5 Şubat 2013 Salı

Gurbet

Cok guzel bir yazi dustu e-mailime gecen hafta, arkadasim Ercan gondermis, ona da bir yerlerden ulasmis. Yazinin sonunda Fevzi Caglarsu imzasi var. Gurbetci dostlarima atfediyorum. 

Ciddi istir gurbet, sakaya gelmez.

Uzaktan toz pembe gorunur.

Yasamayan bilmez.

Iki yuzlu olduk buralarda biz biraz.

Sokakta bize gelen gecen "Hi, how are you?" diyerek selam verince sasirdik onceleri, "nerden taniyor beni bu yahu" dedik.

Sonra "ne yapmaciklar" diye elestirdik ama Turkiye'ye donunce "nedir bu insanlarin surati, bir merhaba deseler dillerine mi yapisir?" demeyi ihmal etmedik.

"Isimlerimizi soylerken katlediyor Amerikalilar" diye dem vurduk; ama
senelerdir bir Iowa diyemedik dogru durust; one, van, won'a donduremedik bir turlu dilimizi.

"Anam babam, buralar cok medeni, uygarlik baska seymis" diye telefonlara sarildik onceleri; sonra Gandhi'nin "What do you think of Western civilization?" sorusuna verdigi cevap geldi aklimiza, oturduk agladik.

"Benden gayri dursun Yunanli" dedik senelerce; sonra uzo'ya sarildik raki bulamadigimiz aksamlarda.

"Burada bize ikinci sinif insan muamelesi yapiyorlar" diye sikayet ettik, sonra aklimiza geride biraktigimiz, kendi memleketinde 2. hatta 3. sinif
muamelesi goren insanlarimiz geldi, sustuk.

Es dost dugununde "hadi kizim kalk biraz oyna" diyen annelerimizi "ben mi, hayatta!" diye tersledik; sonra New York barlarinda masalara cikip gobek attik.

"Tuketici haklari super burda" dedik; sonra kullandik, kullandik, geri verdik aldiklarimizi.

Turkiye'deyken, caldigi yerden kosarcasina kactik; burada ise kadehleri
kurunca sofraya "koy bir Ibo, bir Muzeyyen abla" dedik, demekle kalmadik hatta hepsini ezberleyip meze yaptik rakilarimiza.

"Amerikalilar kor cahil, dunyadan haberleri yok" diye dalga gectik, ama
bize "sizler Ermenileri katletmisiniz" denince, "yok biz onlari oldurmedik, onlar goc yolunda olduler"den baska bir sey diyemedik.

Saglik sigortasinin pahaliligindan yakindik durmadan,belese getirmenin
yollarini aradik, ama basimiza bir is gelse, 911'i arayabilmenin, acilden
geri cevrilmeyecegimizi bilmenin rahatligiyla koyduk basimizi yastiga
geceleri.

Ingilizce'yi sardik dilimize, kinandik aralara serpistirdigimiz ingilizce kelime ve deyimler yuzunden; agiz dolusu Turkce kufurler savurduk futursuzca, sanki bu memleketteki tek Turk bizmisiz gibi, rezil olduk zaman zaman; agzimiza gozumuze bulastirdik hepsini.

Hepimiz baska umutlarla geldik buralara. Kimimiz dar atti kendini okyanusun bu yakasina, kimimiz ayaklarini suruye suruye indi JFKye.

Hep OZLEDIK. Hem de Alex'in Lyon'u, Vi'nin Pekin'i, Kavita'nin Bombay'i ozlediginden bir farkli ozledik nedense.

Kimimiz ince belli bardakta turistik Rize cayinin hasretini cekti, kimimiz
anasinin dizinin, kimimiz Kas'in Arnavut kaldirimli yollarinin.

Kimimiz dondurulmus simit tasidi valizinde, kimimiz dolmalik biber- burdakiler kafam kadar, doldur doldur bitmiyor diyerekten.

En cok da Istanbul'u ozledik. Raki-balik girdi nice geceler ruyalarimiza.

Erie golune, Atlas Okyanusuna, Meksika Korfezine donduk yuzumuzu, kapattik gozlerimizi, Kadikoy-Karakoy vapurunda Bogaz ruzgari yaliyor suratimizi diye hayal kurduk.

"Deli misin, n'apcaksin donup, millet kapagi oraya atmaya calisiyor"
azarlariyla anamizin babamizin "kizim yetmedi mi artik?" sitemleri arasinda bir gidip bir geldik gidip-kalma planlari arasinda.

Can Dundar'in dedigi gibi hep ufak bir isik gormek icin baktik Turkiye'ye.

Kimimiz gordu, ilk ucaga atladi. Kimimiz umudunu hepten kesti.


28 Aralık 2012 Cuma

YILIN SON YAZISI




                                                                                Le Cordon Bleu öğrencileriyle

Her son bir başlangıç ise eğer sonlara üzülmemek gerekmez mi?

Mutlu-mutsuz, kolay-zor, neşeli-sıkıntılı anları, inişleri ve çıkışlarıyla bir yıl daha sona eriyor.

Yıl boyunca yüzümüzü güldüren olaylar, uzanan dost eller, sesiyle, kalemiyle, kalbiyle yüreğimizi aydınlatanlar engebeli hayat yolumuzu birazcık da olsa yumuşatıyor. Hepimiz acısıyla tatlısıyla, keyifli ve üzüntülü günleriyle, olumlu fikirlerle, karamsar düşüncelerle 365 günü daha bitiriyoruz.

Şimdi bir kaç dakika durup düşünelim: 2012 yılını güzel yapan özel anıları aklımıza kazıyıp kötü anıları geride bırakmaya çalışalım. Bu yıl fark yaratma zamanı desek? 2013’de hayatımızı ‘iyi kullanıp’ bizim için değerli olanlarla güzel ‘an’ları değerlendirsek? Hayat planladığımız, öngördüğümüz, hesapladığımız gibi gelişmiyor, beklenmedik öyle çok şeyle dolu ki… Bunların arasında ciddi nahoş sürprizler olduğu kadar olanaklar da var… Herşey kader de değil, iyi ki seçim hakkımız var!

Geçen hafta e-mailime düşen ve hoşuma giden bir kaç satırı kendimce yorumlayarak bu yılın son yazısında sizlerle paylaşmak istiyorum. 

Insan ne kadar meşgul olursa olsun sevmek için her zaman vakit vardır.

Insan ne kadar kızgın olursa olsun bağışlamak için her zaman bir yol vardır.

Insan na kadar ‘nasılsa buradayım’ derse desin daha çok paylaşmak için her zaman bir imkan vardır.

Kalmak ve mücadele etmek için mutlaka bir neden vardır.

Sevmek, her dakikanın değerini bilmek ve hakkını vermekle, hatta o anları bizzat yaratmakla başlar.

Yarın tekrar sahip olacağımızı düşünerek, paylaşmak için ertelediğimiz bir kaç dakikayı geri getiremiyor, filmi başa saramıyoruz. Zamanın bize bıraktığı bir geçmiş, sunduğu bir an, vadettiği bir gelecek yok mudur? Üstelik hayat hep yeni bir güne doğmaz mı?

Yakınımda ve uzağımdaki tüm sevdiklerime, tanıdıklarıma ve henüz tanımadığım ama satırlarımı takip edip destek veren herkese bu yıl ve her yıl hayallerinizin ve umutlarınızın hep yeşermesini ve yüreğinizdeki üzüntü, sevinç, korku, umut, sır, kuşku, cesaret, pişmanlık ve özlemleri paylaşabileceğiniz candan dostlarınızın olmasını diliyorum.

Kendi açımdan ise daha tanışacağım insanlar var. Gideceğim ülkeler var. Okuyacağım dünya kadar kitap var. Vereceğim konferanslar var. Deneyeceğim yeni tarifler, pişireceğim leziz yemekler, hazırlayacağım mükemmel sofralar var. Sevdiklerimle paylaşacaklarım var. Yardim elimi uzatabileceklerim var. Yapacağım röportajlar var. Yazılacak yazılarım var…

Özellikle her yıl arzu ettiğim gibi, yazılacaklar hiç tükenmesin ki 2013’de de Paris’ten çiziktirmeye, her ay yeniden merhaba demeye devam…


Hepinizin yeni yılını en içten dileklerimle kutluyorum.

 



19 Ekim 2012 Cuma

SÖYLEYECEK ÇOK ŞARKIMIZ VAR DAHA…



23 eylül pazar günü. Parc de la Villette’in içinde Cabaret Sauvage’ı arıyorum. Gecikmişim, hızlanıyorum, konserin bir dakikasını bile kaçırmak istemiyorum. Salona  girdiğimde şaşırıp kalıyorum. Koskocaman sirk çadırı 1930’ların balo salonlarını andırıyor. Art Nouveau stilinde, dekorasyon ahşap ve kırmızı kadife, fonda Roza’nın gülümseyen portresi asılı… Sanki bir büyü dolaşıyor havada... Yerimi alıyorum, ışıklar azalıyor, çepeçevre yerleştirilmiş onlarca pencere ve aynaya vuran spotlar kırılıyor ve binlerce minik mum yanıyormuş gibi nefes kesici bir atmosfer oluşuyor.

Rebetiko’nun Divası Istanbul doğumlu Roza Eskenazi’nın anısına düzenlenen Les Voix du Rebétiko (Rebetiko’nun Sesleri) konserindeyim. Iki saat boyunca müzik seyircinin ruhunu okşuyor, hayatıyla ilgili filmden ekstreler tarihte yolculuğa çıkartıyor. Sahnede üç ülkeden müzisyenler… Mehtap Demir’i ilk kez orada görüyorum, konser boyunca mükemmel sahne hakimiyeti, etkileyici sesi ve güzelliği ile sahnede devleşiyor. Yoğun programı arasında sorularımı içtenlikle yanıtladığı için kendisine çok tesekkür ediyorum ve bu özel müzik insaniyla yaptığımız röportajı sizlerle paylaşıyorum. 

21 Eylül 2012 Cuma

Bisikletle Paris



Courtesy of afp.com/Philipp Guelland


Bisiklet Fransızların oldukça içiçe yaşadıkları bir ulaşım aracı. Üçte birinin(yanlış okumadınız) kendi bisikletleri var, çocuklar henüz minicikken bisiklete binmeyi öğreniyor. Yılda ortalama 3,5 milyon bisiklet satışı ile Fransa, Hollanda, ABD ve Japonya’nın arkasından dünyada dördüncü sırada yer alıyor.

Paris’i bisikletle gezmek ise çok özel bir keyif: Pazar günleri Seine nehri kıyısı  bisikletliler için trafiğe kapatılıyor. Şehrin 5.000 sokağını, farklı semtlerini, renkli bahçelerini, Corbusier’den Arap-Endülüs tarzına uzanan mimarisini, gizli avlularındaki sanatçı atölyelerini, kanallarını, ‘Mouzaïa’, ‘Coulée Verte’ tarzı kasabalarını ve muhteşem tarihi eserlerini görmek için hem zevkli, hem ekolojik, hem de sağlıklı bir alternatif. Hele ağustos ayında trafik oldukça azalınca şehri bir baştan bir başa katetmek, Montmartre’ın minik sokaklarında kaybolmak, bir Paris cafesinde soluklanmak için en iyi yol. Ya Parisli kadınların mini etekleri ve yüksek topuklu ayakkabılarıyla en şık halleriyle o bisikletlerin üzerinde rahatlıkla yol almalarına ne denebilir? Gerçekten takdire şayan! Bisiklet kullanıcıları bisikletlerinin kendilerine müthiş bir özgürlük verdiğinden dem vururlar hep… Gerçekten de yürümeye göre daha hızlı, arabaya göre çevrenizi keşfedebileceğiniz kadar yavaş bu ulaşım aracına son yıllarda Paris Belediyesi de el attı.

2007 yazında Vélib’ (vélo en libre service) adlı bir bisiklet kiralama sistemi oluşturuldu. Belli sokaklara bisiklet istasyonları kuruldu. Belediyenin bu servisinden yararlanmak için tek şart 14 yaş üstünde ve 150 cm boyunda olmak. Amaç kısa süreli kullanımları desteklemek yoksa bir bisikleti bütün gün bloke etmek değil. Bir istasyondan alıp başka bir istasyona bırakabilmek, işe gitmek, iş çıkışında alışveriş yapmak, bara uğramak, okuldan dönmek... Ücret ise çok uygun: limitsiz kullanım hakkı tanıyan bir günlük bilet 1,70 euro, bir haftalik 8 euro, 1 yıllık abonman 29 euro.

Bisiklet, Paris’in yoğun trafiğinde kısa mesafelerde arabaya park yeri arama ve park ücretlerinin yüksekliği de düşünülürse kullanışlı bir yöntem oluverdi. Bir kuruş akaryakıt parası ödemeden bütçeye faydalı, ekolojik, bedava spor sayesinde sağlığa yararlı, sempatik bir araç olmasının yanısıra ekonomiye katkısıyla dönemin belediye seçimlerinde Paris Belediye Başkanı Bertrand Delanöe de ulaşım politikası açısından bu uygulamayla büyük prim toplamıştı.

Projenin finansmanı ise belediyeye hiç yük değil. Otobüs duraklarının, üstlerindeki reklam karşılığında, bedava yapımını üstlenen JCDecaux firmasına ait. Akıllıca bir pazarlama stratejisiyle sistemi, Paris’i vitrin olarak kullanıp hem Fransa’nın diğer şehirlerinde hem de başka ülkelerde pazarlamayı başardılar. 

Ilk dönemde sorular havada uçuşuyordu:

Bilgisayar sistemi ile tüm istasyonlar sürekli kontrol edilecekse de istediğimiz istasyonda bisiklet bulamazsak?
Bırakmak istediğimiz istasyonda boş yer olmazsa?
Vandalism?
Trafik kazalarında artış?
Paris gibi yağmuru bol bir şehirde yağmur altında ne kadar talep olur acaba?  
Ya bisikletle giderken soluyacağımız egzoz kokuları?

Bu sorulara zaman içinde tatmimkar olan veya olmayan yanıtlar bulundu. ‘Paris’in bir anda Amsterdam olmasını bekleyemeyiz’ diyen Parisliler kimi aksaklıklara rağmen Vélib’li yaşamdan çok memnunlar. Turistler içinse mükemmel bir kolaylık!

Bugün Paris’te her 300 metrede bir olmak üzere toplam 1.800 istasyon ve 20.000 kiralık bisiklet mevcut. Paris’te 332 metro istasyonu olduğunu düşünürsek muhteşem bir alternatif ulaşım ağı oluşturulduğu tartışılmaz. Toplu taşımada grev günleri hesaba katılmazsa, Vélib’ tarihindeki en büyük kullanım oranını da bu ay kaydetti. 24 saat içinde 144.189 kez kullanımla yani her saniyede 1,6 bisiklet kiralanmasıyla bir rekor kırıldı.

Üstelik içinde bulunduğumuz bu hafta ‘La semaine européenne de la mobilité’ kapsamında Parisliler ‘hareket etmeye’ davet ediliyor. Hem Vélib’ hem de elektrikli bisiklet, trotinet ve roller gibi alternatif araçların kullanımı teşvik ediliyor, toplu taşımayı daha çok kullanın, aynı yöne gidenler arabalarınızı paylaşın deniyor. Bir hafta boyunca herkesin deplasman şekline kafa yorması isteniyor, süregelen alışkanlıklara yeni alternatifler öneriliyor. Amaç şehri ve kamusal alanı en iyi, en sağlıklı, en ekonomik, en ekolojik nasıl kullanabiliriz ve paylaşabiliriz’i düşündürtmek, trafik yoğunluğunu ve çevre kirliliğini azaltmak, yarının şehrini bugünden hayal edebilmek.  

Türkiye’de bu yaz başlatılan Sağlık Bakanlığının Obeziteyle Mücadele Projesi kapsamında şişmanlık ve hareketsizlik konusunun toplumun gündemine sokulması gereğinin altı çizilmiş, Bakan Akdağ bisiklet yollarının yapılması ve ucuz bisiklet satılması konusunda çalışmaların yapılabileceğini kaydetmişti. Istanbul Büyükşehir Belediyesi de İstanbul’da toplam 1.004 kilometre bisiklet yolu yapılmasını öngörmüştü. Bir başka haberde Türkiye'de ilk kez Kayseri'de başlayan kiralık bisiklet uygulamasının ilgi görmemesi sonucu oradan getirilen bisikletlerin Sultanahmet ve Beyazıt’ta kullanılacağını belirtilmiş, Çevre ve Şehircilik Bakanı güvenli bisiklet yollarının yapılması için hazırlanan uygun projelere her türlü desteği vereceklerini açıklamıştı.

Bisiklet nedense ülkemizde genelde çocukları sevindirmek için hediye edilen, mahalle içinde kullanılan bir tür çocuk oyuncağı olarak görülür, bu bisiklet sevdası ilerleyen yaşlarda araba sevdasına dönüşür. Soğuk İskandinav ülkeleri dahil tüm Avrupa ülkelerinden Kanada’ya, Hindistan’dan Çin’e, ABD’den Afrika’ya bir çok ülke bisikleti ulaşım aracı olarak kullanırken bizde bisiklet kültürünün gelişmesi belli ki bugünden yarına mümkün değil. Istanbul gibi büyük ve kaotik bir metropolde başarı şansının ne kadar olacağını da kestirmek güç. Paris Istanbul’la aynı ölçekte bir şehir değilse de yine de güzel bir örnek teşkil edebilir. Uygun bisiklet yolları ve motorlu taşıt-yaya-bisikletli işbirliği ile Istanbul’da benzer bir uygulamanın bir gün tıkır tıkır işlemeyeceği ne malum? Umutları tüketmemek lazım. Önyargılar bile yıkılmak için değil midir?  

16 Ağustos 2012 Perşembe

PARIS’TE ‘MADE IN U.S.A.’ ÇILGINLIĞI


Bu aralar Paris’te ne moda diye soranlara Amerikan burgerleri dersem ne dersiniz? Inanın, gerçeğin ta kendisi, bir Amerikan ‘delicatessen’ çılgınlığı süregeliyor son aylarda Paris’te… Atlantik ötesinden gelen büyük bir fırtınayla ‘Made in U.S.A.’ tarifleri Paris’e çıkartma yapıyor.

Parisliler en iyi burgerin, en iyi sezar salatasının, en iyi hot-dog(sosis)in, en iyi bagel’in, en iyi cheesecake’in, en iyi brownie’nin, en iyi fudge’ın, en iyi milk shake’in peşinde…

Yıllar öncesinde şöyle hakkıyla hazırlanmış bir Bloody-Mary içmek için ancak Ritz Otelinin Hemingway Bar’ına gitmeniz gerekirdi. Paris’de yaşayan Amerikalıların her yıl 4 temmuz ve Thanksgiving (Şükran Günü) kutlamalarını yaptıkları bir tek Les Halles bölgesindeki Joe Allen restoranı vardı, lezzetli bir barbekü tavuk veya bir banana split için başka pek şansları yoktu. Son bir kaç yıldır kimi ünlü şeflerin menülerine ekledikleri ve inanılmaz fiatlarla sattıkları örneğin fois gras’lı (kaz ciğerli) burgerler Paris’te Amerikan yemek akımının ilk adımları oldu. Ardından şehre Amerikalı şefler akın edip kendi restoranlarını açtılar. Abartılı fiatlarla lanse edilen bu restoranlar bobo (bourgeois-bohème) Parislilerle dolup taşmaya başladı.

Bu yıl ise Fransız basını Amerikan yiyeceklerini saplantı haline getirdi. Tüm yemek ve gezi dergileri, köşe yazarları, blogcular, televizyon kanalları aynı konuyu işlediler. Basını etkileyen ilk olay Paris turu yapan Hamburger Kamyonuydu. Le Camion Qui Fume adlı Paris’in bu ilk kamyon restoranı her gün farklı bir Paris sokağında kepenklerini açmaya ve bulunduğu yeri sosyal medya kanalıyla haber vermeye başladı. O güne kadar Fransız için sokak yemeği deyince akla sadece pizza ve krep gelirken eğitimli şefler tarafından yüksek kalite malzeme ve teknikle hazırlanan, profesyonel mutfaktan çıkma lezzetlerin sokağa inerek halkın ayağına gelmesi Parislileri çılgına çevirdi.

Los Angeles’li şef Kristin Frederick Paris’te l’Ecole Supérieure de Cuisine Française Ferrandi’deki eğitimi sırasında şehirde take-away yiyecek konusunda eksikliği görür ve eşi Frédéric Fédière ile kolları sıvar. Pazar araştırması, kamyonun park edebileceği yerlerin tespit edilmesi ve gerekli izinlerin alınması oldukça uzun uğraş gerektirir. Sonuçta şefin kamyondaki mutfakta taze taze hazırladığı hamburgerle kızarmış patatese kostümlü kravatlı bankacıdan iş adamına  Parisli 10-12 euro ücret ödemekten ve bu hamburgeri tatmak için bir hatta 1.5 saat kuyruk beklemekten gocunmadı! 
Tabii ilgi rekabeti doğurdu. Bir kaç ay sonra San Francisco’lu Jordan Feilders’in pazarların çevresinde park ettiği kamyonu Cantine California burgerin yanısıra Meksika usulü mısır tacos’ları satmaya başladı. Projesini en iyi kalite Fransız malzemeleriyle Amerikan sokak yiyecekleri geleneğini harmanlamak olarak açıklayan yeni gezici restoranda etler, yumurtalar, patatesler ve unlar organik ve %100 Fransız üretimi.
Bir burger için bu kadar vakti ve sabrı olmayanlara tabii ki Paris’te başka seçenekler  var: Burger imparatorluğunun şehirdeki en iyi temsilcilerinden biri  Place Marché Saint-Honoré’deki şık Razowski. Brooklyn tarzı endüstriyel dekor, bolca ışık, tavuktan ton balığına, sebzeden peynirliye çeşit çeşit burger… kuşkonmaz, avokado, pane edilmiş sebze, mantar gibi ek malzemeler cabası… 39 rue de Richelieu adresindeki H.A.N.D. (Have A Nice Day)’in spesyalitesi lahana salatasi ve patates galetiyle servis ettikleri corn-flakes(mısır gevreği) ile pane edilmiş tavuk burger Farmer. Onuncu bölgedeki Big Fernand’da kendi burgerinizi kendiniz oluşturabilir, Au Comptoir de Brice’de Top Chef yarışmacılarından Brice Morvent’in mini burgerlerini, ikinci bölgedeki Blend’de ünlülerin kasabı Yves-Marie le Bourdonnec’in etlerini ve Amerikalı pasta şefi Camille Malmquist’in ev yapımı burger ekmeklerini tatmak mümkün.
Çılgınlık sadece burgerle sınırlı değil. Ya cupcake deliliği? Amerikan’ın Fransız macaronlarına yanıtı olan bu minik krema kaplı kekler her tür renk ve dekorasyon çılgınlığıyla pastane vitrinlerini süslüyor. Le Figaro gazetesinin Amerikan tatlılarının Tiffany’si diye nitelendirdiği, mücevher güzelliği ve fiatındaki(!) Berko 23, rue Rambuteau’da. Havuç keki, fıstık ezmesi, M&M lezzetlerinin yanısıra badem-zeytin, domates-peynir, közde patlıcan gibi tuzlu aperitif cupcake’leri ile Miam’ın tadları da mükemmel.  Synie's Cupcakes ise Paris’in şu andaki en şık çay salonlarından biri, 23 rue de l'Abbé-Grégoire’da.
Peki yüksek maaşlı, oldukça prestijli bir masabaşı işini bırakıp Paris sokaklarında kamyonla dondurma satmak kulağa nasıl geliyor? Işte son günlerin moda kamyoneti Glaces Glazed. Sahibi Henri Guittet kostüm-kravatı pasta şefi önlüğüyle değiştirdi, Citroën’iyle hem sevdiği rock parçalarını çalıyor hem de portakal-campari-balzamik soslu ‘Clockwork Orange’, Valrhona çikolata sorbe, zencefil ve wasabili ‘Black Sugar Sex Magic’, pancar, elma, rezene, rom ve  zencefilli ‘Rehab’ ile sıradışı dondurmalar sunuyor Parislilere…

Peki Fransız gastronomisinin besiğinde bu çapta Amerikan yiyecekleri istilası biraz abartılı değil mi? Düşünün bir, 1999 yılında hormonlu et sattığı iddiasıyla arkadaşlarıyla McDonalds’a saldırı düzenleyen Fransız Çiftçi Konfederasyonu Başkanı José Bové’yi küreselleşme karşıtları yıllarca alkışladılar, 2004 yılında Paris’te ilk şubesini açan Starbucks’ın kısa sürede iflas edeceğine dair demeçler verdiler. Bugün McDonalds’lar şube açmaya devam ediyor, her köşe başındaki Starbucks’lar sadece gençleri değil, büyükanne-büyükbabaları Amerikan kahvesiyle ağarlıyor. 80 yaşındaki dünya tatlısı kapı komşum ‘bu haftaki arkadaş toplantımızı Starbucks’da yapacağız’ dediğinde ‘işte önlenemez devrim bu’ dedim. Bazı Amerikan ürünleri kimileri için junk food’dan ileri gitmezken bu son akımı gurme fast food diye niteleyenler de var. Işin ekonomik boyutundan yararlananları bir yana koyarsak dünya üzerinde yiyecek yoluyla sınırların kalkması inanılmaz. Anlayacağınız bu yıl, bayram tatili de yaklaşırken New York’a kadar zahmet etmeyin, Paris’e buyrun, tüm U.S.A. tadları burada!

Şimdi gidip şöyle güzel bir hamburger yemeye ne dersiniz?