çocuklara mesleklerinin inceliklerini öğretiyorlar. Hem küçük yaştan gönüllü ordularının temelini atıyor hem de gençlere disiplin ve vatandaşlık bilincini aşılıyorlar.

. Paris Itfaiyesinin durumu ise biraz farklı. 1811 yılında I.Napolyon Avusturya Büyükelçiliğinde kendisinin de katıldığı bir baloda çıkan yangın ertesi kurar. Paris ve çevresinde 9.000’e yakın itfaiyeci var, hepsi Fransız ordusu mensubu ve Savunma Bakanlığına bağlı görev yapıyor. Her yıl 14 temmuz haftası geleneksel Itfaiyeciler Balosu kapsamında kışlalarını halka açıp akşam 21:00’den sabahın erken saatlerine kadar eğlence düzenliyorlar. Hanımların yakışıklı itfaiyecilerle fotoğraf çektirmek ya da dansetmek için sıra bekledikleri, hatta aralarında kavga ettikleri söyleniyor. Ben söyleyenlerin yalancısıyım!

Médecins Sans Frontières (MSF)-Sınır Tanımayan Doktorlar ise 1971 yılında idealist doktor (geçmiş dönem Dışişleri Bakanı) Bernard Kouchner tarafından kurulan bağımsız, tarafsız dernek tamamen gönüllülerden oluşuyor ve dünyanın dört bir yanında, Darfur’dan Angola’ya, Rwanda’dan Etyopya’ya etnik, politik ve dini ayırım yapmaksızın açlık, salgın hastalık, doğal afet gibi insanlık dramlarında yardım ellerini uzatıyorlar. Sağlık sektörü son yıllarda ne kadar ticarete dönüştü diyorsak da böyle gönülden mesleklerine bağlı olup karşılıksız hatta kendi yaşamlarını bile tehlikeye atan insanlara şapka çıkartmak gerekiyor. 




15 Mart 2014 Cumartesi

Kömür gözlü oğlan


Oysa neler yazabilirim diye düşünüyordum bu ay… Eski cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nın konuşmalarının danışmanı Patrick Buisson tarafından izinsiz kaydedilmesinden bahsedebilirdim. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününde yapılan etkinliklerden izlenimlerimi aktarabilirdim, hatta Paris’e damgasını vuran özel kadınları anlatabilirdim sizlere... Fransa’da 23 ve 30 martta yapılacak yerel seçimleri yazabilirdim. Yüksek hava kirliliğine halkın dikkatini çekmek için bisikletleriyle işe giden Bakanları örnek verebilirdim. Ya da yıllardır en güzel, en sıcak, en güneşli mart ayını yaşadığımızı, masmavi gökyüzü altında erken baharı karşılayan, geleceğe ümitle bakan Parislilerden bahsedebilirdim.

Olmadı... Yapamadım...

Gözlerim ekranlara kilitlendi kaldı. O simsiyah kömür gözlü güzel çocuğun gülen yüzü beynime kazındı, yüreğime işledi. O fidan yavruyu düşündükçe içim acıdı. Kaç kez denedim. Bir türlü elim klavyeye gitmedi. Düşüncelerimi toplayamadım. Tek bir söz dökülemedi kalemimden…

Ah etti, isyan etti o görkemli cenazade insan seli… Vicdanlar yürüdü yüzbinlerce, dimdik, kararlı, yürekli… Evladını kaybeden acılı baba ‘ben öksüz kaldım’ dedi. O güzel yüzüne dokunasım geldi, o kadar içtendi ki… Önüne ekmek somununu koyup oturan protestocuyu kucaklayasım geldi. Yoksul sofraların nimetidir ekmek, kutsaldır ekmek, yaşamdır ekmek... Günlerdir ekmek geçmiyor boğazımdan…

Onlarca haber, yazı, yorum okudum. Yürek parçalayan satırlarda yorgunluk, karamsarlık, üzüntü, öfke, kırgınlık, utanç, acı, yas, en çok da hüzün vardı…

‘Anlıyorum şimdi insan neden düşman olur kendi gözyaşına’ diyordu Ece.

Allahım sana yalvarıyorum, aklımı korumama, merhamet ve insanlık duygularımı barındırmama yardım et’ diyordu Yonca.

Acaba aylardır meydanlardan meydanlara koşturan, saatlerce konuşan siyasetçilerin hangileri Küçük Prens’i okudu?’ diye soruyordu Doğan.

Ölüp giden her çocuk için ağlayamıyorsanız insan sayılmazsınız’ diyordu Mehmet.

Korkunun ecele faydası olmadığının görüldüğü, insanlık onuru, yaşam güdülerinin canlandığı, bir ortak duruşun, buluşmanın anı, bir dönemeç noktası bu’ diyordu Şükran.

‘Unutulmazlar kabristanıdır Feriköy’ diyordu Yılmaz.

‘Senin o azıcık kalan bedenin hepimizin vicdanından, insanlığından ağırdır’ diyordu Bekir.

‘Bu cenaze ‘dur, sus, hatırla’ dedi herkese’ diyordu Şirin.

‘Artık geri dönülmez noktayı geçti’ diyordu Haluk.

‘Onlar sağ olduğu için hissettiğimiz garip bir şükran duygusu ile bu hissin yarattığı utanç duygusu arasında çocuklarımıza sarılıyoruz’ diyordu Hayko.

‘Çocuklar uyurken susulur, öldürülürken değil’ diyordu pankart.

 Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne/ allı pullu bir balon gibi verelim/ oynasınlar oynasınlar türküler söyleyerek yıldızların arasında/ dünyayı çocuklara verelim/ kocaman bir elma gibi verelim/ sıcacık bir ekmek somunu gibi/ hiç değilse bir günlüğüne doysunlar’  demişti Nazım.

Sonra Ahmet Hakan’ın köşesini gördüm. Duygularıma tercüman oldu. ‘Cenazemiz vardı, yazı yazamadım’

Önümde kömür gözlü oğlanın fotoğrafı, yüreğimde derin hüzün… Yaşamın renkleri soldu sanki... Uğurlar olsun kalbime, beynime kazınan kara kaşlı, kömür gözlü güzel çocuk!

Bu ay Paris’ten bir esinti getiremedim sizlere… Boğazım düğümlendi, ellerim kilitlendi. Öylece kalakaldım.

Olmadı... Yapamadım...

Paris, 13 mart 2014