1 Haziran 2014 Pazar

Memleket nere hemşerim?



Inanın, sadece Turkiye’de degil Fransızların da ciddi araba kullanma sorunları var. Sanki arabalarının içinde devleşip yabanileşiyorlar ve tüm kuralları es geçip özgürlüklerini ilan ediyorlar! 2013 yılında 3 ;250 kişi can vermiştir Fransız karayollarında… Bizler Istanbul’da her an herşey olabilir mantığıyla araba kullanırız ya muhtemel bir kazayı önlemek için programlanmışızdır. Oysa Fransa’da, kültürel olarak hata yapmak utanç verici ve zayıflık kabul edildiğinden Fransız araba kullanırken, kendisi haklıysa, tehlikeli bile olsa, kaza olması pahasına arabayı üzerinize sürer. Hakkını olması gerektiği gibi savunmuştur sonuna kadar….

Yaya geçitleri de ayrı bir heyecan. Büyük şehirler dışınde banliyö ve küçük yerleşimlerde sürücüler daha sakin ve acelesiz olduklarından yaya geçidinde bekleyen yayaya yol verirler oysa Paris’te genelde sürücüler yavaşlamaz, yol vermez. Yol verenler olursa da arkasındakiler kornaya dayanıp ‘ne olacak işte, taşralı’ etiketini yapıştırırlar!

Dibinize kadar gelip size taciz etmek ve yol vermediğinizde sollayıp tehlikeli bir mesafede önünüze girip size zor durumda bırakmak da cabası. Fransa’da, aksi belirtilmediyse, kural sağdan gelen arabanın önceliğidir. Ana caddelerde bile sağdan çıkan küçücük yollara dikkat etmek gerekir. Şehirlerarası yollarda sağdan giren beklemek zorundadır ama yola öyle hızlı girişleri vardır ki önünüze atılacaklar korkusuyla hemen sola kırmak gelir içinizden… Oysa tam zamanında dururlar, sadece bu tarza alışmak epey zaman alır.

1992 yılından itibaren ehliyetlerde puan sistemi çok ciddi çalışmakta. Cezalar karşılığında puanlarınızı bir çırpıda kaybetmeniz ciddi olasılık dahilinde. Her ehliyet 12 puan (gençlerde 6 puan)la başlar. Hız limitini 20 km ile geçmek veya araçta telefonla konuşmak 2 puan, emniyet şeridinde seyretmek veya kemersiz araç kullanmak 3 puan, alkollü araç kullanmak 6 puan kaybettirir, belli oran üstünde ehliyete direk el konur. Üç puan ve üstü puan kaybettiğinizde dört ay içinde mecburi staja devam edip puanlarınızı geri kazanmak zorundasınız.

Plakalar ise milli bir mesele! Bir kaç yıl önce ciddi bir kriz oluştu toplumda; yürüyüşler, imza kampanyaları, kurulan internet siteleri… Ne oluyor yine dedim. Ne de olsa devrim çocukları, tepkilerini mutlak dile getiriyorlar, grev nasıl milli sporlarıysa yollara dökülme, protesto yürüyüşleri de günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası. Meğer konu DEPARTMANLARmış. Araç plakalarının son iki sayısı arabanın kaydedildiği departmanın kodunu taşıyordu. Paris 75, Versailles 78 gibi…Bu durumda arabanın her satışında plaka değişmek zorunda. Bu sorunu ortadan kaldırmak için hükümet yeni plakalarda artık departman numaralarının kaldırılacağını açıklar. Nasıl olur da bu mümkün olur? Vay, sen bizim kimliğimizin simgesi olan departmanlarımızı arabamızdan nasıl yok edersin?

Departman konusunu biraz açalım: Fransa’da yerel yönetim üç bölümde incelenebilir. Başında belediye başkanı olan commune’ler- şehir, kasaba veya köy olabilen tüm belediyeleri kapsar. En büyükleri sırasıyla Paris, Lyon, Marsilya, Toulouse, Dijon, Bordeaux ve Strasbourg. Ardından başında préfet (vali) olan département’lar, bir anlamda merkezi yönetimin kontrolünde küçük hükümetler. Ardından da région denilen bölgeler gelir. Ülkede 27 bölge; ülke dışı adalar Martinique, Guadeloupe, Réunion, Guyanne ve Mayotte dahil 101 département ve 37.000 civarinda commune mevcuttur. Commune sayısına bakınca Fransa, küçük köyler ülkesidir denilebilir.

Plakalara geri dönersek bir çok parlamanter, senatör ve belediye başkanı hemen bu oluşuma destek verdiler, kurulan web sitesinin adı: Jamais Sans Mon Département (Departmanım olmadan asla!) Televizyonlarda halkla yapılan röportajları izledim, meğer ne kadar önemliymiş şu iki küçük rakamcık. Paris’li bir sürücü Paris dışı arabalarının daha ‘köylü’ olduğunu, yaya geçitlerinde yayalara yol verdiklerini, çok daha ağır gittiklerini, sinir olduğunu anlattı. Fransa’nın küçük ilçelerinden bir sürücü yollarda kendi departmanının rakamını taşıyan arabalar görünce içini bir güven hissi kapladığını, farklı bir araba bölgelerine geldiğinde ise hemen dikkat kesildiklerini söyledi. Şimdi Fransa gezilerimizde daha arabadan iner inmez niye delici bakışlarla karşılaştığımızı daha iyi anlıyorum! Marsilya şehrinden bir sürücü ise tatile çıktıklarında yollarda kendi departman numarasını gördüğü arabalara çok daha dostça davrandığını, hatta tanışmasalar bile birbirlerine kornayla selam verdiklerini açıkladı. Sonunda 1950 yılından bu yana yürürlükte olan uygulamaya son verildi. Yeni araçlarda departman numaralarının isteğe baglı olarak plakanın sağ koşesinde ayrıca belirtilmesine karar verildi.

Biraz bizim ‘MEMLEKET NERE HEMŞERIM’ muhabbeti gibi… Nedense yıllardır ‘ben Istanbullu’yum’ dediğimde insanlar hiç tatmin olmaz. Sanki Istanbul insanın memleketi olamaz gibi burun kıvırır, ‘yani annen, baban, deden nereliler’ diye üsteler. Işte yalnız değilmişiz. Bizde memleket neyse Fransa’da da departman o! 

18 Nisan 2014 Cuma

Hastalanmadan bir daha düşünün…!



Yıllar öncesi. Paris’e varışımın ilk haftaları. Marais bölgesinde bir rezidansta kalıyorum. Şehrin keyfini sürmenin tam zamanı diyecekken çok ciddi kasık ağrıları peşimi bırakmıyor. Doktora gidiyorum, bir kaç ağrı kesici veriyor ama tık yok. Bir gece yarısı yine dayanılmaz ağrıyla kıvranırken bölgedeki hastahanenin acil servisine gitmeye karar veriyorum. Inanılmaz yoğun bir gece. Bıçaklanan adamlar, inleyen yaşlılar… Biraz bekliyor, sıram gelince içeri alınıyorum. Tansiyonum ölçülüyor, kan alınıp tahlillerim yapılıyor, mide-bağırsak röntgenlerim çekiliyor. Reçete yazılıyor, ‘borcum ne?’ dediğimde ‘hiç bir şey’ deniyor ve uğurlanıyorum! Fransız sağlık sistemiyle ilk tanışmam böyle başlıyor.

Günümüzde Fransız Sosyal Güvenlik Kurumu Sécurité Sociale (SECU) çok büyük bütçe açığıyla savaşmakta. Bu nedenle yavaş yavaş kazanılmış haklar kaybediliyor, hasta katkı payı arttırılıyor, önce aile doktorunuzdan geçmeden mütahassısa giderseniz daha fazla ödeme yapıyorsunuz. Ama herşeye rağmen Fransa’nın sağlık sisteminin halen Avrupa’daki en iyi sistemlerden biri olduğu kabul ediliyor.

Savaş sonrası 1945’de Charles de Gaulle tarafından sosyal barışı sağlamak amacıyla kurulan SECU, hayat standardını yükselten bir sistem olarak tüm Fransız vatandaşlarına sağlık, emeklilik ve işsizlik haklarından faydalanma şansı tanımakta, üstelik  aile yardımı, okul yardımı, kreş hatta yaz kampları bile devlet ödeneğiyle çalışmakta.

Sistemin işleyişi oldukça pratik: Carte Vitale adlı kartınızı doktorda, hastanede, laboratuarda, eczanede kullanıyorsunuz. Sisteme kayıtlı bilgileriniz sayesinde ücret ödemeden bir kısmı sosyal sigortalar, kalanı da varsa özel sigortadan tahsil ediliyor. Kanser, şeker, kalp hastalıkları gibi uzun soluklu hastalıklarda tüm harcamalar SECU tarafından karşılanıyor.

Tabii her sistemde açıklar var, kötüye kullananlar var. Kimi aile doktorları hastanın her istediği ilacı çok fazla sorgu, sual etmeden yazmaya alışmış. Hastalarına romatizma için uzun masaj, hatta SPA seansları yazanlar, basit rahatsızlıklarda ‘arrêt maladie’(rapor) verip günlerce iş kaybına neden olanlar var. Geçen aylarda bir gazetecinin yaptığı araştırma büyük yankı uyandırdı: Hasta olmadığı halde ‘boğazım ağrıyor’ şikayetiyle 50 doktor gezen hanım gazeteciye, gittiği doktorların %52’si tarafından antibiyotik yazıldı! Avrupa’da en çok antibiyotik, antienflamatuar ve antidepresan kullanan millet Fransızlar; ortalama ilaç kullanımı Hollanda’da kişi başına yılda 9 kutu iken Fransa’da 50 kutu!

Yıllar önce bir grup arkadaşımla L’Ile des Impressionists (Empresyonist Ressamlar Adası)’de geziyoruz. ‘Ressamların, bu rüya bölgedeki güzelliklerden ilham almaları hiç şaşırtıcı değil’ dedirten nefis nehir manzarasını seyrederken arkadaşlarımın birinin cep telefonu çalıyor, açıyor. Arayan SAMU- 15 Acil Servis telefon numarası! ‘Bizi aramışsınız, nasıl yardımcı olabiliriz’ diyorlar. Kızcağız şaşırıyor, ‘ben aramadım’ diye kekeliyor. Telefonun diğer ucundaki ses ‘iyiyseniz sorun değil ama numaranızı görünce herşeyin yolunda olduğundan emin olmak istedik’ diyor. Sonradan anlaşılıyor ki arkadaşım cep telefonuna 15’i kaydetmiş ve istemeden telefon otomatik numarayı aramış. Bu hassas ilgi anılarımda yer etti tabii.

Geçen hafta Chatelet meydanında tiyatroya yürürken acı acı siren sesleri durmak bilmedi. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor, trafik keşmekeş olmuş, belediye otobüsü yolu tıkamış, ambulans ilerleyemiyor. Içinden sağlık ekibi indi, trafiği açmaya çalıştı,  ambulans kaldırıma çıkıp yoluna devam etmek istedi ama ne mümkün… Içerideki hastanın her dakikası yaşam-ölüm mücadelesi diyeceğiz ki baktık içeride hasta yok, tüm ekip gerekli malzemeleri yüklenip o yağmur altında aceleyle çağrıldıkları adrese koşmaya başladılar. Bazı meslek dallarında özveri inanılmaz boyutlarda… Etraftaki biz yayalar canı gönülden hepsini alkışladık, umarım hayat kurtarmaya yetişebilmişlerdir.

Eczanelerde ise iş biraz daha karmaşık. Paris içinde 7 gün, 24 saat çalışan bir kaç eczane var. Gece saat 24’e kadar çalışan eczaneler sayıca biraz daha fazla ama bu saatler dışında ya da daha küçük yerleşimlerde yaşıyorsanız nöbetçi eczane kavramı yok. Ilaca ihtiyacınız varsa eczaneye değil komiserliğe, karakola gidiyorsunuz! Niye demeyin. Polis merkezinde o gece nöbetçi olan eczanelerin listesi bulunuyor ve genelde polis eşliğinde eczane açtırtılıyor, böylece ihtiyacınız olan ilaçları satın alabiliyorsunuz.

Itfaiye teşkilatı Sapeur Pompiers halkın gözbebeği olmuş, çok sevilen, hayranlık duyulan bir örgüt. Verilere göre itfaiyecinin %80’i gönüllü- yanlış okumadınız- yüzde seksen! Gönüllü olmak için 16-55 yaş arası, fiziksel olarak yeterli ve temiz adli sicil kaydına sahip olmak gerek. Ekibin %50’si 35 yaşın altında, %10’u kadın. Yangınların yanısıra patlamalar, gaz kaçakları, doğal afetler, kazalara müdahale ediyorlar. Doktor, veteriner, hemşire ve eczacılardan oluşan sağlık ekipleri de bizim Hızır Acilciler gibi yaralanma, hastalanma, boğulma, zehirlenme gibi olaylarda hemen akla gelen 11.000 kişilik bir birim, yine çoğu gönüllü. Her hafta düzenledikleri bilgi toplantıları ve eğitimleri ile 10-18 yaş arası çocuklara mesleklerinin inceliklerini öğretiyorlar. Hem küçük yaştan gönüllü ordularının temelini atıyor hem de gençlere disiplin ve vatandaşlık bilincini aşılıyorlar.

. Paris Itfaiyesinin durumu ise biraz farklı. 1811 yılında I.Napolyon Avusturya Büyükelçiliğinde kendisinin de katıldığı bir baloda çıkan yangın ertesi kurar. Paris ve çevresinde 9.000’e yakın itfaiyeci var, hepsi Fransız ordusu mensubu ve Savunma Bakanlığına bağlı görev yapıyor. Her yıl 14 temmuz haftası geleneksel Itfaiyeciler Balosu kapsamında kışlalarını halka açıp akşam 21:00’den sabahın erken saatlerine kadar eğlence düzenliyorlar. Hanımların yakışıklı itfaiyecilerle fotoğraf çektirmek ya da dansetmek için sıra bekledikleri, hatta aralarında kavga ettikleri söyleniyor. Ben söyleyenlerin yalancısıyım!

Médecins Sans Frontières (MSF)-Sınır Tanımayan Doktorlar ise 1971 yılında idealist doktor (geçmiş dönem Dışişleri Bakanı) Bernard Kouchner tarafından kurulan bağımsız, tarafsız dernek tamamen gönüllülerden oluşuyor ve dünyanın dört bir yanında, Darfur’dan Angola’ya, Rwanda’dan Etyopya’ya etnik, politik ve dini ayırım yapmaksızın açlık, salgın hastalık, doğal afet gibi insanlık dramlarında yardım ellerini uzatıyorlar. Sağlık sektörü son yıllarda ne kadar ticarete dönüştü diyorsak da böyle gönülden mesleklerine bağlı olup karşılıksız hatta kendi yaşamlarını bile tehlikeye atan insanlara şapka çıkartmak gerekiyor. 




15 Mart 2014 Cumartesi

Kömür gözlü oğlan


Oysa neler yazabilirim diye düşünüyordum bu ay… Eski cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nın konuşmalarının danışmanı Patrick Buisson tarafından izinsiz kaydedilmesinden bahsedebilirdim. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününde yapılan etkinliklerden izlenimlerimi aktarabilirdim, hatta Paris’e damgasını vuran özel kadınları anlatabilirdim sizlere... Fransa’da 23 ve 30 martta yapılacak yerel seçimleri yazabilirdim. Yüksek hava kirliliğine halkın dikkatini çekmek için bisikletleriyle işe giden Bakanları örnek verebilirdim. Ya da yıllardır en güzel, en sıcak, en güneşli mart ayını yaşadığımızı, masmavi gökyüzü altında erken baharı karşılayan, geleceğe ümitle bakan Parislilerden bahsedebilirdim.

Olmadı... Yapamadım...

Gözlerim ekranlara kilitlendi kaldı. O simsiyah kömür gözlü güzel çocuğun gülen yüzü beynime kazındı, yüreğime işledi. O fidan yavruyu düşündükçe içim acıdı. Kaç kez denedim. Bir türlü elim klavyeye gitmedi. Düşüncelerimi toplayamadım. Tek bir söz dökülemedi kalemimden…

Ah etti, isyan etti o görkemli cenazade insan seli… Vicdanlar yürüdü yüzbinlerce, dimdik, kararlı, yürekli… Evladını kaybeden acılı baba ‘ben öksüz kaldım’ dedi. O güzel yüzüne dokunasım geldi, o kadar içtendi ki… Önüne ekmek somununu koyup oturan protestocuyu kucaklayasım geldi. Yoksul sofraların nimetidir ekmek, kutsaldır ekmek, yaşamdır ekmek... Günlerdir ekmek geçmiyor boğazımdan…

Onlarca haber, yazı, yorum okudum. Yürek parçalayan satırlarda yorgunluk, karamsarlık, üzüntü, öfke, kırgınlık, utanç, acı, yas, en çok da hüzün vardı…

‘Anlıyorum şimdi insan neden düşman olur kendi gözyaşına’ diyordu Ece.

Allahım sana yalvarıyorum, aklımı korumama, merhamet ve insanlık duygularımı barındırmama yardım et’ diyordu Yonca.

Acaba aylardır meydanlardan meydanlara koşturan, saatlerce konuşan siyasetçilerin hangileri Küçük Prens’i okudu?’ diye soruyordu Doğan.

Ölüp giden her çocuk için ağlayamıyorsanız insan sayılmazsınız’ diyordu Mehmet.

Korkunun ecele faydası olmadığının görüldüğü, insanlık onuru, yaşam güdülerinin canlandığı, bir ortak duruşun, buluşmanın anı, bir dönemeç noktası bu’ diyordu Şükran.

‘Unutulmazlar kabristanıdır Feriköy’ diyordu Yılmaz.

‘Senin o azıcık kalan bedenin hepimizin vicdanından, insanlığından ağırdır’ diyordu Bekir.

‘Bu cenaze ‘dur, sus, hatırla’ dedi herkese’ diyordu Şirin.

‘Artık geri dönülmez noktayı geçti’ diyordu Haluk.

‘Onlar sağ olduğu için hissettiğimiz garip bir şükran duygusu ile bu hissin yarattığı utanç duygusu arasında çocuklarımıza sarılıyoruz’ diyordu Hayko.

‘Çocuklar uyurken susulur, öldürülürken değil’ diyordu pankart.

 Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne/ allı pullu bir balon gibi verelim/ oynasınlar oynasınlar türküler söyleyerek yıldızların arasında/ dünyayı çocuklara verelim/ kocaman bir elma gibi verelim/ sıcacık bir ekmek somunu gibi/ hiç değilse bir günlüğüne doysunlar’  demişti Nazım.

Sonra Ahmet Hakan’ın köşesini gördüm. Duygularıma tercüman oldu. ‘Cenazemiz vardı, yazı yazamadım’

Önümde kömür gözlü oğlanın fotoğrafı, yüreğimde derin hüzün… Yaşamın renkleri soldu sanki... Uğurlar olsun kalbime, beynime kazınan kara kaşlı, kömür gözlü güzel çocuk!

Bu ay Paris’ten bir esinti getiremedim sizlere… Boğazım düğümlendi, ellerim kilitlendi. Öylece kalakaldım.

Olmadı... Yapamadım...

Paris, 13 mart 2014




20 Şubat 2014 Perşembe

KÖPRÜLER VE KILITLER



Paris’in en güzel köprülerinden biridir Pont des Arts. Louvre Müzesiyle Institut de France’ı birbirine bağlar. 11 m genişliğinde, 155 m uzunluğundaki köprü sadece yayaların kullanımına açıktır. Yaz akşamları piknik yapanlarla, müzik çalanlarla dolar taşar. Her iki tarafından da nefes kesici bir manzara vardır, gerçekten doyumsuz… O nedenle de ressamların, fotoğraf sanatçılarının uğrak yeridir. Ama son yıllarda farklı bir fenomenle ünlü oldu bu köprü… Üzerine asılan kilitleriyle! Aşklarını tescillemek isteyen sevgililer bu ‘aşk sembollerini’ köprünün demirlerine asıyorlar.

Dünyada 2000 yıllarında başlayan bu moda bir çok turistik şehre hızlıca yayılır. Özellikle de şehirlerin romantik bölgelerine… Floransa’da Ponte Vecchio, Venedik’te Ponte de l'Accademia derken Londra, New York, Seul… Paris’te de bu gelenek 2008 yılında aşıkların tercih adresi Pont des Arts’da başladı, ardından Archevêché, Solférino, Léopold-Sédar-Senghor ve Simone de Beauvoir köprülerine sıçradı. Asma kilitler çeşit-çeşit, renk-renk, kimi büyük, kimi minik, kiminde kalpler kiminde desenler, kiminde aşıkların isimleri var. Ne de olsa herkesin aşkı özel… Ayağının tozuyla Paris’e gelen aşıklar önce belirledikleri köprüyü buluyor, yanlarında getirdikleri (ya da köprü başlarında bekleşen seyyar satıcılardan satın aldıkları) kilitlerini demirlere asıp anahtarını nehre atıyorlar. Biraz adak ağacına bez bağlamaya benzemiyor mu, ne dersiniz? Nehre atılan anahtar bulunamayacağına ve kilit açılamayacağına göre aşkları daha bir garantide mi oluyor acaba?

Asma kilit çılgınlığının nasıl başladığını kimse bilmiyor. Bir rivayet Macaristan’ın Pécs şehrini işaret ediyor. Şehrin garnizonunda, askerlerin odalarındaki dolap kilitlerini şehre hatıra olarak köprülere bıraktıkları söyleniyor. Bir diğer rivayet Federico Moccia’nın 1992 yılında yayımlanan ‘Three meters above the sky’ adlı romanından esinlenildiği. Romandaki ana karakterler tutkulu bir öpüşmeden sonra kilidi köprüye asıp anahtarını nehre atıyorlarmış.

Sevgililer mutlu mesut ama ziyaretçi aşıkların ve kilitlerin sayısı arttıkça olay sevimli olmaktan çıkıverdi. Otoriteleri aldı bir düşünce! Bu ‘aşk simgeleri’ kamu düzenine zarar verebilir mi? Bu kilitler köprü demirlerinde fazla ağırlık yapar mı? Köprünün bakımını engeller mi? Estetik olarak şehri çirkinleştirir mi?


Kimi şehirler bu uygulamayı yasaklarken kimi şehirlerde de ilginç önlemler alınıyor: Roma’daki Milvio köprüsündeki bir lamba kilitlerin ağırlığından çökünce kilit asılması yasaklandı ve ceza getirildi. Floransa’daki Ponte Vecchio’ya asılan kilitlerin hepsi, köprünün tarihi dokusuna zarar verdikleri gerekçesiyle kaldırıldı. Hamburg’da belli aralıklarla kilitler belediye ekiplerince toplanmakta. Cezayir’in Telemly bölgesinde daha önce adı ‘intihar köprüsü’ olan köprüye 2013 yılının eylül ayında aşk kilitleri asılmaya başlayınca hazırladığı videoda aşk kilitlerinin Islam’da yasak olduğunu söyleyen imamı dinleyen bir grup genç köprüdeki kilitleri söküverdi.

Kimi şehirler ise daha ılımlı: Liverpool Albert Docks’daki ‘Burası aşıklar için özel bir yerdir. Kilitlerinizi buraya asın ve anahtarını Mersey nehrine atın’ panosuyla aşk turizminin promosyonu yapılıyor. Moskova Luzhkov köprüsünün yanına ise dallarının kullanılabileceği bir metal ağaç yerleştirildi.

Kendini ‘aşkın başşehri’ diye nitelendiren Paris bugüne dek konuya belli bir toleransla yaklaştı. 2010 yılının mayıs ayında aşırı artan kilitlerden endişe duyan resmi makamlar kilitlerin ‘mimari miras’a tehdit olabileceğini açıkladılar. Bu açıklamanın ardından 11 mayıs 2010 gecesi bir anda köprüdeki kilitlerin tümü sır oldular! Sorumluluğun kendilerinde olmadığını açıklayan şehir yöneticilerine kimse inanmadı, yetkililer aşka saygı duymamakla suçlandı. Gel gelelim bir süre sonra Güzel Sanatlar Akademisi öğrencisi bir gencin heykel yapmak amacıyla kilitleri çaldığı ortaya çıktı!

Geçen yıl konu yine gündeme taşındı. Köprünün bulunduğu 6. bölgenin belediye başkanı ‘Bu iş artık delilik halini aldı. Ya ağırlık köprü altından geçen gemilerin içindeki turistlerden birinin kafasına düşüp yaralanmalara hatta ölüme neden olursa?’ diye veryansın etti ve kilitlerin düzenli aralıklarla, 3 ila 6 ayda bir sökülmesini önerdi. Paris Belediye Başkanı öneriyi pek beğenmedi, ne de olsa şehrin turistik imajı zedelenebilirdi, sevgililer aşklarını köprülerde tescillemek için Paris’e binlerce kilometre mesafeden gelmekteydi. Önerilen bu ‘toplu temizlik’ yakında yapılacak gibi görünmüyor ama bir gün olay kontrolden çıkarsa yöneticiler çözüm arayışlarına yönelecekler. Ama kilitleri asan aşıkların kalplerini kırmadan tabii ki! Ne de olsa Paris aşıklar ve ışıklar şehri! O köprüden geçen aşık sayısını, herbirinin duygularını, ruh hallerini, beklentilerini düşünsenize… Bir de ne kadar çeşitli yaş, ülke, lisan, kültür, ırk barındırıyor o kilitler…

Örneğin Fas’tan gelen Hassan ve Samira’nin ilk durakları Pont des Arts. Onlar için vazgeçilmez olan bu ziyarette köprüye zarar vermemek için plastik kilit kullanabileceklerini belirtiyorlar, hatta New York’da USB anahtarı asıldığını belirten Hassan ileride ‘neden bir aşk kilitleri müzesi açılmasın ki’ diyor. Metalik ağacın tutmayacağını belirtiyor çift çünkü ‘köprü çok güçlü bir sembol, aynı aşk gibi birleşmeyi simgeliyor’ Florida’dan gelen Robert ve Tiffany aşk köprüsünü ‘Now you see’ filminin final sahnesinde gördüklerini ve bu romantik sahneyi kendilerince oynamaya yemin ettiklerini belirtiyorlar. Kilitlerin köprü demirlerine zarar verdiğini öğrendiklerindeyse ‘Diren Köprü’ sloganı atarak uzaklaşıyorlar! Bir kaç metre ötede ise yere diz çöküp içinde yüzük olan kırmızı kutuyu açan Çinli Tao sevgilisine evlenme teklif ediyor. Uzun yoldan gelen sevgililer kilidin ölümsüz aşklarını simgeleyeceğini belirtiyorlar.

Çevreye zarar vemeyecek bir çözüm önerisi de kalbinin sahibine bir e-kilit göndermek! Ilgilenenler için: http://www.lovemasterlock.eu/

Köprüler, kilitler, şehirler derken bir 14 şubat’ı daha geride bıraktık. Özel günler, kutlamalar bahane, yeter ki gerçek aşklar hiç eksilmesin, köklü sevgiler hiç solmasın.