19 Nisan 2013 Cuma

Mutsuz Insanlar Ülkesi

courtesy of Brett Petrillo


Fransa’da karanlık bir atmosfer hakim. Sadece uzun, soğuk ve güneşe hasret bir kış geçirdiğimizden değil. Bütçe Bakanı Cahuzac’ın Isviçre bankalarındaki gizli hesaplarının ortaya çıkmasıyla patlak veren skandal, muhalefetin hükümetin istifası için baskıları, Cumhurbaşkanının ‘Hükümette Şeffaflık ve Moral Harekat’ına rağmen sondajlarda rekor düzeyde düşük popülaritesi, artan işsizlik, sıfır büyüme, bütçe açığı, yüksek vergiler nedeniyle ülkeden kaçan zenginler… Fransızlar bitkin, kızgın, suskun, umutsuz…

Bu ağır atmosfer içinde geçen ay The Guardian’da çıkan bir makalede Fransız halkına karamsar olmanın doğuştan öğretildiği iddia ediliyor. Paris School of Economics’den Prof. Claudia Senik tarafından yapılan araştırmada Fransızların kendi kültürleri kanalı ile mutsuz olmayı öğrendiklerinin altı çiziliyor. Bir zamanlar ‘joie de vivre’yle ünlü bu ülkede yaşam standartları ne olursa olsun insanların yetiştirilme tarzlarında kasvet var. Bardağın yarısını hep boş gören ulusal karakter yapısı Fransızları hayatta önce olumsuza odaklaştırıyor. Şikayet etmenin ‘milli bir spor’ olduğu bu ülkede mutsuz insanlar ne kendilerini ne başkalarını sevmiyorlar. Neden mi? Senik’e göre ülkenin genel zenginliği vatandaşlarının mutlu olmasına yetmiyor. Bu tarzın eğitimde, sosyal alanlarda ve gençlik döneminde öğrenildiğini savunuyor.

Gelin Fransa’ya dışarıdan bir bakalım: Dünyanın en iyi yaşam standartlarına sahip ülkelerinden biri. Oturmuş bir sosyal güvenlik ve sosyal adalet sistemi mevcut. Her vatandaşın eşit yararlanabileceği sağlık hizmetleri, devlet okulları ve üniversiteleri var. 35 saat çalışma yasası ile kullanabileceklerinin çok üstünde ücretli izinleri var. Iyi yemek, kaliteli şarap, uzun öğle tatilleri… Filmlerde romantik portrelenen bir Fransa! Üstelik seksi ‘French lover’…

Italyan gazeteci Francesca bakın ne diyor: ‘Avrupa’da seks hayatlarından en az tatmin olan millet Fransızlar. Erkekleri romantik, çekici, baştan çıkartıcı mı? Biz Italyanlar için modası geçmiş bir efsane bu… Annemlerin nesli için belki-Belmando, Delon… Fransızlar kadın-erkek eşitliğinde kazandıklarını baştan çıkartma konusunda kaybettiler. Fransız aşık çoktan  tarih oldu!’

Fransa bir gül bahçesi değil. Ülkede 3,2 milyon işsiz var, gençlerde işsizlik oranı %25. Masterlı, doktoralı gençlerin büyük çoğunluğu stajyerliğin ötesine geçemiyor. Binlerce insan SMIC yani asgari ücretle yaşamaya çalışıyor. 50 yaş üstü çalışanların işlerine son verildiği anda tekar iş bulma imkanları neredeyse sıfır. Maaşlarıyla geçinemeyen emekliler kayıtdışı ek işlerle hayatlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Bir MR çektirmek için en az bir ay sıra beklemek, bir biyopsi sonucunu öğrenmek için beş hafta sabretmek gerekiyor. Numarasız sinema biletleri nedeniyle yağmurda/karda sokakta sıra beklemek, havalandırması olmayan, derme çatma salonlarda tiyatro izlemek… 12 gün boyunca teslim edilemeyen FedEx kuryesi, işte bunların hepsi Fransa’da oluyor!

2 saatlik şaraplı öğle molaları artık sadece La Fontaine masalları etkisi yapıyor. Yarım saat içinde ‘fast food’la besleniyor ortalama Fransız… Yeme-içmede son 20 yılda oldukça düşen kalite… Brasserie’lerde hep aynı ‘yorgun’ steak-frites, çikolata mus, orta/düşük kaliteli sofra şarabı, çoğu da Metro Marketlerden sofraya gelen hazır/dondurulmuş gıdalar… Üstelik serviste ufak bir gülümsemeyi bile reddeden suratsız, bıkkın garsonlar…

Ya okul sistemleri? Çocuklara uslu oturmaları, ders dinlemeleri, ses çıkartmamaları öğretiliyor. Kendilerini ifade etmeleri, fikir üretmeleri desteklenmiyor. ‘Sözde’ Ingilizce öğreniyorlar-sokakta bir şey sorulduğunda hata yapma korkusuyla yanıt vermekten çekiniyorlar. Gençlerin gelecekle ilgili beklentileri hep karanlık, kendi nesillerinin bir gün emekli olabileceklerine bile inanmıyorlar. Yine gençlerde, trafik kazalarının ardından ikinci ölüm nedeni intihar. Avrupa’da en çok antidepresan kullanan millet Fransızlar. En yüksek boşanma oranlarından biri de yine bu ülkede...

Fransa’nın dünyanın en güzel ülkelerinden biri olduğu, doğanın cömert davrandığı, inanılmaz köklü tarih, sanat, kültür ve edebiyat geçmişleri malum. Dünya tarihinin en önemli devrimlerinden birine imza atan bir milletin torunları gelin görün ki bugün genel bir ilham eksikliği, hantal bir yapı altında ezilip kalmış. Belki de sürekli pompalanan ‘Çok çalışıp ne yapacaksın? Kazancının çoğunu vergi olarak ödeyeceksin. Başını eğ, orta halli bir hayatı kabullen.’ mantığı gençlerde bile hakim.

Ya Fransa’ya göçeden yabancılar? Ilk başta mutluyken Fransa’da kalış süreleri uzadıkça ve topluma entegre oldukça mutluluk seviyeleri düşmekte! Hiç şaşmamak lazım. Geçen gün saat 18:30’daki randevuma 40 dakika önce vardım ve feçi bir yağmur/soğuk var. Randevu mekanının yanında bir Japon restoranının kapısında büyük puntolarla ‘Restaurant-Bar-Salon de thé’ yazıyor (Restoran, Bar ve Çay Salonu) Şöyle sıcak bir yeşil çay içsem, içim ısınsa deyip içeri girdim. Mekan bomboş, kapının yanındaki minicik barda iki Japon muhabbet ediyor. Çay içmek istediğimi söylediğimde masalara oturamayacağımı, akşam servisi için hazırladıklarını, istersem barda ayakta çay içebileceğimi söylediler. Sevgili Japon, nerede kaldı senin Japon adetlerin? Geleneksel çay sermonin? Eksi derecede kapının dibinde buz gibi barda ayakta çay içmemin ne anlamı var? Eğer saat 18’de çay servis etmeyeceksen niye vitrinine çay salonuyum diye yazıyorsun? Bunları düşüne düşüne arkama bakmadan kaçtım. Ne yazık ki bu ülkeye yerleşen yabancı da mutsuzluk kültüründen payına düşeni alıyor, Fransızlaşıp öz değerlerini kaybediyor.

Son ayların en büyük tartışmalarından biri de okul saatleri. Fransa’da çocuklar haftada 4 gün okula gidiyorlar, çarşamba günleri tatil. Yeni Eğitim Bakanı ‘Avrupa’ya uygun olarak  çocuklarımız yarım gün daha fazla okula gidecek’ diyor ama kanun çıkartılamıyor/ uygulanamıyor. Fransız sürekli şikayet eder ama sistemi bir virgül değişsin de istemez. Ne yapar? Sokağa dökülür. Öğretmenler grevde, anne-babalar sokakta, bütün okul yöneticileri, belediye çalışanları protestoda… Neymiş, şimdi bu ekstra yarım gün için öğretmen eksikliği var, okul temizlikçilerinden kantinlere, servisten güvenliğe herşeyin yeniden organize edilmesi gerekiyor. Büyük dram! Çıkan protestolar sonucunda hükümet geri adım atıyor ve kararı departmanlara bırakıyor. Her departman kendi altyapısına göre bu yarım günün çarşamba mı cumartesi mi olacağına karar verecek. Bu da yetmedi. 2014’de mi yoksa 2015’de mi uygulamaya koyacağını kararlaştıracak. Son yıllarda Türkiye’de sürekli değişen  okul/üniversite sistemleriyle kıyaslayın. Başka söze gerek var mı?

Senik'in araştırmasını Fransa’nın önlenemez çöküşünün ispatı diye değerlendirenler bile var. Yazı çok mu karanlık geldi? Boşverin. Başka bir yazımda olumlu yönlerinden de bahsederim. Bulursam tabii...!!

22 Mart 2013 Cuma

Lisanıma Sakın Dokunma!




Fransız halkının yaşamında Fransızcanın önemini anlamayabilmek için  edebiyatçılarından sokaklarına, şairlerinden Akademi’lerine küçük bir ‘lisan’ gezintisi yapalım bu ay Paris Esintisi’nde...

Fransa’ya yaşamaya/çalışmaya gelen ve Fransızca bilmeyenlerin işi epey zor. Bundan 20 yıl önce yolunuzu kaybedip de tarif sorduğunuzda omuzlarını kaldırıp ‘turist ofisi’ olmadığı söyleyen Fransızlara artık pek rastlanmıyorsa da bu ülkede lisan çok önemli. Mükemmel konuşmasanız da biraz derdinizi anlatmaya çalışmanız Fransızların lisanlarına saygı göstermek diye kabul ediliyor, hemen davranışları farklılaşıyor. Özellikle ‘sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim ama…’ ile başlayan cümlelerle istediğinizi elde etmeniz çok yüksek ihtimal…

Fransız Devrimi ertesinde ülkede Fransızca resmi dil kabul edilir. O döneme dek Parislilerin konuştuğu Fransızca’yı Paris dışındakiler anlamaz, kendi bölgelerinin yöresel lisanlarını konuşurlardı. Bretonne, Provençal, Basque, Alsace, Flaman veya Occitan dilleri gibi… Bu dillerin ‘neredeyse yok olmasından’ pişmanlık duysalar da fransızcayı iyi konuşmak ve çocuklarına doğru öğretmek Fransızlar için daha önemli. 1919 yılında imzalanan Versailles Antlaşmasına dek fransızca dünyada tek diplomatik lisan olarak kabul edilirken, o tarihte Amerikalılar anlaşmanın fransızcanın yanısıra ingilizce de yazılmasını şart koşarlar. Fransızlar için ne büyük bir hüsran..!

Lisanlarını öyle çok seviyor ve değer veriyorlar ki korunması da Fransızlar için çok önemli çünkü tarih, kültür ve medeniyetlerinin lisan etrafında birleştiğine inanıyorlar. Fransa anayasasının ikinci maddesi ‘la langue de la République est le français’ (cumhuriyetin lisanı fransızcadır) der. Hiç bir yöresel ve azınlık lisanını resmi lisan olarak kabul etmeyen Fransa 2008 yılında ‘Les langues régionales appartiennent au patrimoine de la France’ maddesi ile yöresel lisanların, Fransız kültür mirasına ait olduğunu belirtmiştir.

Fransızlar çok okuyan bir toplum. Fransa’da satılan kültürel malzemenin %50’si  kitap! Nüfusun ¾’ü hergün en az bir saat kitap okuyor, yılda ortalama 10 kitap satın alıyor, her evde ortalama 156 kitaplık bir kütüphane var. Sabah işe giderken tren ve metrolarda günlük gazetelerini okumayan azdır, hele çantalarından çıkardıkları ansiklopedi boyunda kocaman kitapları taşımaktan gocunmamalarına şapka çıkartılır. ‘18 yaşına gelmiş 800.000 gence bir yıl boyunca istedikleri gazeteye abonelik bedava’ haberini dinlediğimde bravo demiştim!

Fransızlar edebiyatları ve edebiyatçılarına da çok değer veriyorlar. Geleneksel pazar öğle yemeği muhabbetlerinde Moliere, Hugo, Balzac, Voltaire, Sartre, Proust, Baudelaire konuşulur, tartışılır. Yazarlık da oldukça prestijli bir meslek. Adlarını sokak ve meydanlara veriyor, heykellerini dikiyorlar. Sadece Paris’te 400’den fazla sokak adı yazarlara ait. Zaten şehir edebiyatla içiçe yaşamış hayatı boyunca… Günümüzde de şehrin her köşesinde yazarların ayak izlerine rastlayabilir, halka açık yazar evleri müzelerini gezebilirsiniz.

Şiiri de es geçmeyelim. Her yıl mart ayında ‘Le Printemps des Poètes’(Şairlerin Ilkbaharı) etkinliği kapsamında ilkbaharı şiirlerle karşılıyorlar. Her yıl bir tema çerçevesinde (bu yıl Şairlerin Sesi) meydanlarda, kütüphanelerde, tiyatrolarda, kitapçılarda, okullarda, hastanelerde, hapishanelerde, bistrolarda, plajlarda, metrolarda binlerce aktivite düzenleniyor.

Her yıl içimi kıpır kıpır eden bir açılış da Kitap Fuarı. Mart ayında kapılarını kitapseverlere açan ‘Paris’in bu en büyük kitapçısı’ beş gün boyunca ülkenin dört bir yanından gelen ziyaretçilerle dolup taşar. Gençlerin kitap dışında başka alanlara kayan ilgilerinin, ekonomik konjektürün, yeni teknolojilerin rekabetinin verdiği endişeye rağmen yazarlar kitapsever hayranlarıyla buluşur. Sonbahar ve yılbaşı olmak üzere yılda iki kez “Rentrées Littéraires” (Edebiyat Girişi) gerçekleşir, bu dönemler yeni kitapların geniş bir şekilde lanse edildiği dönemlerdir. Sektörün rakamları başdöndürücü: Yıllık 60,000 yeni kitap, 490 milyon satış, 5 milyar euro ciro!
   
Yeni edebiyatçıları desteklemek amacıyla da her yıl Le Grand Prix de l’Académie Française, Prix Goncourt, Prix Renaudot, Prix de Fémina, Prix Médicis, L’Interallié gibi önemli edebiyat ödülleri için yarışmalar düzenlenir. Yarışma sonuçları hem yazara hem yayıncı şirkete prestij kazandırır. Maddi geliri de hiç yabana atılmaz; Goncourt yarışması birincilerinin kendilerine birer daire satın aldıklarından bahsedilir!

Ya kitapçı dükkanları? Hele belli konularda uzmanlaşmış- tiyatro, sanat, gastronomi, turizm, mimari gibi dükkanlar ne güzel örnekler... Kütüphaneler? Sadece Paris’de altmışın üstünde belediye kütüphanesi mevcut. Çoğunluğuna giriş serbest ve ücretsiz. Bu kütüphanelerden Parisliler yılda ortalama 12 milyon döküman ödünç alıyorlar. 4.200 m2 alana yayılan 140.000 dökümana sahip Médiathèque Marguerite Duras dudak uçuklatıcı. Araştırmacı ve yazarların sıklıkla ziyaret ettiği polisiye roman, film, espiyon edebiyatı, kriminoloji eserleriyle Avrupa’da tek Bibliothèque des littératures policières (BiLiPo). Yabancı araştırmacı ve tarihçilerin vazgeçilmezi Bibliothèque Martial Lapeyre. Sinema severlerin favorisi sinema, televizyon, video üzerine Bibliothèque François Truffaut...
Fransa’nın en eski kurumlarından Académie Française (Fransız Akademisi)’den biraz bahsetmeden geçmeyelim. Akademinin Seine nehri kıyısındaki gözalıcı altın kubbeli binası, üyelerinin yeşil-dore kıyafetleri ve altın kılıçları çok etkileyici. Akademi, yaşam boyu seçilen 40 Immortels (40 Ölümsüz)den oluşur. Ancak bir üye öldüğünde yerine yenisi seçilir, hem de uzun süreli çalışma gerektirir seçilmek... 1643’de Kardinal Richelieu tarafından kurulan bu enstitünün ilk amacı lisanın kurallarını belirleyip iyi bir Fransızca sözlük oluşturmak ve lisanın gelişimini takip edip kalitesini korumaktı. Ilk sözlük 1694’de basılır. O gün bu gündür Fransızcaya girecek her kelimenin bu akademi tarafından onaylanması gerekir. Akademi yabancı kelimelerin Fransızcayı istila etmesini engellemeye, Fransızca karşılıklarını oluşturmaya ve lisanı öz şekliyle korumaya çalışmaktaysa da bu tutucu tutum günlük hayatta pek kabul görmemekte. Fransız halkı lisanına çok tutkun olsa da globalleşmeye engel olunamamakta. Örnek mi? Timing, management, meeting, open space, boss, feedback, fashion, people, shopping gibi onlarca Ingilizce kelime günlük konuşma lisanında yerlerini çoktan aldılar bile….

5 Şubat 2013 Salı

Gurbet

Cok guzel bir yazi dustu e-mailime gecen hafta, arkadasim Ercan gondermis, ona da bir yerlerden ulasmis. Yazinin sonunda Fevzi Caglarsu imzasi var. Gurbetci dostlarima atfediyorum. 

Ciddi istir gurbet, sakaya gelmez.

Uzaktan toz pembe gorunur.

Yasamayan bilmez.

Iki yuzlu olduk buralarda biz biraz.

Sokakta bize gelen gecen "Hi, how are you?" diyerek selam verince sasirdik onceleri, "nerden taniyor beni bu yahu" dedik.

Sonra "ne yapmaciklar" diye elestirdik ama Turkiye'ye donunce "nedir bu insanlarin surati, bir merhaba deseler dillerine mi yapisir?" demeyi ihmal etmedik.

"Isimlerimizi soylerken katlediyor Amerikalilar" diye dem vurduk; ama
senelerdir bir Iowa diyemedik dogru durust; one, van, won'a donduremedik bir turlu dilimizi.

"Anam babam, buralar cok medeni, uygarlik baska seymis" diye telefonlara sarildik onceleri; sonra Gandhi'nin "What do you think of Western civilization?" sorusuna verdigi cevap geldi aklimiza, oturduk agladik.

"Benden gayri dursun Yunanli" dedik senelerce; sonra uzo'ya sarildik raki bulamadigimiz aksamlarda.

"Burada bize ikinci sinif insan muamelesi yapiyorlar" diye sikayet ettik, sonra aklimiza geride biraktigimiz, kendi memleketinde 2. hatta 3. sinif
muamelesi goren insanlarimiz geldi, sustuk.

Es dost dugununde "hadi kizim kalk biraz oyna" diyen annelerimizi "ben mi, hayatta!" diye tersledik; sonra New York barlarinda masalara cikip gobek attik.

"Tuketici haklari super burda" dedik; sonra kullandik, kullandik, geri verdik aldiklarimizi.

Turkiye'deyken, caldigi yerden kosarcasina kactik; burada ise kadehleri
kurunca sofraya "koy bir Ibo, bir Muzeyyen abla" dedik, demekle kalmadik hatta hepsini ezberleyip meze yaptik rakilarimiza.

"Amerikalilar kor cahil, dunyadan haberleri yok" diye dalga gectik, ama
bize "sizler Ermenileri katletmisiniz" denince, "yok biz onlari oldurmedik, onlar goc yolunda olduler"den baska bir sey diyemedik.

Saglik sigortasinin pahaliligindan yakindik durmadan,belese getirmenin
yollarini aradik, ama basimiza bir is gelse, 911'i arayabilmenin, acilden
geri cevrilmeyecegimizi bilmenin rahatligiyla koyduk basimizi yastiga
geceleri.

Ingilizce'yi sardik dilimize, kinandik aralara serpistirdigimiz ingilizce kelime ve deyimler yuzunden; agiz dolusu Turkce kufurler savurduk futursuzca, sanki bu memleketteki tek Turk bizmisiz gibi, rezil olduk zaman zaman; agzimiza gozumuze bulastirdik hepsini.

Hepimiz baska umutlarla geldik buralara. Kimimiz dar atti kendini okyanusun bu yakasina, kimimiz ayaklarini suruye suruye indi JFKye.

Hep OZLEDIK. Hem de Alex'in Lyon'u, Vi'nin Pekin'i, Kavita'nin Bombay'i ozlediginden bir farkli ozledik nedense.

Kimimiz ince belli bardakta turistik Rize cayinin hasretini cekti, kimimiz
anasinin dizinin, kimimiz Kas'in Arnavut kaldirimli yollarinin.

Kimimiz dondurulmus simit tasidi valizinde, kimimiz dolmalik biber- burdakiler kafam kadar, doldur doldur bitmiyor diyerekten.

En cok da Istanbul'u ozledik. Raki-balik girdi nice geceler ruyalarimiza.

Erie golune, Atlas Okyanusuna, Meksika Korfezine donduk yuzumuzu, kapattik gozlerimizi, Kadikoy-Karakoy vapurunda Bogaz ruzgari yaliyor suratimizi diye hayal kurduk.

"Deli misin, n'apcaksin donup, millet kapagi oraya atmaya calisiyor"
azarlariyla anamizin babamizin "kizim yetmedi mi artik?" sitemleri arasinda bir gidip bir geldik gidip-kalma planlari arasinda.

Can Dundar'in dedigi gibi hep ufak bir isik gormek icin baktik Turkiye'ye.

Kimimiz gordu, ilk ucaga atladi. Kimimiz umudunu hepten kesti.


28 Aralık 2012 Cuma

YILIN SON YAZISI




                                                                                Le Cordon Bleu öğrencileriyle

Her son bir başlangıç ise eğer sonlara üzülmemek gerekmez mi?

Mutlu-mutsuz, kolay-zor, neşeli-sıkıntılı anları, inişleri ve çıkışlarıyla bir yıl daha sona eriyor.

Yıl boyunca yüzümüzü güldüren olaylar, uzanan dost eller, sesiyle, kalemiyle, kalbiyle yüreğimizi aydınlatanlar engebeli hayat yolumuzu birazcık da olsa yumuşatıyor. Hepimiz acısıyla tatlısıyla, keyifli ve üzüntülü günleriyle, olumlu fikirlerle, karamsar düşüncelerle 365 günü daha bitiriyoruz.

Şimdi bir kaç dakika durup düşünelim: 2012 yılını güzel yapan özel anıları aklımıza kazıyıp kötü anıları geride bırakmaya çalışalım. Bu yıl fark yaratma zamanı desek? 2013’de hayatımızı ‘iyi kullanıp’ bizim için değerli olanlarla güzel ‘an’ları değerlendirsek? Hayat planladığımız, öngördüğümüz, hesapladığımız gibi gelişmiyor, beklenmedik öyle çok şeyle dolu ki… Bunların arasında ciddi nahoş sürprizler olduğu kadar olanaklar da var… Herşey kader de değil, iyi ki seçim hakkımız var!

Geçen hafta e-mailime düşen ve hoşuma giden bir kaç satırı kendimce yorumlayarak bu yılın son yazısında sizlerle paylaşmak istiyorum. 

Insan ne kadar meşgul olursa olsun sevmek için her zaman vakit vardır.

Insan ne kadar kızgın olursa olsun bağışlamak için her zaman bir yol vardır.

Insan na kadar ‘nasılsa buradayım’ derse desin daha çok paylaşmak için her zaman bir imkan vardır.

Kalmak ve mücadele etmek için mutlaka bir neden vardır.

Sevmek, her dakikanın değerini bilmek ve hakkını vermekle, hatta o anları bizzat yaratmakla başlar.

Yarın tekrar sahip olacağımızı düşünerek, paylaşmak için ertelediğimiz bir kaç dakikayı geri getiremiyor, filmi başa saramıyoruz. Zamanın bize bıraktığı bir geçmiş, sunduğu bir an, vadettiği bir gelecek yok mudur? Üstelik hayat hep yeni bir güne doğmaz mı?

Yakınımda ve uzağımdaki tüm sevdiklerime, tanıdıklarıma ve henüz tanımadığım ama satırlarımı takip edip destek veren herkese bu yıl ve her yıl hayallerinizin ve umutlarınızın hep yeşermesini ve yüreğinizdeki üzüntü, sevinç, korku, umut, sır, kuşku, cesaret, pişmanlık ve özlemleri paylaşabileceğiniz candan dostlarınızın olmasını diliyorum.

Kendi açımdan ise daha tanışacağım insanlar var. Gideceğim ülkeler var. Okuyacağım dünya kadar kitap var. Vereceğim konferanslar var. Deneyeceğim yeni tarifler, pişireceğim leziz yemekler, hazırlayacağım mükemmel sofralar var. Sevdiklerimle paylaşacaklarım var. Yardim elimi uzatabileceklerim var. Yapacağım röportajlar var. Yazılacak yazılarım var…

Özellikle her yıl arzu ettiğim gibi, yazılacaklar hiç tükenmesin ki 2013’de de Paris’ten çiziktirmeye, her ay yeniden merhaba demeye devam…


Hepinizin yeni yılını en içten dileklerimle kutluyorum.

 



19 Ekim 2012 Cuma

SÖYLEYECEK ÇOK ŞARKIMIZ VAR DAHA…



23 eylül pazar günü. Parc de la Villette’in içinde Cabaret Sauvage’ı arıyorum. Gecikmişim, hızlanıyorum, konserin bir dakikasını bile kaçırmak istemiyorum. Salona  girdiğimde şaşırıp kalıyorum. Koskocaman sirk çadırı 1930’ların balo salonlarını andırıyor. Art Nouveau stilinde, dekorasyon ahşap ve kırmızı kadife, fonda Roza’nın gülümseyen portresi asılı… Sanki bir büyü dolaşıyor havada... Yerimi alıyorum, ışıklar azalıyor, çepeçevre yerleştirilmiş onlarca pencere ve aynaya vuran spotlar kırılıyor ve binlerce minik mum yanıyormuş gibi nefes kesici bir atmosfer oluşuyor.

Rebetiko’nun Divası Istanbul doğumlu Roza Eskenazi’nın anısına düzenlenen Les Voix du Rebétiko (Rebetiko’nun Sesleri) konserindeyim. Iki saat boyunca müzik seyircinin ruhunu okşuyor, hayatıyla ilgili filmden ekstreler tarihte yolculuğa çıkartıyor. Sahnede üç ülkeden müzisyenler… Mehtap Demir’i ilk kez orada görüyorum, konser boyunca mükemmel sahne hakimiyeti, etkileyici sesi ve güzelliği ile sahnede devleşiyor. Yoğun programı arasında sorularımı içtenlikle yanıtladığı için kendisine çok tesekkür ediyorum ve bu özel müzik insaniyla yaptığımız röportajı sizlerle paylaşıyorum.