18 Nisan 2014 Cuma

Hastalanmadan bir daha düşünün…!



Yıllar öncesi. Paris’e varışımın ilk haftaları. Marais bölgesinde bir rezidansta kalıyorum. Şehrin keyfini sürmenin tam zamanı diyecekken çok ciddi kasık ağrıları peşimi bırakmıyor. Doktora gidiyorum, bir kaç ağrı kesici veriyor ama tık yok. Bir gece yarısı yine dayanılmaz ağrıyla kıvranırken bölgedeki hastahanenin acil servisine gitmeye karar veriyorum. Inanılmaz yoğun bir gece. Bıçaklanan adamlar, inleyen yaşlılar… Biraz bekliyor, sıram gelince içeri alınıyorum. Tansiyonum ölçülüyor, kan alınıp tahlillerim yapılıyor, mide-bağırsak röntgenlerim çekiliyor. Reçete yazılıyor, ‘borcum ne?’ dediğimde ‘hiç bir şey’ deniyor ve uğurlanıyorum! Fransız sağlık sistemiyle ilk tanışmam böyle başlıyor.

Günümüzde Fransız Sosyal Güvenlik Kurumu Sécurité Sociale (SECU) çok büyük bütçe açığıyla savaşmakta. Bu nedenle yavaş yavaş kazanılmış haklar kaybediliyor, hasta katkı payı arttırılıyor, önce aile doktorunuzdan geçmeden mütahassısa giderseniz daha fazla ödeme yapıyorsunuz. Ama herşeye rağmen Fransa’nın sağlık sisteminin halen Avrupa’daki en iyi sistemlerden biri olduğu kabul ediliyor.

Savaş sonrası 1945’de Charles de Gaulle tarafından sosyal barışı sağlamak amacıyla kurulan SECU, hayat standardını yükselten bir sistem olarak tüm Fransız vatandaşlarına sağlık, emeklilik ve işsizlik haklarından faydalanma şansı tanımakta, üstelik  aile yardımı, okul yardımı, kreş hatta yaz kampları bile devlet ödeneğiyle çalışmakta.

Sistemin işleyişi oldukça pratik: Carte Vitale adlı kartınızı doktorda, hastanede, laboratuarda, eczanede kullanıyorsunuz. Sisteme kayıtlı bilgileriniz sayesinde ücret ödemeden bir kısmı sosyal sigortalar, kalanı da varsa özel sigortadan tahsil ediliyor. Kanser, şeker, kalp hastalıkları gibi uzun soluklu hastalıklarda tüm harcamalar SECU tarafından karşılanıyor.

Tabii her sistemde açıklar var, kötüye kullananlar var. Kimi aile doktorları hastanın her istediği ilacı çok fazla sorgu, sual etmeden yazmaya alışmış. Hastalarına romatizma için uzun masaj, hatta SPA seansları yazanlar, basit rahatsızlıklarda ‘arrêt maladie’(rapor) verip günlerce iş kaybına neden olanlar var. Geçen aylarda bir gazetecinin yaptığı araştırma büyük yankı uyandırdı: Hasta olmadığı halde ‘boğazım ağrıyor’ şikayetiyle 50 doktor gezen hanım gazeteciye, gittiği doktorların %52’si tarafından antibiyotik yazıldı! Avrupa’da en çok antibiyotik, antienflamatuar ve antidepresan kullanan millet Fransızlar; ortalama ilaç kullanımı Hollanda’da kişi başına yılda 9 kutu iken Fransa’da 50 kutu!

Yıllar önce bir grup arkadaşımla L’Ile des Impressionists (Empresyonist Ressamlar Adası)’de geziyoruz. ‘Ressamların, bu rüya bölgedeki güzelliklerden ilham almaları hiç şaşırtıcı değil’ dedirten nefis nehir manzarasını seyrederken arkadaşlarımın birinin cep telefonu çalıyor, açıyor. Arayan SAMU- 15 Acil Servis telefon numarası! ‘Bizi aramışsınız, nasıl yardımcı olabiliriz’ diyorlar. Kızcağız şaşırıyor, ‘ben aramadım’ diye kekeliyor. Telefonun diğer ucundaki ses ‘iyiyseniz sorun değil ama numaranızı görünce herşeyin yolunda olduğundan emin olmak istedik’ diyor. Sonradan anlaşılıyor ki arkadaşım cep telefonuna 15’i kaydetmiş ve istemeden telefon otomatik numarayı aramış. Bu hassas ilgi anılarımda yer etti tabii.

Geçen hafta Chatelet meydanında tiyatroya yürürken acı acı siren sesleri durmak bilmedi. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor, trafik keşmekeş olmuş, belediye otobüsü yolu tıkamış, ambulans ilerleyemiyor. Içinden sağlık ekibi indi, trafiği açmaya çalıştı,  ambulans kaldırıma çıkıp yoluna devam etmek istedi ama ne mümkün… Içerideki hastanın her dakikası yaşam-ölüm mücadelesi diyeceğiz ki baktık içeride hasta yok, tüm ekip gerekli malzemeleri yüklenip o yağmur altında aceleyle çağrıldıkları adrese koşmaya başladılar. Bazı meslek dallarında özveri inanılmaz boyutlarda… Etraftaki biz yayalar canı gönülden hepsini alkışladık, umarım hayat kurtarmaya yetişebilmişlerdir.

Eczanelerde ise iş biraz daha karmaşık. Paris içinde 7 gün, 24 saat çalışan bir kaç eczane var. Gece saat 24’e kadar çalışan eczaneler sayıca biraz daha fazla ama bu saatler dışında ya da daha küçük yerleşimlerde yaşıyorsanız nöbetçi eczane kavramı yok. Ilaca ihtiyacınız varsa eczaneye değil komiserliğe, karakola gidiyorsunuz! Niye demeyin. Polis merkezinde o gece nöbetçi olan eczanelerin listesi bulunuyor ve genelde polis eşliğinde eczane açtırtılıyor, böylece ihtiyacınız olan ilaçları satın alabiliyorsunuz.

Itfaiye teşkilatı Sapeur Pompiers halkın gözbebeği olmuş, çok sevilen, hayranlık duyulan bir örgüt. Verilere göre itfaiyecinin %80’i gönüllü- yanlış okumadınız- yüzde seksen! Gönüllü olmak için 16-55 yaş arası, fiziksel olarak yeterli ve temiz adli sicil kaydına sahip olmak gerek. Ekibin %50’si 35 yaşın altında, %10’u kadın. Yangınların yanısıra patlamalar, gaz kaçakları, doğal afetler, kazalara müdahale ediyorlar. Doktor, veteriner, hemşire ve eczacılardan oluşan sağlık ekipleri de bizim Hızır Acilciler gibi yaralanma, hastalanma, boğulma, zehirlenme gibi olaylarda hemen akla gelen 11.000 kişilik bir birim, yine çoğu gönüllü. Her hafta düzenledikleri bilgi toplantıları ve eğitimleri ile 10-18 yaş arası çocuklara mesleklerinin inceliklerini öğretiyorlar. Hem küçük yaştan gönüllü ordularının temelini atıyor hem de gençlere disiplin ve vatandaşlık bilincini aşılıyorlar.

. Paris Itfaiyesinin durumu ise biraz farklı. 1811 yılında I.Napolyon Avusturya Büyükelçiliğinde kendisinin de katıldığı bir baloda çıkan yangın ertesi kurar. Paris ve çevresinde 9.000’e yakın itfaiyeci var, hepsi Fransız ordusu mensubu ve Savunma Bakanlığına bağlı görev yapıyor. Her yıl 14 temmuz haftası geleneksel Itfaiyeciler Balosu kapsamında kışlalarını halka açıp akşam 21:00’den sabahın erken saatlerine kadar eğlence düzenliyorlar. Hanımların yakışıklı itfaiyecilerle fotoğraf çektirmek ya da dansetmek için sıra bekledikleri, hatta aralarında kavga ettikleri söyleniyor. Ben söyleyenlerin yalancısıyım!

Médecins Sans Frontières (MSF)-Sınır Tanımayan Doktorlar ise 1971 yılında idealist doktor (geçmiş dönem Dışişleri Bakanı) Bernard Kouchner tarafından kurulan bağımsız, tarafsız dernek tamamen gönüllülerden oluşuyor ve dünyanın dört bir yanında, Darfur’dan Angola’ya, Rwanda’dan Etyopya’ya etnik, politik ve dini ayırım yapmaksızın açlık, salgın hastalık, doğal afet gibi insanlık dramlarında yardım ellerini uzatıyorlar. Sağlık sektörü son yıllarda ne kadar ticarete dönüştü diyorsak da böyle gönülden mesleklerine bağlı olup karşılıksız hatta kendi yaşamlarını bile tehlikeye atan insanlara şapka çıkartmak gerekiyor. 




15 Mart 2014 Cumartesi

Kömür gözlü oğlan


Oysa neler yazabilirim diye düşünüyordum bu ay… Eski cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nın konuşmalarının danışmanı Patrick Buisson tarafından izinsiz kaydedilmesinden bahsedebilirdim. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününde yapılan etkinliklerden izlenimlerimi aktarabilirdim, hatta Paris’e damgasını vuran özel kadınları anlatabilirdim sizlere... Fransa’da 23 ve 30 martta yapılacak yerel seçimleri yazabilirdim. Yüksek hava kirliliğine halkın dikkatini çekmek için bisikletleriyle işe giden Bakanları örnek verebilirdim. Ya da yıllardır en güzel, en sıcak, en güneşli mart ayını yaşadığımızı, masmavi gökyüzü altında erken baharı karşılayan, geleceğe ümitle bakan Parislilerden bahsedebilirdim.

Olmadı... Yapamadım...

Gözlerim ekranlara kilitlendi kaldı. O simsiyah kömür gözlü güzel çocuğun gülen yüzü beynime kazındı, yüreğime işledi. O fidan yavruyu düşündükçe içim acıdı. Kaç kez denedim. Bir türlü elim klavyeye gitmedi. Düşüncelerimi toplayamadım. Tek bir söz dökülemedi kalemimden…

Ah etti, isyan etti o görkemli cenazade insan seli… Vicdanlar yürüdü yüzbinlerce, dimdik, kararlı, yürekli… Evladını kaybeden acılı baba ‘ben öksüz kaldım’ dedi. O güzel yüzüne dokunasım geldi, o kadar içtendi ki… Önüne ekmek somununu koyup oturan protestocuyu kucaklayasım geldi. Yoksul sofraların nimetidir ekmek, kutsaldır ekmek, yaşamdır ekmek... Günlerdir ekmek geçmiyor boğazımdan…

Onlarca haber, yazı, yorum okudum. Yürek parçalayan satırlarda yorgunluk, karamsarlık, üzüntü, öfke, kırgınlık, utanç, acı, yas, en çok da hüzün vardı…

‘Anlıyorum şimdi insan neden düşman olur kendi gözyaşına’ diyordu Ece.

Allahım sana yalvarıyorum, aklımı korumama, merhamet ve insanlık duygularımı barındırmama yardım et’ diyordu Yonca.

Acaba aylardır meydanlardan meydanlara koşturan, saatlerce konuşan siyasetçilerin hangileri Küçük Prens’i okudu?’ diye soruyordu Doğan.

Ölüp giden her çocuk için ağlayamıyorsanız insan sayılmazsınız’ diyordu Mehmet.

Korkunun ecele faydası olmadığının görüldüğü, insanlık onuru, yaşam güdülerinin canlandığı, bir ortak duruşun, buluşmanın anı, bir dönemeç noktası bu’ diyordu Şükran.

‘Unutulmazlar kabristanıdır Feriköy’ diyordu Yılmaz.

‘Senin o azıcık kalan bedenin hepimizin vicdanından, insanlığından ağırdır’ diyordu Bekir.

‘Bu cenaze ‘dur, sus, hatırla’ dedi herkese’ diyordu Şirin.

‘Artık geri dönülmez noktayı geçti’ diyordu Haluk.

‘Onlar sağ olduğu için hissettiğimiz garip bir şükran duygusu ile bu hissin yarattığı utanç duygusu arasında çocuklarımıza sarılıyoruz’ diyordu Hayko.

‘Çocuklar uyurken susulur, öldürülürken değil’ diyordu pankart.

 Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne/ allı pullu bir balon gibi verelim/ oynasınlar oynasınlar türküler söyleyerek yıldızların arasında/ dünyayı çocuklara verelim/ kocaman bir elma gibi verelim/ sıcacık bir ekmek somunu gibi/ hiç değilse bir günlüğüne doysunlar’  demişti Nazım.

Sonra Ahmet Hakan’ın köşesini gördüm. Duygularıma tercüman oldu. ‘Cenazemiz vardı, yazı yazamadım’

Önümde kömür gözlü oğlanın fotoğrafı, yüreğimde derin hüzün… Yaşamın renkleri soldu sanki... Uğurlar olsun kalbime, beynime kazınan kara kaşlı, kömür gözlü güzel çocuk!

Bu ay Paris’ten bir esinti getiremedim sizlere… Boğazım düğümlendi, ellerim kilitlendi. Öylece kalakaldım.

Olmadı... Yapamadım...

Paris, 13 mart 2014




20 Şubat 2014 Perşembe

KÖPRÜLER VE KILITLER



Paris’in en güzel köprülerinden biridir Pont des Arts. Louvre Müzesiyle Institut de France’ı birbirine bağlar. 11 m genişliğinde, 155 m uzunluğundaki köprü sadece yayaların kullanımına açıktır. Yaz akşamları piknik yapanlarla, müzik çalanlarla dolar taşar. Her iki tarafından da nefes kesici bir manzara vardır, gerçekten doyumsuz… O nedenle de ressamların, fotoğraf sanatçılarının uğrak yeridir. Ama son yıllarda farklı bir fenomenle ünlü oldu bu köprü… Üzerine asılan kilitleriyle! Aşklarını tescillemek isteyen sevgililer bu ‘aşk sembollerini’ köprünün demirlerine asıyorlar.

Dünyada 2000 yıllarında başlayan bu moda bir çok turistik şehre hızlıca yayılır. Özellikle de şehirlerin romantik bölgelerine… Floransa’da Ponte Vecchio, Venedik’te Ponte de l'Accademia derken Londra, New York, Seul… Paris’te de bu gelenek 2008 yılında aşıkların tercih adresi Pont des Arts’da başladı, ardından Archevêché, Solférino, Léopold-Sédar-Senghor ve Simone de Beauvoir köprülerine sıçradı. Asma kilitler çeşit-çeşit, renk-renk, kimi büyük, kimi minik, kiminde kalpler kiminde desenler, kiminde aşıkların isimleri var. Ne de olsa herkesin aşkı özel… Ayağının tozuyla Paris’e gelen aşıklar önce belirledikleri köprüyü buluyor, yanlarında getirdikleri (ya da köprü başlarında bekleşen seyyar satıcılardan satın aldıkları) kilitlerini demirlere asıp anahtarını nehre atıyorlar. Biraz adak ağacına bez bağlamaya benzemiyor mu, ne dersiniz? Nehre atılan anahtar bulunamayacağına ve kilit açılamayacağına göre aşkları daha bir garantide mi oluyor acaba?

Asma kilit çılgınlığının nasıl başladığını kimse bilmiyor. Bir rivayet Macaristan’ın Pécs şehrini işaret ediyor. Şehrin garnizonunda, askerlerin odalarındaki dolap kilitlerini şehre hatıra olarak köprülere bıraktıkları söyleniyor. Bir diğer rivayet Federico Moccia’nın 1992 yılında yayımlanan ‘Three meters above the sky’ adlı romanından esinlenildiği. Romandaki ana karakterler tutkulu bir öpüşmeden sonra kilidi köprüye asıp anahtarını nehre atıyorlarmış.

Sevgililer mutlu mesut ama ziyaretçi aşıkların ve kilitlerin sayısı arttıkça olay sevimli olmaktan çıkıverdi. Otoriteleri aldı bir düşünce! Bu ‘aşk simgeleri’ kamu düzenine zarar verebilir mi? Bu kilitler köprü demirlerinde fazla ağırlık yapar mı? Köprünün bakımını engeller mi? Estetik olarak şehri çirkinleştirir mi?


Kimi şehirler bu uygulamayı yasaklarken kimi şehirlerde de ilginç önlemler alınıyor: Roma’daki Milvio köprüsündeki bir lamba kilitlerin ağırlığından çökünce kilit asılması yasaklandı ve ceza getirildi. Floransa’daki Ponte Vecchio’ya asılan kilitlerin hepsi, köprünün tarihi dokusuna zarar verdikleri gerekçesiyle kaldırıldı. Hamburg’da belli aralıklarla kilitler belediye ekiplerince toplanmakta. Cezayir’in Telemly bölgesinde daha önce adı ‘intihar köprüsü’ olan köprüye 2013 yılının eylül ayında aşk kilitleri asılmaya başlayınca hazırladığı videoda aşk kilitlerinin Islam’da yasak olduğunu söyleyen imamı dinleyen bir grup genç köprüdeki kilitleri söküverdi.

Kimi şehirler ise daha ılımlı: Liverpool Albert Docks’daki ‘Burası aşıklar için özel bir yerdir. Kilitlerinizi buraya asın ve anahtarını Mersey nehrine atın’ panosuyla aşk turizminin promosyonu yapılıyor. Moskova Luzhkov köprüsünün yanına ise dallarının kullanılabileceği bir metal ağaç yerleştirildi.

Kendini ‘aşkın başşehri’ diye nitelendiren Paris bugüne dek konuya belli bir toleransla yaklaştı. 2010 yılının mayıs ayında aşırı artan kilitlerden endişe duyan resmi makamlar kilitlerin ‘mimari miras’a tehdit olabileceğini açıkladılar. Bu açıklamanın ardından 11 mayıs 2010 gecesi bir anda köprüdeki kilitlerin tümü sır oldular! Sorumluluğun kendilerinde olmadığını açıklayan şehir yöneticilerine kimse inanmadı, yetkililer aşka saygı duymamakla suçlandı. Gel gelelim bir süre sonra Güzel Sanatlar Akademisi öğrencisi bir gencin heykel yapmak amacıyla kilitleri çaldığı ortaya çıktı!

Geçen yıl konu yine gündeme taşındı. Köprünün bulunduğu 6. bölgenin belediye başkanı ‘Bu iş artık delilik halini aldı. Ya ağırlık köprü altından geçen gemilerin içindeki turistlerden birinin kafasına düşüp yaralanmalara hatta ölüme neden olursa?’ diye veryansın etti ve kilitlerin düzenli aralıklarla, 3 ila 6 ayda bir sökülmesini önerdi. Paris Belediye Başkanı öneriyi pek beğenmedi, ne de olsa şehrin turistik imajı zedelenebilirdi, sevgililer aşklarını köprülerde tescillemek için Paris’e binlerce kilometre mesafeden gelmekteydi. Önerilen bu ‘toplu temizlik’ yakında yapılacak gibi görünmüyor ama bir gün olay kontrolden çıkarsa yöneticiler çözüm arayışlarına yönelecekler. Ama kilitleri asan aşıkların kalplerini kırmadan tabii ki! Ne de olsa Paris aşıklar ve ışıklar şehri! O köprüden geçen aşık sayısını, herbirinin duygularını, ruh hallerini, beklentilerini düşünsenize… Bir de ne kadar çeşitli yaş, ülke, lisan, kültür, ırk barındırıyor o kilitler…

Örneğin Fas’tan gelen Hassan ve Samira’nin ilk durakları Pont des Arts. Onlar için vazgeçilmez olan bu ziyarette köprüye zarar vermemek için plastik kilit kullanabileceklerini belirtiyorlar, hatta New York’da USB anahtarı asıldığını belirten Hassan ileride ‘neden bir aşk kilitleri müzesi açılmasın ki’ diyor. Metalik ağacın tutmayacağını belirtiyor çift çünkü ‘köprü çok güçlü bir sembol, aynı aşk gibi birleşmeyi simgeliyor’ Florida’dan gelen Robert ve Tiffany aşk köprüsünü ‘Now you see’ filminin final sahnesinde gördüklerini ve bu romantik sahneyi kendilerince oynamaya yemin ettiklerini belirtiyorlar. Kilitlerin köprü demirlerine zarar verdiğini öğrendiklerindeyse ‘Diren Köprü’ sloganı atarak uzaklaşıyorlar! Bir kaç metre ötede ise yere diz çöküp içinde yüzük olan kırmızı kutuyu açan Çinli Tao sevgilisine evlenme teklif ediyor. Uzun yoldan gelen sevgililer kilidin ölümsüz aşklarını simgeleyeceğini belirtiyorlar.

Çevreye zarar vemeyecek bir çözüm önerisi de kalbinin sahibine bir e-kilit göndermek! Ilgilenenler için: http://www.lovemasterlock.eu/

Köprüler, kilitler, şehirler derken bir 14 şubat’ı daha geride bıraktık. Özel günler, kutlamalar bahane, yeter ki gerçek aşklar hiç eksilmesin, köklü sevgiler hiç solmasın.

18 Şubat 2014 Salı

Ifade özgürlüğü mü? Nefret suçu mu?



courtesy of le Huffington Post


-Yahudilerle Naziler arasında taraf tutmuyorum. Kimin başladığını bilmiyorum. Bunlar geçmişte kaldı. Kim kimi provoke etti? Kim kimden çaldı? Bir fikrim var tabii…
-Hiç bir zaman antisemit olmayacağım demiyorum. Bu olasılığı saklı tutuyorum.
-Biliyor musun, bir gün rüzgar yön değiştirirse valizini yapacak zamanı olacağından bile emin değilim. Patrick Cohen’in (France Inter’de her sabah program yapan bir gazeteci) konuşmasını duyunca ‘işte diyorum gaz odaları… yazık’
Dieudonné Mbala Mbala Fransız bir aktör, tiyatrocu, mizahçı. Annesi Fransız, babası  Kamerunlu. Ünlü Yahudi mizahçı Elie Semoun’la oluşturdukları komik ikili uzun yıllar birlikte çalışmış, sonra yolları ayrılmış. Yıllardan beri tek kişilik oyunlar oynuyor. Gösterileri  binlerce insan tarafından izleniyor, haftalık youtube showları 2 ila 3 milyon kez tıklanıyor. Kendisinden ‘mizahın diktatörü’ diye bahsediliyor. Yukarıdaki cümleler oyunlarından bir kaç alıntı…

Geçen hafta Fransız kamuoyu komedyenle Içişleri Bakanının mücadelesine tanık oldu. Içişleri Bakanı Manuel Valls komedyenin gösteri değil, kamu düzenini bozma riski taşıyan toplantılar düzenlediğini ve bu ‘mitingleri’ engellemek için tüm yargı yollarına başvuracağını açıkladı. Üstelik bu açıklama François Hollande’ın CRIF (Fransa Yahudi kurumları temsil konseyi) toplantısındaki konuşmasının bir kaç gün sonrasında gerçekleşti. Cumhurbaşkanı ‘kendini komedyen zanneden ama sadece patentli antisemit olanların alaycı davranışlarından’ dem vurmuş ama komedyenin adını anmamıştı. ‘Irkçılık ve antisemitizme karşı mücadele hükümetimizin en önemli hedeflerinden biridir’ diyen Içişleri Bakanı Valls yeni gösterilerine engel olmak amacıyla komedyenin oyunlarının oynanacağı şehirlerin valilerine bir sirküler gönderdi ve şartlar gerektirirse yasaklama güçlerini kullanabileceklerini belirtti. Komedyenin Yahudi dinine ait bir çok kişiye antisemit yorumlar ve Holokost kurbanlarına hakaret edici sözlerle bezeli yeni oyunu Duvar ‘Le Mur’ Fransa’nın bir çok ilinde turneye çıkmak üzereydi.

Dieudonné avukatı Jacques Verdier kanalıyla sadece gösteri yaptığını, Valls’in girişiminin ‘abartılı bir tepki ve açık bir sansür’ olduğunu belirtti. ‘Gösterileri izlemeye gelen halka karşı siyasi otorite tarafından büyük bir saygısızlık yapılmakta’ diyen Verdier gösterileri yasaklayan tüm kararlara karşı dava açacaklarının altını çizdi. Dieudonné’yi savunan ve olayın Fransa’da ifade özgürlüğüne vurulmuş büyük bir darbe olduğunu açıklayan Ulusal Cephe (FN-Front National)’ın başkan yardımcısı Içişleri Bakanına Fransızların daha ciddi sorunlarıyla ilgilenmesini tavsiye etti. Bu sözlerle FN’nin hiç bir şekilde değişmediğini ispat ettiğini söyleyen Sosyalist Parti sözcüsü Eduardo Rihan Cypel, ‘Dieudonné’nin uzun zamandır komedyenler katagorisinde olmadığını, nefrete teşvik profesyoneli’ olduğunu belirtti. Artistler, entellektüeller ve avukatlar için eleştirmenin haktan öte bir görev olduğunun altını çizen ve eleştirme özgürlüğü olmaksızın demokrasinin olmayacağını belirten Paris Barosu avukatlarından Nicolas Gardères ‘politik ve entellektüel anti-Dieudonné fikir birliğinin beni endişelendiren tarafı mizahın, ifade özgürlüğünün ve son tahlilde düşünce özgürlüğünün kısıtlamasıdır’ diye görüş bildirdi.

Fransa’nın Yahudi Öğrencileri Birliği (UEJF-Union des Étudiants Juifs de France) başkanı Sacha Reingewirtz, Dieudonné’nin ırkçıların ve antisemitlerin maskotu olduğunu açıkladı. Dieudonné ve Fransa’da antisemitizmin tırmanışı konusunda BBC’ye söyleşi veren CRIF başkanı Roger Cukierman Patrick Cohen’in Holokostta bulunmadığından üzüntü duyduğunu söylüyor ya da Holokost hiç olmadı, Yahudilerin uydurması diyor. Antisemit olduğunu ispatlamak için daha fazla dinlememe gerek var mı?’ açıklamasını yaptı.

Le Figaro gazetesi ise okuyucularının %70’inin Dieudonné oyunlarının yasaklanmasına karşı oldukları sonucu çıkan bir anket yayınladı, başka bir gazetede bu konudaki yorum şöyleydi: Skeçlerinin birinde Dieudonné izleyicilerini ‘renkli kalem kutusu’na benzetmekte. Yanyana oturup aynı esprilere gülen Arap, zenci, beyaz, banliyö gençleri, göçmen çocukları, solcular, aşırı solcular, aşırı sağcılar, ırkçılar, ırkçı olmayanlar, radikal islamcılar, antisemitler, antisiyonistler komedyenin sisteme karşı çıkmasını alkışlıyor, dozunu arttırdığı provokasyonla insanların zayıf noktalarına hitap ediyor, onların gündelik acılarını rahatlatıyor.’

Mizahçı Stéphane Guillon da katıldığı tv programında şöyle dedi: Başta oldukça akıllı ve komikti. Aramızda en yeteneklisiydi, gerçek bir mizahçıydı. Ama yıllar içinde mizah yerini provokatif, hedef gösteren, kısır döngü içine sıkışmış bir kişiliğe bıraktı. Her 5 dakikada bir Yahudilere karşı bir hakaret var oyunlarında… Sahnede Ilan Halimi’nin katili Youssouf Kofana’yı alkışlattıran bir komedyen olabilir mi? Tabii herşeye gülebiliriz, buna din de dahil, ben de bunun için mücadele veriyorum yıllardır… Gösteri yasaklama taraftarı da değilim ama antisemit görüşlerini açıkladığı miting düzenlemesine karşıyım. Provokasyonları görüş değil, suç. Demokrasinin kuralları vardır, ırksal nefrete davet etmek yasalarımızca yasak. Kanunlarca açıkça yasaklanmış fikirlerin propagandası yapılamaz. Dieudonné’nin antisemitizmi bir ‘business’ olmuştur. Ifade özgürlüğü mü? O zaman ben de yarin çıkıp ‘6 yaşından küçük kızları beğeniyorum, ya da çok fazla zenci var bu dünyada, Rwanda işi tamamlamadı, zenciler maymundur, onlara muz vermek lazım’ diyeyim. Buna ifade özgürlüğü diyemeyiz, insanlara hakaret edemeyiz, insanları nefrete davet edemeyiz.’

9 ocakta Nantes şehrinde başlayacak oyun için mahkeme oynanabilir kararı verirken aynı günün akşamı yüksek mahkeme kararı bozdu ve oyunun oynanamayacağını hükme bağladı. Polemik şimdilik devletin kanunlarını ve değerlerini tehdit edenlere karşı demokrasinin aciz olmadığını göstermek için politik bir mücadele sürdürmek gerektiğini savunan kamu düzeninden sorumlu Içişleri Bakanının galibiyetiyle sonlandı. Konunun komedyene büyük reklam olduğunu savunanlar olsa da ifade özgürlüğünün demokrasinin garantisi ve insan haklarının sınırlarının oldukça geniş olduğu bir ülkede nefret suçlarına karşı sıkı durulması ve caydırıcı tepki verilmesi kayda değer. Diğer yanda ise özgürlüklerin politik, idari veya polis gücüyle kontrolü keyfi sonuçlar da doğurabileceğinden nefret suçlarıyla mücadele ve özgürlüklerin savunulmasında hiç bir gücün yargı kararından üstün olmayacağı da akıldan çıkartılmamalı. 

13 ocak 2014