21 Eylül 2012 Cuma

Bisikletle Paris



Courtesy of afp.com/Philipp Guelland


Bisiklet Fransızların oldukça içiçe yaşadıkları bir ulaşım aracı. Üçte birinin(yanlış okumadınız) kendi bisikletleri var, çocuklar henüz minicikken bisiklete binmeyi öğreniyor. Yılda ortalama 3,5 milyon bisiklet satışı ile Fransa, Hollanda, ABD ve Japonya’nın arkasından dünyada dördüncü sırada yer alıyor.

Paris’i bisikletle gezmek ise çok özel bir keyif: Pazar günleri Seine nehri kıyısı  bisikletliler için trafiğe kapatılıyor. Şehrin 5.000 sokağını, farklı semtlerini, renkli bahçelerini, Corbusier’den Arap-Endülüs tarzına uzanan mimarisini, gizli avlularındaki sanatçı atölyelerini, kanallarını, ‘Mouzaïa’, ‘Coulée Verte’ tarzı kasabalarını ve muhteşem tarihi eserlerini görmek için hem zevkli, hem ekolojik, hem de sağlıklı bir alternatif. Hele ağustos ayında trafik oldukça azalınca şehri bir baştan bir başa katetmek, Montmartre’ın minik sokaklarında kaybolmak, bir Paris cafesinde soluklanmak için en iyi yol. Ya Parisli kadınların mini etekleri ve yüksek topuklu ayakkabılarıyla en şık halleriyle o bisikletlerin üzerinde rahatlıkla yol almalarına ne denebilir? Gerçekten takdire şayan! Bisiklet kullanıcıları bisikletlerinin kendilerine müthiş bir özgürlük verdiğinden dem vururlar hep… Gerçekten de yürümeye göre daha hızlı, arabaya göre çevrenizi keşfedebileceğiniz kadar yavaş bu ulaşım aracına son yıllarda Paris Belediyesi de el attı.

2007 yazında Vélib’ (vélo en libre service) adlı bir bisiklet kiralama sistemi oluşturuldu. Belli sokaklara bisiklet istasyonları kuruldu. Belediyenin bu servisinden yararlanmak için tek şart 14 yaş üstünde ve 150 cm boyunda olmak. Amaç kısa süreli kullanımları desteklemek yoksa bir bisikleti bütün gün bloke etmek değil. Bir istasyondan alıp başka bir istasyona bırakabilmek, işe gitmek, iş çıkışında alışveriş yapmak, bara uğramak, okuldan dönmek... Ücret ise çok uygun: limitsiz kullanım hakkı tanıyan bir günlük bilet 1,70 euro, bir haftalik 8 euro, 1 yıllık abonman 29 euro.

Bisiklet, Paris’in yoğun trafiğinde kısa mesafelerde arabaya park yeri arama ve park ücretlerinin yüksekliği de düşünülürse kullanışlı bir yöntem oluverdi. Bir kuruş akaryakıt parası ödemeden bütçeye faydalı, ekolojik, bedava spor sayesinde sağlığa yararlı, sempatik bir araç olmasının yanısıra ekonomiye katkısıyla dönemin belediye seçimlerinde Paris Belediye Başkanı Bertrand Delanöe de ulaşım politikası açısından bu uygulamayla büyük prim toplamıştı.

Projenin finansmanı ise belediyeye hiç yük değil. Otobüs duraklarının, üstlerindeki reklam karşılığında, bedava yapımını üstlenen JCDecaux firmasına ait. Akıllıca bir pazarlama stratejisiyle sistemi, Paris’i vitrin olarak kullanıp hem Fransa’nın diğer şehirlerinde hem de başka ülkelerde pazarlamayı başardılar. 

Ilk dönemde sorular havada uçuşuyordu:

Bilgisayar sistemi ile tüm istasyonlar sürekli kontrol edilecekse de istediğimiz istasyonda bisiklet bulamazsak?
Bırakmak istediğimiz istasyonda boş yer olmazsa?
Vandalism?
Trafik kazalarında artış?
Paris gibi yağmuru bol bir şehirde yağmur altında ne kadar talep olur acaba?  
Ya bisikletle giderken soluyacağımız egzoz kokuları?

Bu sorulara zaman içinde tatmimkar olan veya olmayan yanıtlar bulundu. ‘Paris’in bir anda Amsterdam olmasını bekleyemeyiz’ diyen Parisliler kimi aksaklıklara rağmen Vélib’li yaşamdan çok memnunlar. Turistler içinse mükemmel bir kolaylık!

Bugün Paris’te her 300 metrede bir olmak üzere toplam 1.800 istasyon ve 20.000 kiralık bisiklet mevcut. Paris’te 332 metro istasyonu olduğunu düşünürsek muhteşem bir alternatif ulaşım ağı oluşturulduğu tartışılmaz. Toplu taşımada grev günleri hesaba katılmazsa, Vélib’ tarihindeki en büyük kullanım oranını da bu ay kaydetti. 24 saat içinde 144.189 kez kullanımla yani her saniyede 1,6 bisiklet kiralanmasıyla bir rekor kırıldı.

Üstelik içinde bulunduğumuz bu hafta ‘La semaine européenne de la mobilité’ kapsamında Parisliler ‘hareket etmeye’ davet ediliyor. Hem Vélib’ hem de elektrikli bisiklet, trotinet ve roller gibi alternatif araçların kullanımı teşvik ediliyor, toplu taşımayı daha çok kullanın, aynı yöne gidenler arabalarınızı paylaşın deniyor. Bir hafta boyunca herkesin deplasman şekline kafa yorması isteniyor, süregelen alışkanlıklara yeni alternatifler öneriliyor. Amaç şehri ve kamusal alanı en iyi, en sağlıklı, en ekonomik, en ekolojik nasıl kullanabiliriz ve paylaşabiliriz’i düşündürtmek, trafik yoğunluğunu ve çevre kirliliğini azaltmak, yarının şehrini bugünden hayal edebilmek.  

Türkiye’de bu yaz başlatılan Sağlık Bakanlığının Obeziteyle Mücadele Projesi kapsamında şişmanlık ve hareketsizlik konusunun toplumun gündemine sokulması gereğinin altı çizilmiş, Bakan Akdağ bisiklet yollarının yapılması ve ucuz bisiklet satılması konusunda çalışmaların yapılabileceğini kaydetmişti. Istanbul Büyükşehir Belediyesi de İstanbul’da toplam 1.004 kilometre bisiklet yolu yapılmasını öngörmüştü. Bir başka haberde Türkiye'de ilk kez Kayseri'de başlayan kiralık bisiklet uygulamasının ilgi görmemesi sonucu oradan getirilen bisikletlerin Sultanahmet ve Beyazıt’ta kullanılacağını belirtilmiş, Çevre ve Şehircilik Bakanı güvenli bisiklet yollarının yapılması için hazırlanan uygun projelere her türlü desteği vereceklerini açıklamıştı.

Bisiklet nedense ülkemizde genelde çocukları sevindirmek için hediye edilen, mahalle içinde kullanılan bir tür çocuk oyuncağı olarak görülür, bu bisiklet sevdası ilerleyen yaşlarda araba sevdasına dönüşür. Soğuk İskandinav ülkeleri dahil tüm Avrupa ülkelerinden Kanada’ya, Hindistan’dan Çin’e, ABD’den Afrika’ya bir çok ülke bisikleti ulaşım aracı olarak kullanırken bizde bisiklet kültürünün gelişmesi belli ki bugünden yarına mümkün değil. Istanbul gibi büyük ve kaotik bir metropolde başarı şansının ne kadar olacağını da kestirmek güç. Paris Istanbul’la aynı ölçekte bir şehir değilse de yine de güzel bir örnek teşkil edebilir. Uygun bisiklet yolları ve motorlu taşıt-yaya-bisikletli işbirliği ile Istanbul’da benzer bir uygulamanın bir gün tıkır tıkır işlemeyeceği ne malum? Umutları tüketmemek lazım. Önyargılar bile yıkılmak için değil midir?  

16 Ağustos 2012 Perşembe

PARIS’TE ‘MADE IN U.S.A.’ ÇILGINLIĞI


Bu aralar Paris’te ne moda diye soranlara Amerikan burgerleri dersem ne dersiniz? Inanın, gerçeğin ta kendisi, bir Amerikan ‘delicatessen’ çılgınlığı süregeliyor son aylarda Paris’te… Atlantik ötesinden gelen büyük bir fırtınayla ‘Made in U.S.A.’ tarifleri Paris’e çıkartma yapıyor.

Parisliler en iyi burgerin, en iyi sezar salatasının, en iyi hot-dog(sosis)in, en iyi bagel’in, en iyi cheesecake’in, en iyi brownie’nin, en iyi fudge’ın, en iyi milk shake’in peşinde…

Yıllar öncesinde şöyle hakkıyla hazırlanmış bir Bloody-Mary içmek için ancak Ritz Otelinin Hemingway Bar’ına gitmeniz gerekirdi. Paris’de yaşayan Amerikalıların her yıl 4 temmuz ve Thanksgiving (Şükran Günü) kutlamalarını yaptıkları bir tek Les Halles bölgesindeki Joe Allen restoranı vardı, lezzetli bir barbekü tavuk veya bir banana split için başka pek şansları yoktu. Son bir kaç yıldır kimi ünlü şeflerin menülerine ekledikleri ve inanılmaz fiatlarla sattıkları örneğin fois gras’lı (kaz ciğerli) burgerler Paris’te Amerikan yemek akımının ilk adımları oldu. Ardından şehre Amerikalı şefler akın edip kendi restoranlarını açtılar. Abartılı fiatlarla lanse edilen bu restoranlar bobo (bourgeois-bohème) Parislilerle dolup taşmaya başladı.

Bu yıl ise Fransız basını Amerikan yiyeceklerini saplantı haline getirdi. Tüm yemek ve gezi dergileri, köşe yazarları, blogcular, televizyon kanalları aynı konuyu işlediler. Basını etkileyen ilk olay Paris turu yapan Hamburger Kamyonuydu. Le Camion Qui Fume adlı Paris’in bu ilk kamyon restoranı her gün farklı bir Paris sokağında kepenklerini açmaya ve bulunduğu yeri sosyal medya kanalıyla haber vermeye başladı. O güne kadar Fransız için sokak yemeği deyince akla sadece pizza ve krep gelirken eğitimli şefler tarafından yüksek kalite malzeme ve teknikle hazırlanan, profesyonel mutfaktan çıkma lezzetlerin sokağa inerek halkın ayağına gelmesi Parislileri çılgına çevirdi.

Los Angeles’li şef Kristin Frederick Paris’te l’Ecole Supérieure de Cuisine Française Ferrandi’deki eğitimi sırasında şehirde take-away yiyecek konusunda eksikliği görür ve eşi Frédéric Fédière ile kolları sıvar. Pazar araştırması, kamyonun park edebileceği yerlerin tespit edilmesi ve gerekli izinlerin alınması oldukça uzun uğraş gerektirir. Sonuçta şefin kamyondaki mutfakta taze taze hazırladığı hamburgerle kızarmış patatese kostümlü kravatlı bankacıdan iş adamına  Parisli 10-12 euro ücret ödemekten ve bu hamburgeri tatmak için bir hatta 1.5 saat kuyruk beklemekten gocunmadı! 
Tabii ilgi rekabeti doğurdu. Bir kaç ay sonra San Francisco’lu Jordan Feilders’in pazarların çevresinde park ettiği kamyonu Cantine California burgerin yanısıra Meksika usulü mısır tacos’ları satmaya başladı. Projesini en iyi kalite Fransız malzemeleriyle Amerikan sokak yiyecekleri geleneğini harmanlamak olarak açıklayan yeni gezici restoranda etler, yumurtalar, patatesler ve unlar organik ve %100 Fransız üretimi.
Bir burger için bu kadar vakti ve sabrı olmayanlara tabii ki Paris’te başka seçenekler  var: Burger imparatorluğunun şehirdeki en iyi temsilcilerinden biri  Place Marché Saint-Honoré’deki şık Razowski. Brooklyn tarzı endüstriyel dekor, bolca ışık, tavuktan ton balığına, sebzeden peynirliye çeşit çeşit burger… kuşkonmaz, avokado, pane edilmiş sebze, mantar gibi ek malzemeler cabası… 39 rue de Richelieu adresindeki H.A.N.D. (Have A Nice Day)’in spesyalitesi lahana salatasi ve patates galetiyle servis ettikleri corn-flakes(mısır gevreği) ile pane edilmiş tavuk burger Farmer. Onuncu bölgedeki Big Fernand’da kendi burgerinizi kendiniz oluşturabilir, Au Comptoir de Brice’de Top Chef yarışmacılarından Brice Morvent’in mini burgerlerini, ikinci bölgedeki Blend’de ünlülerin kasabı Yves-Marie le Bourdonnec’in etlerini ve Amerikalı pasta şefi Camille Malmquist’in ev yapımı burger ekmeklerini tatmak mümkün.
Çılgınlık sadece burgerle sınırlı değil. Ya cupcake deliliği? Amerikan’ın Fransız macaronlarına yanıtı olan bu minik krema kaplı kekler her tür renk ve dekorasyon çılgınlığıyla pastane vitrinlerini süslüyor. Le Figaro gazetesinin Amerikan tatlılarının Tiffany’si diye nitelendirdiği, mücevher güzelliği ve fiatındaki(!) Berko 23, rue Rambuteau’da. Havuç keki, fıstık ezmesi, M&M lezzetlerinin yanısıra badem-zeytin, domates-peynir, közde patlıcan gibi tuzlu aperitif cupcake’leri ile Miam’ın tadları da mükemmel.  Synie's Cupcakes ise Paris’in şu andaki en şık çay salonlarından biri, 23 rue de l'Abbé-Grégoire’da.
Peki yüksek maaşlı, oldukça prestijli bir masabaşı işini bırakıp Paris sokaklarında kamyonla dondurma satmak kulağa nasıl geliyor? Işte son günlerin moda kamyoneti Glaces Glazed. Sahibi Henri Guittet kostüm-kravatı pasta şefi önlüğüyle değiştirdi, Citroën’iyle hem sevdiği rock parçalarını çalıyor hem de portakal-campari-balzamik soslu ‘Clockwork Orange’, Valrhona çikolata sorbe, zencefil ve wasabili ‘Black Sugar Sex Magic’, pancar, elma, rezene, rom ve  zencefilli ‘Rehab’ ile sıradışı dondurmalar sunuyor Parislilere…

Peki Fransız gastronomisinin besiğinde bu çapta Amerikan yiyecekleri istilası biraz abartılı değil mi? Düşünün bir, 1999 yılında hormonlu et sattığı iddiasıyla arkadaşlarıyla McDonalds’a saldırı düzenleyen Fransız Çiftçi Konfederasyonu Başkanı José Bové’yi küreselleşme karşıtları yıllarca alkışladılar, 2004 yılında Paris’te ilk şubesini açan Starbucks’ın kısa sürede iflas edeceğine dair demeçler verdiler. Bugün McDonalds’lar şube açmaya devam ediyor, her köşe başındaki Starbucks’lar sadece gençleri değil, büyükanne-büyükbabaları Amerikan kahvesiyle ağarlıyor. 80 yaşındaki dünya tatlısı kapı komşum ‘bu haftaki arkadaş toplantımızı Starbucks’da yapacağız’ dediğinde ‘işte önlenemez devrim bu’ dedim. Bazı Amerikan ürünleri kimileri için junk food’dan ileri gitmezken bu son akımı gurme fast food diye niteleyenler de var. Işin ekonomik boyutundan yararlananları bir yana koyarsak dünya üzerinde yiyecek yoluyla sınırların kalkması inanılmaz. Anlayacağınız bu yıl, bayram tatili de yaklaşırken New York’a kadar zahmet etmeyin, Paris’e buyrun, tüm U.S.A. tadları burada!

Şimdi gidip şöyle güzel bir hamburger yemeye ne dersiniz?


25 Haziran 2012 Pazartesi

Kahve Keyfi Tarihe mi Karişiyor?



Bir yıl içinde Fransa’da 2.000 café kapılarını kapattı. Son 40 yıl içinde café’lerin 4/5’i tarihe karıştı. 1910’larda 510.000, 1960’larda 200.000 civarındaki café sayısı bugün 35.000’e düştü ve hergün ortalama 2 café kapanmaya devam ediyor. Rakamlar neredeyse sürrealist. Peki neden?

France2 televizyonunun ünlü programı Envoyé Spécial’den gazeteci Laurent Hakim Fransız sosyal sembollerinden önemli biri olan caféler üzerine bir araştırmaya yapmaya karar verdiğinde 18 gün boyunca Fransa’yı gezer, bu yaşam ve paylaşım alanlarının yavaş yavaş yokoluşuna tanık olur. Bu gelişimin nedenlerini kırsal bölgelerden nüfus göçü, kentleşme, teknolojik gelişmelerin hayat tarzını değiştirmesi, işyerlerinde cafélerin yerini makinelere bırakması, üstüste gelen kanunların hem tütün hem alkol tüketimini azaltması olarak özetliyor. Son yıllarda artan bobo-branché’ mekanların bir Paris trendi olduğunun altını çizen Hakim, başkentin Fransa genelinin gerçeğini yansıtmadığını belirtiyor. Kırsal alanda okul, eczane, fırın ne kadar önemliyse halk forumu görevini üstlenen cafélerin (üstelik çoğu gazete, sigara,  posta hizmetleri, toplu taşıma bilet satış noktası, hatta benzin, loto gibi çoklu servis sunan mekanlar) ölümünün bir yerel felaket olduğunun altını çiziyor.

Oysa halen bu mekanların günlük 11 milyon müşterisi var. Bir Fransız işine giderken sabah kahvesini caféde içer, öğle yemeğinin üzerine kahvesini içmeden işine geri dönmez, akşam eve giderken de uğrayıp küçük bir aperitif alır. Yani normal Fransız (François Hollande’ın cumhurbaşkalığına seçilmesinin ardından artık kimsenin dilinden düşmüyor bu ‘normal’ sözcüğü…) günde en az 3 defa, çoğunlukla müdavimi olduğu caféye girer, kontuarda takılır, gazetesini okur, muhabbetini eder. Café ritüeli bir tür terapidir. Sevincini paylaşır, hüznünü dillendirir, derdini anlatır, efkar dağıtır. Efkar deyince bir de sigara yakar diyeceğim ama 1 Ocak 2008 tarihinden itibaren kapalı mekanlarda sigara içmenin yasaklanmasıyla çoğu barın cirosu %20-%30 oranında düştü.  ‘Benimkisi gibi bir cafénin durumu umutsuz, çoğu insan kahvesini içip gidiyor, çarçabuk içilen bir kahve yerimi döndürmeye yetmiyor. Evvelden insanlar girer, bir kahve alır, bir sigara yakar, ikinci bir kahve alırdı. Şimdi sigara içmek için dışarı çıkmak zorundalar, çoğu bir daha geri gelmiyor zaten... Ama dengeye dikkat etmemiz gerek çünkü eğer herşeyi yasaklarsak ve standartlaştırırsak kültürümüzü, ulusal kimliğimizi öldürürüz.’ diyor bir café sahibi…

Son yıllarda yaşanan kriz de sektöre ciddi bir tokat oldu. Fransızlar kemer sıkıyor, daha az dışarıda yiyor-içiyor-eğleniyor, daha az para harcıyor. Öğle yemeklerini sandviçle geçiştirenler, karton bardaklarda hazır veya expresso kapsülleriyle evde/işte kahve içenler… Içki fiatlarındaki artış da çoğu insanı süpermarketten şişesini alıp evinde içmeye zorluyor. Café, Brasserie ve Diskotekler Federasyonu ülke genelinde geleneksel barların krizden yoğun etkilendiğini, karanlık ekonomik atmosferin barların kapanmasına/iflaslarına neden olduğunu teyit etmekte.

 Balzac ‘Bir café’nin kontuarı halkın parlamentosudur’ demiş ama alışkanlıklar değişiyor. 20-30 yıl öncesine kadar caféler insan ilişkilerinde ve sosyalleşmede çok önemli rol oynarlardı. Çalışanların büyük çoğunluğu için hergünkü randevularının bir parçası, emekliler için de yalnızlıklarından kurtulmak için güzel bir sebepti. Oysa günümüzde çoğu insan café’ye gitmek yerine virtüel sosyal medya kanallarında vakit geçirmeyi tercih ediyor.  IFOP ve Heineken-France’ın 2010 eylülünde yaptıkları ‘Caféler ve Sosyal Ilişkiler’ etüdünde 18 yaşüstü 957 kişiyle yapılan görüşmelerin sonuçları günümüzde aile ve iş ortamının sosyal ilişkiler açısından en önemli iki kriter olduğunu gösteriyor. 10 fransızdan sadece 4’ü düzenli caféye gidiyor, %20’si haftada bir, %20’si ayda 1-3 kez gidiyor, üç Fransızdan biri hiç ayak basmıyor. Nedenleri sorulduğunda arkadaşlarını eve kahveye davet etmeyi tercih ettiklerini söylüyor ama hemen ardından fiatların pahallılığından bahsediyorlar. Son 10 yıl içinde un demi (25cl’lik biranın) ortalama fiatı 1,80€’dan 3€’ya yükseldi. Cafélerin sosyal hayattaki yerini tekrar canlandırmak amacıyla Heineken bir vatandaş forumu oluşturuyor, çözümler aranıyor.
‘Paris, société de cafés’ (Caféler Toplumu Paris) kitabının yazarı sosyolog Monique Eleb cafélerin toplumsal rollerini kaybettikleri fikrine katılmıyor: ‘Geçmişte insanların geniş apartmanları yoktu, café bir anlamda salonları görevini görüyordu. Bugün halen insanlar köşedeki cafénin patronuyla muhabbet, garsonuyla şakalaşmaktan zevk alıyor. Üstelik caféler örneğin bir Malili, bir Cezayirli ve bir Kamboçyalının birlikte aynı masada oturduğu sosyal mozaiğin önemli bir parçasıdır.’ 
Peki 2004 yılından beri Paris’e yerleşen Starbucks gibi zincir caféler bu düşüşü hızlandırmış mıdır? Fransa Genel Müdürü ‘Biz rakipleri değiliz çünkü sunduğumuz farklı. Gelen müşteri kitlesi farklı. Alkol satmıyoruz. Müşterimiz istediği kadar oturabilir ve bedava wi-fi hizmetinden yararlanabilir’ diyor.
 
Suç sadece tüketicide mi? Tabii ki hayır. Cafélerin çoğunun kendilerine çeki düzen vermesi gerekiyor çünkü karşılamadan servise, rahat bir ortamdan, sunduklarına kadar çoğu toplumun gelişimine ayak uyduramamış. Örneğin 2007’de Fransa’da en çok tüketilen içecek diet kolayken cafélerin %60’ı bu içeceği satmıyordu! Sektörün profesyonelleri alkol karşıtı kampanyaların ve kapalı alanda sigara yasağının sorunu arttırdığını kabul etseler de cafélerin müşteri kaybetmesi dünden bugüne olan bir hikaye değil. Sadece içecek satarak ayakta kalmanın artık mümkün olmadığını belirten uzmanlar menünün mutlaka tapas tarzı minik yiyeceklerle desteklenmesi, müşteri memnuniyetine önem verilmesi gerektiğini, fiatları arttırmak için kadife koltuklar ve loş bir ışıklandırmayla ambalajı değiştirmenin yeterli olmadığını belirtiyorlar.

1990’lardan beri sektörün lideri olan Costes kardeşlerin mekanları özel bir dekorasyon ve modern bir menü sunuyor müşterisine. Başarının sırrı sorulduğunda Gilbert Costes hem mekanlara yeni bir ruh kazandırılması gerektiğini hem de personeli feminize etmenin şart olduğunu belirtiyor ve ekliyor: ‘20 yıl önceki gibi çalışmaya devam edemeyiz. Zevkler, trendler hızla değişiyor, kendilerini yenilemeyenler ayakta kalamaz.’

Kaynakça :
International Herald Tribune
Le Journal du Dimanche
Envoyé Spécial

17 Mayıs 2012 Perşembe

Ben Buyuyunce Cumhurbaskani Olacagim


Tarih 12 ağustos 1954. Fransa’nın Normandiya bölgesindeki Rouen şehrinde mutlu bir aile. Anne fabrikada sosyal hizmetli Nicole, baba KBB doktoru Georges ve abi Philippe küçük François’nın aileye katılmasını kutlar. François akıllı, uslu, kaprizsiz, yemek sorunu olmayan, her anne-babanın arzu duyduğu sevecen bir çocuktur. Okul yıllarında başarılı ve çalışkandır. Sol eğilimli annesi ve aşırı sağcı babası sayesinde evde politika her zaman gündemdedir. Annesinin sevgi dolu tutumu ve babasının hayata karşı karamsar tarzı François’nın geleceğe inanan iyimser bir kişilik geliştirmesini sağlar.

Aile 1968 yılında Paris yakınlarındaki şık burjuva banliyölerden Neuilly’ye taşınır. François Pasteur Lisesine devam eder. 1970’ler sinemada Italyan filmlerine ve müzikte özellikle Léo Ferré’nin sözlerine tutkun olduğu yıllardır. 1971’de hayran olduğu adaşı François (Mitterrand) Sosyalist Partinin başına geçer. Genç François henüz 17 yaşındadır ama politikayla içiçe bir öğrencidir, anarşist ruhlu ya da devrimci değildir ama politika sadece geçici bir tutku da değildir; tüm hayatını şekillendirecektir.

Fransa’nın en prestijli okullarından HEC ve Sciences Po’da okur. Askerlik başvurusu miyopluğu nedeniyle reddedilir. Oysa François kolay pes etmeyen, ısrarcı bir gençtir, askere kabul edilmeyi başarır. Dönüşünde eğitim hayatını ENA[1]’da sürdürür. Insanları biraraya getirmekte oldukça başarılıdır. Öğrenci delegeliği, sendika başkanlığı yapar. Aynı yıllar duygusal yaşamında da romantik yıllardır; okul arkadaşı Ségolène ile genç, modern, burjuva bir çift oluştururlar. 2’si kız, 2’si erkek dört çocukları olur. 1980 cumhurbaşkanlık seçimlerinde her ikisi de Mitterrand’ın kampanyasına destek verir, Jacques Attali’nin tavsiyesi ile Elysée Sarayına danışman olurlar.

1981 yılında Corrèze bölgesinde dönemin Paris Belediye Başkanı Jacques Chirac’a karşı milletvekili seçimlerine aday olur. Henüz 27 yaşında kimsenin ciddiye almadığı bu gencin Chirac’a meydan okuması açık bir provokasyondur. Seçimleri kaybeder ama yedi yıl boyunca mücadelesini sürdürür ve 1988’de bölgeden milletvekili seçilir. Ségolène de milletvekili seçilmiş, 1992’de Çevre Bakanı da olmuştur. Mitterrand, François’ya ‘size de sıra gelecek’ der, sabırlı olmasını ister.  

Yıllar birbirini kovalar. 1997’de Sosyalist Parti başkanı Lionel Jospin başbakan olunca partinin boşalan başkanlığına geçer ve 11 yıl gibi rekor bir süre partiyi yönetir. 2007 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde hayat arkadaşı Ségolène Royal’i başkanlık yarışında destekler. Kişisel yollar ve hırslar 30 yıllık beraberliğin ardından çifti çoktan ayırmıştır ama politikada oyunu kuralına göre oynamak gerekir. Royal Sarkozy’ye karşı cumhurbaşkanlığı seçimlerini kaybeder.

Artık bir yol ayırımındadır. Ségolène’den ayrılır, Sosyalist Parti başkanlığını bırakır, özel hayatında gazeteci Valérie Trierweiler vardır. 15 kilo verir, gözlük modelinden giyim-kuşamına ‘look’ değiştirir. O’na insanları sevmeyi, empati duymayı ve ‘yararlı olma tutkusu’nu aşılayan çok sevdiği annesini 2009’da kaybetmek büyük bir şok, büyük bir hüzündür. Çift yazı Ispanya’da geçirir. Dönüşlerinde Paris’teki yeni evlerinin  dekorasyonu, banliyödeki evlerinin bahçe işleriyle ilgilenir, haftasonları uzun bisiklet turları yapar, futbol izler. Hayat durgunlaşmıştır, içinde büyük bir boşluk vardır. Uzun muhabbetlerine Valérie son noktayı koyar: ‘En iyi olduğunu düşünüyorsan bu işe soyunacaksın. Yok, senden daha iyisi var diye düşünüyorsan vazgeçeceksin.’ Karar verilmiştir, 2012 cumhurbaşkalığı seçimlerine Sosyalist Parti içinde aday olacaktır.

Partisinde bile ciddiye alınmaz, çevresinde onu destekleyen pek kimse yoktur. Üstelik parti içindeki rakibi herhangi biri değildir. Karşısında sondajların ‘Sarkozy’yi yenebilecek tek aday’ dediği eski ekonomi bakanı ve IMF başkanı, çok daha tecrübeli, çok daha karizmatik bir adam vardır ama kader ağlarını örmektedir. Dominique Strauss-Kahn’ın New York’daki otel odasında yaşadığı skandal François’nin en tehlikeli rakibini arenadan siler. 2011 ekiminde halk oylamasıyla Martine Aubry’ye karşı parti içi seçimleri kazanır ve Sosyalist Parti’nin cumhurbaşkanı resmi adayı seçilir. 

‘François küçükken hep ‘ben büyüyünce cumhurbaşkanı olacağım’ derdi, biz de güler geçerdik.’ diye kendisiyle yapılan bir röportajda anılarını anlatan, derinden bağlı olduğu annesi maalesef o günü göremez ama Sarkozy’nin ‘bir hiç’ diye ciddiye almadığı François Hollande 6 mayıs 2012 günü Fransa Cumhurbaşkanı seçilir.

Tüm seçim kampanyası boyunca kendisini Monsieur Tout-le-monde (halkın içinden ‘normal adam’) diye tanımlayan Hollande donanımlı, sempatik, iyimser, neşeli, dostluğa ve sadakate çok değer veren, dinlemeyi bilen, halkla içiçe, asla vazgeçmeyip tekrar deneyen, hayatta hiç birşeyi aceleye getirmeyip zamanı iyi kullanmayı tercih eden, önemli bir konuyu bile bir espriyle sulandırıp vakit kazanan bir adam olarak değerlendiriliyor. ‘Normal adam’ın gölgesinde kalmayı tercih eden ama hep yanında olan Valérie Trierweiler de ‘O’nda gördüğünüz herşey gerçek ve doğal; saklı-gizli bir Hollande yok’ diye tanımlıyor hayat arkadaşını…

Hollande politik hayatının başladığı kırsal Fransa’nın 15.000 nüfuslu Tulle kasabasında 6 mayıs akşamı yaptığı ilk teşekkür konuşmasında ‘bir gün bu seçimi hayal eder miydiniz sorusuna evet ederdim’ der. Bölgenin ünlü akordeonları eşliğinde ‘La Vie en Rose’[2]  şarkısıyla sevgilisinin kollarında zaferinin tadını çıkartır. Paris’in Bastille meydanına vardığında saatler gece yarısını çoktan geçmiştir. Kendisini saatlerdir bekleyen kalabalık halkı selamlayan Hollande yıllardır süren acıları ve yaraları sarmaya, ülkeyi tamir etmeye ve halkı biraraya getirmeye sözverir. Fransızlara ‘yeni bir umut’ olarak 15 mayıs günü devir teslim töreni ile ülkenin en üst politik mertebesine yerleşir.

Kendisiyle yapılan röportajda ‘yaptığınız değil, bundan sonra yapacaklarınız önemlidir’ diyen Elysée’nin bu yeni kiracısını hem ülke hem dünya çapında çok zor günler bekliyor. Önce haziran ayında meclis seçimlerinde çoğunluğu sağlamaya çalışacak hükümeti kuracak. Seçim meydanlarında söz verdiği ‘Değişim zamanı şimdi’ sloganına uygun ülkenin derin sorunlarını çözebilecek, işsizliğin önünü kesebilecek, ekonomiyi tekrar canlandırabilecek, Avrupa’da ağırlığını koyabilecek mi? Bunların hepsini önümüzdeki beş yıl içinde göreceğiz.

Yazi 16.05.2012 tarihli Salom gazetesinde yayimlanmistir.



[1] 1945 yılında Charles De Gaulle tarafından kurulan ENA(École nationale d'administration)’nın her yıl verdiği 110 mezundan %80’i Fransa yönetiminin en üst kademelerinde görev alır.
[2] Edith Piaf’ın meşhur şarkısı 


27 Nisan 2012 Cuma

Fransa’ya Asik bir Turk, Turkiye'ye asik bir Fransiz... Egitime Adanmis bir hayat: Nesim Fintz

Bazı insanlar vardır, bulundukları odaya girdiğinizde onlarca insan arasında fark edilirler, mıknatıs gibi sizi kendilerine çekerler. Gözlerindeki pırıltı, konuşmalarındaki bağlayıcılık, ortama hakimiyet, kendilerine özgü karizma. Sayın Nesim Fintz’le ilk karşılaşmamda bu gerçek Istanbul beyefendisinin tarzından oldukça etkilenmiştim. Paris Başkonsolosu Sayın Uğur Arıner’in onuruna verdiği resepsiyonda ‘Galatasaray Lisesinin yetiştirdiği ve Fransa’ya gönderdiği en iyi beyinlerden biri’ diye nitelendirdiği Nesim Fintz yaptığı konuşmasını şöyle noktalamıştı: ‘Bugün Fransa’ya aşık bir Türk ve Türkiye’ye aşık bir Fransız olmaktan çok mutluyum. Bu çifte kültür, bu çifte aşk, doğuyla batı arasındaki bu güçlü ilişki, Boğazı birleştiren köprü gibi yıkılmaz gönül bağı, sadece köklerimin değil aynı zamanda yaşama nedenim ve insana inancımın da temelidir.’ Mükemmelliyetçilik, yenilikçilik, hümanizm ve laiklik değerleriyle bütünleşmiş bu eğitimciyi sizlere tanıtmak istiyorum.

Nesim Hocam özgeçmişinizden başlayalım.
1969 Galatasaray Lisesi mezunuyum. 1968 yılında General Charles de Gaulle Türkiye’yi ziyareti sırasında Türk öğrencilere Fransız hükümeti tarafından burs verileceğini açıklar. Bu bursu alan ilk öğrencilerin arasında 1969’da Fransa’ya geldim. ESSEC[1]’den 1975 yılında mezun oldum, ardından uygulamalı matematik doktorası yaptım. EDHEC[2]’de 1977’den 1983’e hem hocalık hem departman müdürlüğü yaptım.

1983 yılında EISTI[3] Yüksek Mühendislik okulunu kurdunuz ve genel müdürlüğünü sürdürüyorsunuz. Okul kurma fikri nasıl oluştu?
Hocalığım sırasında bir finans dersine girmiştim. Öğrencilerin bana karşı son derece aşağılayıcı bir tutumları vardı. Taa ki hiç yeri değilken bir stokastik diferansiyel denklemi yazıp çözümünü gösterdim. ‘Bu adam matematikçiymiş, güvenebiliriz’ dediler. O dönemde mühendislik öğrencileri management öğrencilerine bakkal, onlar da mühendislere Profesör Nimbus veya teknisyen derlerdi. Okulu kurma nedenim bu iki nüfus arasında iletişimi sağlamaktı. 1983’de hem prepa dediğimiz lise sonrası iki yıllık eğitim, hem de mühendisler için bir management bölümü açtık. 1989’da devlet tarafından tanınan okulumuzda Commission des Titres d'Ingénieurs (CTI)’den geçip yüksek mühendislik diploması vermeye başladık. 4 yıldır da bir değil iki mühendislik diploması veriyoruz, génie informatique veya génie mathématique(uygulamalı bilgisayar/matematik). Sınava giren ortalama 16.000 öğrenciden biz 100 kişi alırız. Okulun birinci yılı ortak müfredattır, herkes aynı şeyi okur. Ikinci ve üçüncü yıllar ya bilgisayar ya matematrik seçip ona uygun diploma alırlar.

Türkiye’de anlaşılması açısından, çünkü sistemler biraz farklı, Fransa’daki eğitim sistemini biraz açabilir miyiz?
Türkiye’de eskiden olgunluk sınavı vardı, ne senin ne benim dönemime denk gelmedi ama bu sınav aynı zamanda üniversiteye giriş sınavı kabul edilirdi. Fransa’da bu sistem devam etmekte çünkü bütün akademilerin tek BAC sistemi var. BAC hem lise bitirme hem üniversiteye giriş sınavı anlamında. BAC’ı alan kişi, eğer üniversiteye devam edecekse BAC’ın cinsine göre, yani fen BAC’ı almışsa bütün fen üniversiteleri arasında seçim yapabilir. Türkiye’den farklı olarak Fransa’da istediğiniz üniversiteye girme şansınız var.

Fransa’da üniversiteler devlet ve özel diye ikiye mi ayrılıyor?
Hayır, Fransa’da tüm üniversiteler devlet üniversitesidir. Üniversitelerin yanısıra bizimkisi gibi Grandes Ecoles’ler(Yüksek Okullar) var ki mutlaka sınavla öğrenci alır. Bu okullara ya BAC ertesi ya da BAC+2’den sonra farklı sınavlarla öğrenci alınır. Türkiye’de yüksek okullar üniversitenin altındayken burada üstündedir.

Yüksek okul açmak deyince oldukça ciddi bir proje. Üstelik Cergy-Pontoise’daki ilk kampüsün ardından 2003 yılında 1.000 km uzaklıktaki Pau şehrinde de ikinci bir kampüs açtınız. Finansal açıdan işlerin nasıl yürüdüğünü merak ediyorum.
Buradaki özel yüksek okullar Türkiye’deki vakıf okullarına denk düşer, kar amacı olmayan kurumlardır. Fikir vermesi açısından 11 milyon euro’luk okul bütçesinin ortalama yarısı öğrenci aidatları, diğer yarısı devlet, şirket, yerel idare desteği ve yaptığımız ortak araştırmaların karşılığıdır. EISTI bugün vakıf yüksek mühendislik okulları arasında Fransa’da iki numaradır. Yerel idareler hem yüksek eğitime önem verirler hem de kendi imajları için böyle okullara gereksinim duyarlar. Şirketlerle işbirliğimiz ‘win-win’(kazan-kazan) prensibine dayanır. Biz öğrenci yetiştiriyoruz, onlar da en iyilerini almak için ellerinden geleni yapıyorlar. Okul bünyesinde kürsülerimizi şirketlere satar, her kürsüden yılda 200.000 euro tahsil ederiz. Şirketlerin yöneticileri/yüksek mühendisleri bu kürsülerde ders verir, o kürsülerden çıkacak en iyi öğrencileri de alma öncelikleri olur. 8.400 m2’lik Cergy kampüsümüz yerel idareye ait, biz sembolik olarak yılda 1 euro kira öderiz. Pau’nun belediye başkanı bir klasman raporunda okulumuzun başarısını görünce, fizibilite de olumlu çıkınca ikinci kampüsü orada kurduk. Pau’da bir ilke de imza attık, komisyon bir okula iki ayrı kampüste aynı diplomayı verme hakkı tanıdı.

Öğrenci ve öğretmen sayısını öğrenelim.
Yüksek mühendislik programında 1.000 öğrencimiz var. 55 civarında daimi hocamız, 200’e yakın conférencier dediğimiz modül bazında çalışan arkadaşlarımız var. Mastère spécialisé (BAC+6) programlarımız business intelligence, ‘kanuni casusluk’ intelligence economique, yerel idarelerin yangın, deprem, sel vs. risklerinin idaresi (gestion des risques sur les territoires) için ENA[4] ile birlikte öğrenci yetiştiririz. Bu programlarda sırasıyla Fransa birincisi, ikincisi ve üçüncüsüyüz. Gelecek yıl finance quantitative et gestion de risque üzerine, eğitimin %100 ingilizce yapılacağı yeni bir program açacağız. Bu arada başka management okullarıyla ve ESSEC’le işbirliğimiz var; Fransa’da çift diplomanın en çok verildiği okullardan biriyiz, iki okul arasında üç yıl yerine dört yıl okuyarak çift diploma alan öğrencilerimiz var.

Okulunuzla ilgilenebilecek Türk öğrenciler için sormak istiyorum, yabancı öğrenciniz var mı? Eğitim fransızca mı?
%20 yabancı öğrencimiz var. Fransızca bilmeleri şart çünkü fransızca hazırlık sınıfımız yok. Tabii hem Türkiye’den gelen hem de Fransa’da doğmuş Türk öğrencilerimiz var.

Mezunlarınızın en çok talep edildikleri sahalar neler?
Mali ve danışmanlık şirketleri, finans mühendisliği, borsa, business intelligence, cloud computing, 3I(image, integration, insertion) alanları, tibbi görüntüleme ve bilgisayar oyunları sektörlerinde çalışıyorlar.

Size göre iyi bir mühendis nasıl olmalıdır?
Iyi bir mühendis herşeyden önce bir orkestra şefidir. Orkestra şefinin öncelikle bir enstrümanı iyi çalması gerekir. Hem teknik bilgisi kuvvetli olmalı hem bütçesini aşmamak için mutlaka management bilmeli. Fransız mühendisi Avrupa’nın/dünyanın en iyilerindendir çünkü hangi mühendislik okulu olursa olsun temel management bilgisi mutlaka verilir. Üçüncüsü bir mühendisin insan ilişkileri çok iyi olmalıdır, projeyi gerek müşteriye gerek bir üstüne satabilmek için communication(iletişim) bilgisi şart.

Yıllardır gençlerle içiçesiniz. Bir eğitimci olarak bugünün gençliği hakkında gözlemleriniz neler?
Kendi öğrenciliğim dersen nuh nebi zamanına döner gibi oluyorum! Bizler çalışkandık, hayattan çok şey bekliyorduk ama hazırlopçu değildik. Bugün gençlikte bir moral bozukluğu görüyorum, gelecek endişeleri var. Bu endişe bizde yoktu. Günümüzde iyi diplomaların olursa, çalışmayı seven ve açık ufuklu bir insansan iş bulma imkanın var. Ikincisi, diyeceksin Sokrat zamanından beri herkes söylüyor ama, yeni nesil bizim nesile göre daha az edepli. Biz örneğin Genel Müdürümüz odaya girdiğinde ne olursa olsun refleks olarak ayağa kalkardık. Bu refleksler artık kayboluyor, bunlara ihtiyar refleksleri diyor gençler… Bizim zamanımızda bir insan bir şirkete girdiği zaman o şirkette hayatını geçirebilirdi. Bugün mezunlarıma ‘hayatta hiç değilse 4-5 şirket, 2-3 iş alanı değiştireceksin’ diyoruz. Gençlerin ufkunun açık olması lazım. Tabii ki internetin yararı var, biz araştırma yaptığımızda kütüphanelere giderdik, kitap karıştırırdık şimdi çok daha fazla bilgi bulunabiliyor ama hangisinin doğru hangisinin yanlış olduğuna dikkat etmek lazım. Kişilerin kendilerinden birşeyler katmaları lazım, gençlik bunu pek yapmıyor. Sadece okuduklarını, öğrendiklerini tekrarlamaları yeterli değil. Diğer yanda bu çocuklar bizden daha zorlu bir hayat mücadelesine çıkıyorlar. Bizim neslimiz bu çocukların ekmeğini çok yedi. Günümüzde devlet borçlarını görüyoruz, bu borçlar bir sonraki nesillerin sırtına yüklenmiştir. Biz de hatalıyız gibi geliyor; bugünkü nesli eleştirmek için baştan insanın kendini eleştirmesi gerekir çünkü bu çocuklar bizim çocuklarımız! Gene de ben bu gençliği seviyorum, gelecekleri için çok iyimserim.

Bu ay seçimler var. Gündemde olan gençlerin işsizlik oranının genel ortalamanın üstünde olduğu, quartier défavorisé[5]’lerde yetişenlerin eşit fırsata sahip olmamaları konularında görüşleriniz?
Insanların oturdukları yer, ten rengi, diniyle ayrımcılığa uğramalarını kabul edemem ama ABD’den dünyaya yayılan pozitif ayrımcılığa da inanmıyorum. Tamamen cumhuriyetçi bir meritokrasinin insanıyım. Şöyle ki insan birşeye iyicene sarılabiliyorsa bunu başarmaması için hiç bir sebep yok. Fransa’da %10 top kategori var ki bu çocukların ailevi durumu ne olursa olsun, anne-baba işsiz, fakir-fukara, alkolik olsun, bu %10’a Fransa yetişme ve en iyi yere ulaşma imkanı tanıyor. %10 kafası çalışmayan insan var, babası Rothschild olsa fayda etmez, sadece baba parası yer. %80 kitle için anne-babanın görgüsü, bilgisi, vereceği tavsiyeler çok önemli. Bunun zor bölgelerle tabii ki alakası var. Ama anlayamadığım şey II. Dünya Savaşından önce olsun, sonra olsun Fransa’ya gelen orta Avrupa’lı Yahudiler az mı mağdurdular? O adamlar ne yaptılar? Ilk  hedefleri çocuklarını eğitmekti. Bu bir felsefedir. Tabii ki paran varsa, kendin eğitimliysen daha iyi yaparsın ama şart değil.  

Aralık 2011’de çok prestijli bir göreve, l'UGEI(Union des grandes écoles indépendantes)[6]’nın başkanlığına seçildiniz, tebrikler.
Yüksek okullar devlet ve özel diye ikiye ayrılır dedik ya özelleri de katolik ve laik olarak ikiye ayrılır. Benim seçildiğim özel laik vakıf yüksekokulları başkanlığı. 25 okul, 30.000 öğrenci, 160.000 mezun, Katolik okulları birliğinden büyük bir oluşum bu. Sorumluluğum tüm bu okulların politikalarını yönlendirmek, devletle olan tüm ilişkileri sürdürmek. Hedeflerimden biri de laik ve katolik tüm vakıf okullarını birleştirip bir konfederasyon oluşturmak.

Türkiye’de Kültür Bakanlığı, Fransa’da da hem l'Ordre National du Mérite hem Palmes académiques’de ‘chevalier’likle ödüllendirildiniz. Bu başarıların altında sıradışı bir kişilik yatıyor mutlaka.
Sıradışı kişiliği unutun. Önemli olan şu dünyada herşeyin geçici olduğunu öğrenmek. Bir insana veya bir topluma bir şey vermişseniz onu hiç kimse sizin aktif hanenizden geri alamaz. En iyi verilebilen şey ise eğitimdir. Parayı, ziyneti verirsin, adam harcar, ama en güzel, en kalıcı armağan o adamı eğitmektir. Eğitim altın bileziktir. Bugün dünya çok ufaldı, neredeyse bir ilçe boyutuna indi. Herkes herşeyi biliyor! Haliyle bu durumda yapacağınız şeyleri sadece kendi ülkenizle sınırlamayacaksınız, çünkü bulunduğunuz şirkette hintli de olacak, çinli de, brezilyalı da, fransız da. Demek ki yarışmalar da sadece ufak bir kitle içinde yapılmıyor. Kazanabilmek için ‘aklı hür, vicdanı hür’ denir ya, ben vicdanına karışamam, ama aklının hür olduğu, bilimsel bakış açısıyla yetiştirilmiş bir gençlik çok önemli. Bizim şimdi dünyanın dört köşesinde 3.500 yüksek mühendisimiz dolaşıyor. Bu adamlar bir gün, benim deliliğimden yararlanarak açtığım bu okula girmişler ve buradan mezun olmuşlar. Bu benim için çok önemli, kimse bunu benim elimden alamaz.

Sizi tanıyanlar Nesim Fintz eşittir eğitime adanmış bir hayat diyorlar. Size hayatınızın en büyük başarısı nedir desem?
Sağolsunlar. Tabii ki 30 yıldır okulum, varoluşumda temel bir rol oynuyor. Ama benim için hayatımın en büyük başarısı ailemdir, eşimdir, 4 oğlumdur,  torunlarımdır. Ve sağolsun eşimle birlikte çocuklarımıza vermeye çalıştığımız eğitim çok önemli. Ardından çocukların yaşamının akışı hem kendilerine hem de isterseniz ilahi adalete bağlı diyelim.

Isminiz okulunuzla özdeş. Henüz gençsiniz ama sanki emekli olunca sizsiz EISTI yetim kalır gibi geliyor. Okulun geleceğiyle ilgili neler düşünüyorsunuz?
Bu okul 1989 yılında bir ana değerler belgesi yayınladı, açıklık, profesyonellik, etik ve dayanışma. Bunları elimizden geldiğince öğrencilerimizle paylaşmaya çalışıyoruz. Empoze edemezsin çünkü değerler empoze edilmez, değerler paylaşılır. Benden sonra gelen vatandaşın bu değerleri sürdürmesi gerekir. Bu bir. Ikincisi büyük bir ihtimalle altı yıl sonra emekliliğe ayrılacağım. O zamana kadar okulu devlet okulu yapma projemiz var, iki devlet okuluyla beraber Collegium diye bir şey kurduk. Bu projemiz gerçekleşirse naçizane istediğim, bu okulun hiç olmazsa bir sene başkanlığını yaptıktan sonra emekliye ayrılmak.

Yaşamınızın en önemli kilometre taşlarından biri Galatasaray Lisesi. Istanbul’daki üniversitenin akademik konseyine üyesiniz, Fransa’daki Galatasaraylılar Derneğinin de kurucularındansınız. Galatasaray’la ilgili duygularınızı öğrenmek istiyorum.
Babamı rahmetle her andığımda ilk aklıma gelen beni altı yasındayken Galatasaray Lisesine vermiş olmasıdır. GSL bir ekoldü, bir dayanışma okuluydu. Galatasaray’ın bana çok şey verdiğine inanıyorum, nankör de olmadığımı düşünüyorum. Hem Amicale’in kurucu üyesiyiz, iki dönem başkanlık yaptık hem de gerek benim dönemimden çocuklarıyla olsun, gerek yeni mezunlar olsun Galatasaraylılara daima kapım açık. Başkanlığım döneminde oluşturduğumuz anadeğerler belgesindeki etik, dayanışma, açık fikirlilik, laiklik, özveri, misyon yüklenme, mizah duygusu, büyüklere saygı, küçükleri koruyup kollama değerleri Galatasaray camiasında hep paylaşılıyor. Galatasaray deyince tabii spora değinmeden olmaz. Bu seneki GS’ı çok sevdiğimiz gibi kötü zamanlarında da seviyorduk. Bütün Avrupa maçlarına giderim. Hiç unutmayacağım GS UEFA kupasını aldığı zaman altı yüksek mühendislik okulu direktörü telefon edip tebrik etmişlerdi, bu kadar GS’yi sevdiğimi bilirler.

Biraz daha geriye gidip köklerinize bir yolculuk yapsak?
Bir çocuğun köklerini tanıması dengesi için çok önemli çünkü büyükanne-büyükbabaların verdikleri ile anne-babanın verdıklerı farklı. ‘Çocuklar kapital, torunlar faizleridir’ derler ya tabii faizlerle uğraşmak çok daha rahat! Ailede çocuklar  büyük bir sevgi, bir aşk gördükleri zaman daha güçlü yetişiyorlar. Kırgınlıklar, kavgalar, gürültü-patırtılar gören çocuklarınsa durumu daha zor. Aile terbiyesi denen şey Türkiye’de var, gerçekten çok önemli, köklerini oluşturur insanların. Kökleri olmayan insanlar sonbahar yapraklarına benzer, nereye savrulacakları belli olmaz. Kökleri sağlam olan bir ağaç ise ne kadar fırtına çıkarsa çıksın yine de dayanıklı olur.   

42 yıldır Fransa’da yaşıyorsunuz. Türk-Sefarad kökleriniz sizi takip etmiş midir bu kadar yıl?
Valla etmiştir diyeceğim şöyle ki hala ladino konuşmayı bilirim, zevkle konuşurum. Gerçi biz öyle dindar bir aile değiliz ama çocuklar nereden geldiklerini iyi bilirler, iki büyük oğlum türkçe konuşur, iki numaralı oğlum şu aralar ladino öğreniyor. Yemeklerdi, müzikti onlar devam ediyor, Maftirimi çok büyük bir zevkle dinlerim. Pesah’ın ilk akşamı bizde yapılır, soframızda değişik dinlerden en az 25-30 kişi olur; dua ladino, ibranice, fransızca okunur, çocuklarımıza bunu aktarmışızdır.

Biraz doğdunuz şehirden, Istanbul’dan bahsedelim, neleri özlersiniz?
Özlediğim şey eski Istanbul. Daha az nüfuslu, şöyle Istanbul beyefendi/hanımefendilerini  sokaklarda görebildiğiniz günleri arıyorum haliyle. Gerçi bu bir evrimdir, Allah rahmet eylesin GSL’de müdürümüz ‘Beyoğlu’na ceketsiz, kravatsız çıkamazdık’ derdi. Şimdilerde tarihi eserlerini bir yana bırakırsanız gençliğimin Istanbul’unu bulmak zor.

Hayatınızdaki en büyük pişmanlığınız desem?
Dindar değilim dedim ama inançlı bir kişiyim. Inancım şudur ki Cenab-ı Allah bana herzaman yardım etmiştir. Çok rahatsız olduğum zaman bile bu inanç beni terk etmedi. Hiç bir zaman bunu niye yapmadım düşüncem olmadı. Daima ileriye baktım, yalnız dikiz aynasına bakmak da iyidir. Nereden geldiğini bilmek evet ama geleceğe yoğunlaşmak daha iyi. Pişmanlığın aptalca bir duygu olduğuna inanıyorum. Ya o pişmanlığını elinden geldiğince düzeltmeye çalışırsın ya da geçmiş bir şey için üzülmek anlamsız. Esas anlamıyla epiküriyen bir adamım.

Okurlarımızla Paris’le ilgili ne paylaşmak istersiniz?
Herşeyden önce Paris’in güzelliği tartışılmaz. Bir akşam o III.Alexandre köprüsünden geçerken ışıklandırılmış şehir harika. Ama çoğu Parislinin maalesef kaba tavırları var. Gerçi her şehirde iyi ve kötü insanlar var ama Paris’e turist olarak gelenlerin kimi Parislilerin tutumundan ve servis anlayışından dolayı üzülebileceğini düşünebiliyorum. 





[1] Fransa’nın en prestijli okullarından Écoles supérieure des sciences économiques et commerciales
[2] Fransa’nın önemli business okullarından École des hautes études commerciales du Nord
[3] École internationale des sciences du traitement de l’information
[4] ENA: L'École nationale d'administration: Devlet idaresi görevlerine hazırlayan yüksekokul
[5] Mağdur bölgeler
[6] Bağımsız Yüksek Okullar Birliği