27 Nisan 2012 Cuma

Fransa’ya Asik bir Turk, Turkiye'ye asik bir Fransiz... Egitime Adanmis bir hayat: Nesim Fintz

Bazı insanlar vardır, bulundukları odaya girdiğinizde onlarca insan arasında fark edilirler, mıknatıs gibi sizi kendilerine çekerler. Gözlerindeki pırıltı, konuşmalarındaki bağlayıcılık, ortama hakimiyet, kendilerine özgü karizma. Sayın Nesim Fintz’le ilk karşılaşmamda bu gerçek Istanbul beyefendisinin tarzından oldukça etkilenmiştim. Paris Başkonsolosu Sayın Uğur Arıner’in onuruna verdiği resepsiyonda ‘Galatasaray Lisesinin yetiştirdiği ve Fransa’ya gönderdiği en iyi beyinlerden biri’ diye nitelendirdiği Nesim Fintz yaptığı konuşmasını şöyle noktalamıştı: ‘Bugün Fransa’ya aşık bir Türk ve Türkiye’ye aşık bir Fransız olmaktan çok mutluyum. Bu çifte kültür, bu çifte aşk, doğuyla batı arasındaki bu güçlü ilişki, Boğazı birleştiren köprü gibi yıkılmaz gönül bağı, sadece köklerimin değil aynı zamanda yaşama nedenim ve insana inancımın da temelidir.’ Mükemmelliyetçilik, yenilikçilik, hümanizm ve laiklik değerleriyle bütünleşmiş bu eğitimciyi sizlere tanıtmak istiyorum.

Nesim Hocam özgeçmişinizden başlayalım.
1969 Galatasaray Lisesi mezunuyum. 1968 yılında General Charles de Gaulle Türkiye’yi ziyareti sırasında Türk öğrencilere Fransız hükümeti tarafından burs verileceğini açıklar. Bu bursu alan ilk öğrencilerin arasında 1969’da Fransa’ya geldim. ESSEC[1]’den 1975 yılında mezun oldum, ardından uygulamalı matematik doktorası yaptım. EDHEC[2]’de 1977’den 1983’e hem hocalık hem departman müdürlüğü yaptım.

1983 yılında EISTI[3] Yüksek Mühendislik okulunu kurdunuz ve genel müdürlüğünü sürdürüyorsunuz. Okul kurma fikri nasıl oluştu?
Hocalığım sırasında bir finans dersine girmiştim. Öğrencilerin bana karşı son derece aşağılayıcı bir tutumları vardı. Taa ki hiç yeri değilken bir stokastik diferansiyel denklemi yazıp çözümünü gösterdim. ‘Bu adam matematikçiymiş, güvenebiliriz’ dediler. O dönemde mühendislik öğrencileri management öğrencilerine bakkal, onlar da mühendislere Profesör Nimbus veya teknisyen derlerdi. Okulu kurma nedenim bu iki nüfus arasında iletişimi sağlamaktı. 1983’de hem prepa dediğimiz lise sonrası iki yıllık eğitim, hem de mühendisler için bir management bölümü açtık. 1989’da devlet tarafından tanınan okulumuzda Commission des Titres d'Ingénieurs (CTI)’den geçip yüksek mühendislik diploması vermeye başladık. 4 yıldır da bir değil iki mühendislik diploması veriyoruz, génie informatique veya génie mathématique(uygulamalı bilgisayar/matematik). Sınava giren ortalama 16.000 öğrenciden biz 100 kişi alırız. Okulun birinci yılı ortak müfredattır, herkes aynı şeyi okur. Ikinci ve üçüncü yıllar ya bilgisayar ya matematrik seçip ona uygun diploma alırlar.

Türkiye’de anlaşılması açısından, çünkü sistemler biraz farklı, Fransa’daki eğitim sistemini biraz açabilir miyiz?
Türkiye’de eskiden olgunluk sınavı vardı, ne senin ne benim dönemime denk gelmedi ama bu sınav aynı zamanda üniversiteye giriş sınavı kabul edilirdi. Fransa’da bu sistem devam etmekte çünkü bütün akademilerin tek BAC sistemi var. BAC hem lise bitirme hem üniversiteye giriş sınavı anlamında. BAC’ı alan kişi, eğer üniversiteye devam edecekse BAC’ın cinsine göre, yani fen BAC’ı almışsa bütün fen üniversiteleri arasında seçim yapabilir. Türkiye’den farklı olarak Fransa’da istediğiniz üniversiteye girme şansınız var.

Fransa’da üniversiteler devlet ve özel diye ikiye mi ayrılıyor?
Hayır, Fransa’da tüm üniversiteler devlet üniversitesidir. Üniversitelerin yanısıra bizimkisi gibi Grandes Ecoles’ler(Yüksek Okullar) var ki mutlaka sınavla öğrenci alır. Bu okullara ya BAC ertesi ya da BAC+2’den sonra farklı sınavlarla öğrenci alınır. Türkiye’de yüksek okullar üniversitenin altındayken burada üstündedir.

Yüksek okul açmak deyince oldukça ciddi bir proje. Üstelik Cergy-Pontoise’daki ilk kampüsün ardından 2003 yılında 1.000 km uzaklıktaki Pau şehrinde de ikinci bir kampüs açtınız. Finansal açıdan işlerin nasıl yürüdüğünü merak ediyorum.
Buradaki özel yüksek okullar Türkiye’deki vakıf okullarına denk düşer, kar amacı olmayan kurumlardır. Fikir vermesi açısından 11 milyon euro’luk okul bütçesinin ortalama yarısı öğrenci aidatları, diğer yarısı devlet, şirket, yerel idare desteği ve yaptığımız ortak araştırmaların karşılığıdır. EISTI bugün vakıf yüksek mühendislik okulları arasında Fransa’da iki numaradır. Yerel idareler hem yüksek eğitime önem verirler hem de kendi imajları için böyle okullara gereksinim duyarlar. Şirketlerle işbirliğimiz ‘win-win’(kazan-kazan) prensibine dayanır. Biz öğrenci yetiştiriyoruz, onlar da en iyilerini almak için ellerinden geleni yapıyorlar. Okul bünyesinde kürsülerimizi şirketlere satar, her kürsüden yılda 200.000 euro tahsil ederiz. Şirketlerin yöneticileri/yüksek mühendisleri bu kürsülerde ders verir, o kürsülerden çıkacak en iyi öğrencileri de alma öncelikleri olur. 8.400 m2’lik Cergy kampüsümüz yerel idareye ait, biz sembolik olarak yılda 1 euro kira öderiz. Pau’nun belediye başkanı bir klasman raporunda okulumuzun başarısını görünce, fizibilite de olumlu çıkınca ikinci kampüsü orada kurduk. Pau’da bir ilke de imza attık, komisyon bir okula iki ayrı kampüste aynı diplomayı verme hakkı tanıdı.

Öğrenci ve öğretmen sayısını öğrenelim.
Yüksek mühendislik programında 1.000 öğrencimiz var. 55 civarında daimi hocamız, 200’e yakın conférencier dediğimiz modül bazında çalışan arkadaşlarımız var. Mastère spécialisé (BAC+6) programlarımız business intelligence, ‘kanuni casusluk’ intelligence economique, yerel idarelerin yangın, deprem, sel vs. risklerinin idaresi (gestion des risques sur les territoires) için ENA[4] ile birlikte öğrenci yetiştiririz. Bu programlarda sırasıyla Fransa birincisi, ikincisi ve üçüncüsüyüz. Gelecek yıl finance quantitative et gestion de risque üzerine, eğitimin %100 ingilizce yapılacağı yeni bir program açacağız. Bu arada başka management okullarıyla ve ESSEC’le işbirliğimiz var; Fransa’da çift diplomanın en çok verildiği okullardan biriyiz, iki okul arasında üç yıl yerine dört yıl okuyarak çift diploma alan öğrencilerimiz var.

Okulunuzla ilgilenebilecek Türk öğrenciler için sormak istiyorum, yabancı öğrenciniz var mı? Eğitim fransızca mı?
%20 yabancı öğrencimiz var. Fransızca bilmeleri şart çünkü fransızca hazırlık sınıfımız yok. Tabii hem Türkiye’den gelen hem de Fransa’da doğmuş Türk öğrencilerimiz var.

Mezunlarınızın en çok talep edildikleri sahalar neler?
Mali ve danışmanlık şirketleri, finans mühendisliği, borsa, business intelligence, cloud computing, 3I(image, integration, insertion) alanları, tibbi görüntüleme ve bilgisayar oyunları sektörlerinde çalışıyorlar.

Size göre iyi bir mühendis nasıl olmalıdır?
Iyi bir mühendis herşeyden önce bir orkestra şefidir. Orkestra şefinin öncelikle bir enstrümanı iyi çalması gerekir. Hem teknik bilgisi kuvvetli olmalı hem bütçesini aşmamak için mutlaka management bilmeli. Fransız mühendisi Avrupa’nın/dünyanın en iyilerindendir çünkü hangi mühendislik okulu olursa olsun temel management bilgisi mutlaka verilir. Üçüncüsü bir mühendisin insan ilişkileri çok iyi olmalıdır, projeyi gerek müşteriye gerek bir üstüne satabilmek için communication(iletişim) bilgisi şart.

Yıllardır gençlerle içiçesiniz. Bir eğitimci olarak bugünün gençliği hakkında gözlemleriniz neler?
Kendi öğrenciliğim dersen nuh nebi zamanına döner gibi oluyorum! Bizler çalışkandık, hayattan çok şey bekliyorduk ama hazırlopçu değildik. Bugün gençlikte bir moral bozukluğu görüyorum, gelecek endişeleri var. Bu endişe bizde yoktu. Günümüzde iyi diplomaların olursa, çalışmayı seven ve açık ufuklu bir insansan iş bulma imkanın var. Ikincisi, diyeceksin Sokrat zamanından beri herkes söylüyor ama, yeni nesil bizim nesile göre daha az edepli. Biz örneğin Genel Müdürümüz odaya girdiğinde ne olursa olsun refleks olarak ayağa kalkardık. Bu refleksler artık kayboluyor, bunlara ihtiyar refleksleri diyor gençler… Bizim zamanımızda bir insan bir şirkete girdiği zaman o şirkette hayatını geçirebilirdi. Bugün mezunlarıma ‘hayatta hiç değilse 4-5 şirket, 2-3 iş alanı değiştireceksin’ diyoruz. Gençlerin ufkunun açık olması lazım. Tabii ki internetin yararı var, biz araştırma yaptığımızda kütüphanelere giderdik, kitap karıştırırdık şimdi çok daha fazla bilgi bulunabiliyor ama hangisinin doğru hangisinin yanlış olduğuna dikkat etmek lazım. Kişilerin kendilerinden birşeyler katmaları lazım, gençlik bunu pek yapmıyor. Sadece okuduklarını, öğrendiklerini tekrarlamaları yeterli değil. Diğer yanda bu çocuklar bizden daha zorlu bir hayat mücadelesine çıkıyorlar. Bizim neslimiz bu çocukların ekmeğini çok yedi. Günümüzde devlet borçlarını görüyoruz, bu borçlar bir sonraki nesillerin sırtına yüklenmiştir. Biz de hatalıyız gibi geliyor; bugünkü nesli eleştirmek için baştan insanın kendini eleştirmesi gerekir çünkü bu çocuklar bizim çocuklarımız! Gene de ben bu gençliği seviyorum, gelecekleri için çok iyimserim.

Bu ay seçimler var. Gündemde olan gençlerin işsizlik oranının genel ortalamanın üstünde olduğu, quartier défavorisé[5]’lerde yetişenlerin eşit fırsata sahip olmamaları konularında görüşleriniz?
Insanların oturdukları yer, ten rengi, diniyle ayrımcılığa uğramalarını kabul edemem ama ABD’den dünyaya yayılan pozitif ayrımcılığa da inanmıyorum. Tamamen cumhuriyetçi bir meritokrasinin insanıyım. Şöyle ki insan birşeye iyicene sarılabiliyorsa bunu başarmaması için hiç bir sebep yok. Fransa’da %10 top kategori var ki bu çocukların ailevi durumu ne olursa olsun, anne-baba işsiz, fakir-fukara, alkolik olsun, bu %10’a Fransa yetişme ve en iyi yere ulaşma imkanı tanıyor. %10 kafası çalışmayan insan var, babası Rothschild olsa fayda etmez, sadece baba parası yer. %80 kitle için anne-babanın görgüsü, bilgisi, vereceği tavsiyeler çok önemli. Bunun zor bölgelerle tabii ki alakası var. Ama anlayamadığım şey II. Dünya Savaşından önce olsun, sonra olsun Fransa’ya gelen orta Avrupa’lı Yahudiler az mı mağdurdular? O adamlar ne yaptılar? Ilk  hedefleri çocuklarını eğitmekti. Bu bir felsefedir. Tabii ki paran varsa, kendin eğitimliysen daha iyi yaparsın ama şart değil.  

Aralık 2011’de çok prestijli bir göreve, l'UGEI(Union des grandes écoles indépendantes)[6]’nın başkanlığına seçildiniz, tebrikler.
Yüksek okullar devlet ve özel diye ikiye ayrılır dedik ya özelleri de katolik ve laik olarak ikiye ayrılır. Benim seçildiğim özel laik vakıf yüksekokulları başkanlığı. 25 okul, 30.000 öğrenci, 160.000 mezun, Katolik okulları birliğinden büyük bir oluşum bu. Sorumluluğum tüm bu okulların politikalarını yönlendirmek, devletle olan tüm ilişkileri sürdürmek. Hedeflerimden biri de laik ve katolik tüm vakıf okullarını birleştirip bir konfederasyon oluşturmak.

Türkiye’de Kültür Bakanlığı, Fransa’da da hem l'Ordre National du Mérite hem Palmes académiques’de ‘chevalier’likle ödüllendirildiniz. Bu başarıların altında sıradışı bir kişilik yatıyor mutlaka.
Sıradışı kişiliği unutun. Önemli olan şu dünyada herşeyin geçici olduğunu öğrenmek. Bir insana veya bir topluma bir şey vermişseniz onu hiç kimse sizin aktif hanenizden geri alamaz. En iyi verilebilen şey ise eğitimdir. Parayı, ziyneti verirsin, adam harcar, ama en güzel, en kalıcı armağan o adamı eğitmektir. Eğitim altın bileziktir. Bugün dünya çok ufaldı, neredeyse bir ilçe boyutuna indi. Herkes herşeyi biliyor! Haliyle bu durumda yapacağınız şeyleri sadece kendi ülkenizle sınırlamayacaksınız, çünkü bulunduğunuz şirkette hintli de olacak, çinli de, brezilyalı da, fransız da. Demek ki yarışmalar da sadece ufak bir kitle içinde yapılmıyor. Kazanabilmek için ‘aklı hür, vicdanı hür’ denir ya, ben vicdanına karışamam, ama aklının hür olduğu, bilimsel bakış açısıyla yetiştirilmiş bir gençlik çok önemli. Bizim şimdi dünyanın dört köşesinde 3.500 yüksek mühendisimiz dolaşıyor. Bu adamlar bir gün, benim deliliğimden yararlanarak açtığım bu okula girmişler ve buradan mezun olmuşlar. Bu benim için çok önemli, kimse bunu benim elimden alamaz.

Sizi tanıyanlar Nesim Fintz eşittir eğitime adanmış bir hayat diyorlar. Size hayatınızın en büyük başarısı nedir desem?
Sağolsunlar. Tabii ki 30 yıldır okulum, varoluşumda temel bir rol oynuyor. Ama benim için hayatımın en büyük başarısı ailemdir, eşimdir, 4 oğlumdur,  torunlarımdır. Ve sağolsun eşimle birlikte çocuklarımıza vermeye çalıştığımız eğitim çok önemli. Ardından çocukların yaşamının akışı hem kendilerine hem de isterseniz ilahi adalete bağlı diyelim.

Isminiz okulunuzla özdeş. Henüz gençsiniz ama sanki emekli olunca sizsiz EISTI yetim kalır gibi geliyor. Okulun geleceğiyle ilgili neler düşünüyorsunuz?
Bu okul 1989 yılında bir ana değerler belgesi yayınladı, açıklık, profesyonellik, etik ve dayanışma. Bunları elimizden geldiğince öğrencilerimizle paylaşmaya çalışıyoruz. Empoze edemezsin çünkü değerler empoze edilmez, değerler paylaşılır. Benden sonra gelen vatandaşın bu değerleri sürdürmesi gerekir. Bu bir. Ikincisi büyük bir ihtimalle altı yıl sonra emekliliğe ayrılacağım. O zamana kadar okulu devlet okulu yapma projemiz var, iki devlet okuluyla beraber Collegium diye bir şey kurduk. Bu projemiz gerçekleşirse naçizane istediğim, bu okulun hiç olmazsa bir sene başkanlığını yaptıktan sonra emekliye ayrılmak.

Yaşamınızın en önemli kilometre taşlarından biri Galatasaray Lisesi. Istanbul’daki üniversitenin akademik konseyine üyesiniz, Fransa’daki Galatasaraylılar Derneğinin de kurucularındansınız. Galatasaray’la ilgili duygularınızı öğrenmek istiyorum.
Babamı rahmetle her andığımda ilk aklıma gelen beni altı yasındayken Galatasaray Lisesine vermiş olmasıdır. GSL bir ekoldü, bir dayanışma okuluydu. Galatasaray’ın bana çok şey verdiğine inanıyorum, nankör de olmadığımı düşünüyorum. Hem Amicale’in kurucu üyesiyiz, iki dönem başkanlık yaptık hem de gerek benim dönemimden çocuklarıyla olsun, gerek yeni mezunlar olsun Galatasaraylılara daima kapım açık. Başkanlığım döneminde oluşturduğumuz anadeğerler belgesindeki etik, dayanışma, açık fikirlilik, laiklik, özveri, misyon yüklenme, mizah duygusu, büyüklere saygı, küçükleri koruyup kollama değerleri Galatasaray camiasında hep paylaşılıyor. Galatasaray deyince tabii spora değinmeden olmaz. Bu seneki GS’ı çok sevdiğimiz gibi kötü zamanlarında da seviyorduk. Bütün Avrupa maçlarına giderim. Hiç unutmayacağım GS UEFA kupasını aldığı zaman altı yüksek mühendislik okulu direktörü telefon edip tebrik etmişlerdi, bu kadar GS’yi sevdiğimi bilirler.

Biraz daha geriye gidip köklerinize bir yolculuk yapsak?
Bir çocuğun köklerini tanıması dengesi için çok önemli çünkü büyükanne-büyükbabaların verdikleri ile anne-babanın verdıklerı farklı. ‘Çocuklar kapital, torunlar faizleridir’ derler ya tabii faizlerle uğraşmak çok daha rahat! Ailede çocuklar  büyük bir sevgi, bir aşk gördükleri zaman daha güçlü yetişiyorlar. Kırgınlıklar, kavgalar, gürültü-patırtılar gören çocuklarınsa durumu daha zor. Aile terbiyesi denen şey Türkiye’de var, gerçekten çok önemli, köklerini oluşturur insanların. Kökleri olmayan insanlar sonbahar yapraklarına benzer, nereye savrulacakları belli olmaz. Kökleri sağlam olan bir ağaç ise ne kadar fırtına çıkarsa çıksın yine de dayanıklı olur.   

42 yıldır Fransa’da yaşıyorsunuz. Türk-Sefarad kökleriniz sizi takip etmiş midir bu kadar yıl?
Valla etmiştir diyeceğim şöyle ki hala ladino konuşmayı bilirim, zevkle konuşurum. Gerçi biz öyle dindar bir aile değiliz ama çocuklar nereden geldiklerini iyi bilirler, iki büyük oğlum türkçe konuşur, iki numaralı oğlum şu aralar ladino öğreniyor. Yemeklerdi, müzikti onlar devam ediyor, Maftirimi çok büyük bir zevkle dinlerim. Pesah’ın ilk akşamı bizde yapılır, soframızda değişik dinlerden en az 25-30 kişi olur; dua ladino, ibranice, fransızca okunur, çocuklarımıza bunu aktarmışızdır.

Biraz doğdunuz şehirden, Istanbul’dan bahsedelim, neleri özlersiniz?
Özlediğim şey eski Istanbul. Daha az nüfuslu, şöyle Istanbul beyefendi/hanımefendilerini  sokaklarda görebildiğiniz günleri arıyorum haliyle. Gerçi bu bir evrimdir, Allah rahmet eylesin GSL’de müdürümüz ‘Beyoğlu’na ceketsiz, kravatsız çıkamazdık’ derdi. Şimdilerde tarihi eserlerini bir yana bırakırsanız gençliğimin Istanbul’unu bulmak zor.

Hayatınızdaki en büyük pişmanlığınız desem?
Dindar değilim dedim ama inançlı bir kişiyim. Inancım şudur ki Cenab-ı Allah bana herzaman yardım etmiştir. Çok rahatsız olduğum zaman bile bu inanç beni terk etmedi. Hiç bir zaman bunu niye yapmadım düşüncem olmadı. Daima ileriye baktım, yalnız dikiz aynasına bakmak da iyidir. Nereden geldiğini bilmek evet ama geleceğe yoğunlaşmak daha iyi. Pişmanlığın aptalca bir duygu olduğuna inanıyorum. Ya o pişmanlığını elinden geldiğince düzeltmeye çalışırsın ya da geçmiş bir şey için üzülmek anlamsız. Esas anlamıyla epiküriyen bir adamım.

Okurlarımızla Paris’le ilgili ne paylaşmak istersiniz?
Herşeyden önce Paris’in güzelliği tartışılmaz. Bir akşam o III.Alexandre köprüsünden geçerken ışıklandırılmış şehir harika. Ama çoğu Parislinin maalesef kaba tavırları var. Gerçi her şehirde iyi ve kötü insanlar var ama Paris’e turist olarak gelenlerin kimi Parislilerin tutumundan ve servis anlayışından dolayı üzülebileceğini düşünebiliyorum. 





[1] Fransa’nın en prestijli okullarından Écoles supérieure des sciences économiques et commerciales
[2] Fransa’nın önemli business okullarından École des hautes études commerciales du Nord
[3] École internationale des sciences du traitement de l’information
[4] ENA: L'École nationale d'administration: Devlet idaresi görevlerine hazırlayan yüksekokul
[5] Mağdur bölgeler
[6] Bağımsız Yüksek Okullar Birliği

17 Şubat 2012 Cuma

Adieu L’euro !


5 şubat akşamı. Ağır bir griple yatıyorum. Ilaç almak için kalktığımda televizyonda bir flaş habere rastlıyorum: Adieu L’Euro! (Elveda Euro) Oldukça çarpıcı bir başlık. Sunucu ülkenin farklı yerleriyle canlı bağlantılar yapıyor, röportajlar birbirini izliyor, sorular, yanıtlar, yorumlar derken kulaklarıma inanamıyor, televizyonun önüne çakılıp kalıyorum. Euro bölgesindeki 17 ülkenin devlet başkanlarının aynı anda euronun 10 yıllık kısa ömrünün sona erdiğini açıklaması, Fransa’da 1 franc’ın 1 euro’ya eşitlendiği, 3 gün boyunca Avrupa borsalarının kapalı kalacağı, 6 ay süresince iki para biriminin de piyasada geçerli olacağı haberleri birbirini izliyor. ‘Sibel, aldığın ilaçlar seni sersemletmiş olmasın’ ya da ‘soğuk bir kamera şakası mı bu’ derken Capital programının jeneriği ile gerçek dünyaya dönüyorum. Meğerse programın gazetecilerinden Jerome Levy tarafından üç aylık araştırma sonucu ortaya böyle bir document fiction çıkmış. Konu: ‘Eğer bir gün eski Fransız para birimi franc’a geri dönülürse Fransızların hayatında neler değişecek?’
Ekonomistler Avrupa’nın finansal geleceğiyle ilgili farklı öngörüler sunarken, sokaktaki adamların %34’ü eurodan vazgeçilmesi taraftarıyken önümüzdeki yıllar euro zone’da nasıl gelişmeler gösterecek kestirmek oldukça güç. Yaklaşan nisan ayı seçimlerine odaklanan Fransa’da herşey seçim sonrasına itelelenirken ve bankaların ‘sağlık’ durumu sorgulanırken kimi Fransızlar euroyu günlük hayatlarından silmişler bile… Nasıl mı? Buyrun anlatayım.

Villeneuve-sur-Lot. 25.000 kişinin yaşadığı küçük bir kasaba. Yerel para birimi fikri Fransa’da ilk kez bu kasabada uygulamaya konulmuş. ‘Agir pour le vivant’  derneği girişimin mimarı. Paranın desenini yapacak bir ressam ve basacak bir matbaa bulup kolları sıvıyorlar. Sahtesini engellemek için de her kağıt para numaralanıyor. Ardından fikir kasaba halkına, özellikle esnafa anlatılıyor, 6 ay içinde kırktan fazla şirket üye oluyor. Derneğe eurolarını verip karşılığında abeille’lerini alıyorlar.

Abeille’in kelime anlamı arı. Paranın sağ tarafında kasabanın manzarası, sol tarafında de bir arı figürü var. Renkler capcanlı: mor, pembe, yeşil. Her arı para 1 euroya eşit. Arı parayı tahsil eden esnaf ve şirketler derneğe üye diğer profesyonellerde harcamaya başlamışlar bile… Kuaföre giriyorsunuz, saç kesimini arı paranızla ödüyorsunuz. Ekmek fırınında ekmeğinizi alırken yine arı para…Bakkallar, manavlar, şarap üreticileri, sağlık malzemeleri, giysi, ayakkabı, kitapçı, terzi, cafe/bar derken günlük ihtiyacın çoğunu karşılayacak bir esnaf grubunda yerel para kabul ediliyor. Kasabada yaşayanlar hayatlarından memnun. Alışkanlıklarını değiştirmişler, ekonomiye inanılmaz bir dinamizm gelmiş. Hem bölge içinde ticaret canlanıyor hem de para kapalı devre yerel dolaşımda kalmayı sürdürüyor.  Kasabanın fırını daha önceleri organik ununu Fransa’nın heryerinden satın alırken şimdilerde tüm ihtiyacını 4 km mesafedeki yerel üreticiden arı parayla aldığını belirtiyor. Haftada 20 kilo un satan üretici de artık 200 kilo sattığını teyit ediyor sevinçle..

Arı para üç ana prensip üzerine işliyor: Birincisi sadece yerel kullanımı mümkün, zaten sadece bölgesel kalmak şartıyla bu ‘yerel değişim sistemi’ yasal.. Ikincisi euroya belli bir parite ile bağlı. Üçüncüsü ve en önemlisi harcanmadığında değerini kaybediyor. Bir anlamda yemek fişleri ya da mağazaların hediye çekleri gibi düşünülebilir. Arı para altı ayda bir %2 devaluasyona uğruyor. Kullanmaya devam etmek için ya dernekten %2 değerinde ek pul alıp üzerine yapıştırmak gerekiyor ya da yine aynı değer kaybıyla euroya döndürülebiliyor.

Villeneuve’ü kısa zamanda başka yerel paralar takip eder: Toulouse’da le sol violette, Aubenas’da la bogue, Lorrain’de l’epi, Pézenas’de l’occitan gibi…

Alternatif para fikri tabii ki yeni bir buluş değil. Ortaçağdan itibaren uygulanan bu fikrin günümüzde dünyada 5.000’in üstünde örneği var. Almanya’da Chiemgauer, ABD’de Ithaca Hour, Kanada’da Calgary Dollar, Ingiltere’de Lewis, Italya’da Roma yakınlarındaki 600 kişilik Filettino kasabasında Fiorito olarak hayat bulmuş.

New York eyaletinin Ithaca şehrinde 1991 yılından bu yana hour kullanılıyor. ABD’nin en eski ve en geniş kullanım ağı olan hour dolaşıma çıktığında bölgede ortalama saat ücreti 10$ olduğundan 1 hour, 10 dolar değere eşitlemiş. Muhasebeciden tamirciye, tiyatro biletinden çocuk bakımına, restoranlardan çiftçilere geniş bir kullanım ağına sahip olan hour kelimesinin saat anlamına gelmesi paranın mal satın almak için gereken bir araç olmasının yanısıra iş gücü ve zaman değerinin de hatırlatılmak istenmesinden.

1990’larda Arjantin’de olduğu gibi çoğu kriz döneminde gelişen bu yerel para fikri günümüzde euronun popülaritesini kaybetmesiyle süksesini arttırmakta. Hem krize hem globalleşmeye karşı bir silah olarak değerlendirilen yerel alternatif para bankacılık sistemine güvenin sarsıldığı günümüzde kriz bölgelerinin dinamiklerini canlandırmakta işe yarayabilir. Bu parayı biriktirmek ve yatırım amaçlı kullanmak mümkün olmadığından paranın spekülasyon amacı dışında sadece harcama amaçlı kullanımı gerçeği Fransız halkının hoşuna gidiyor. Insanlar harcadıkları paranın, bankaları ve spekülasyoncuları zenginleştirmek yerine kendi bölgelerinin kalkınmasına ve yerel üreticilerin yaşamlarını sürdürmesine katkıda bulunma fikrini benimsiyorlar. Arı paranın kurucularından Patrick Figeac ‘Bankalara güvenmiyoruz. Arı para yerel harcanıyor, %100 değişim aracı olarak kullanılıyor. Ulusal paramız ise %100 spekülasyon!’ diyor.

Bir gün gelir de euroya elveda der miyiz bilmiyorum ama yerelden öteye geçemeyeceği kesin olsa bu uygulamanın bana küçükken oynamaktan çok büyük zevk aldığım monopoly oyununu anımsattığını ve beni çok eğlendirdiğini itiraf ediyorum.

Ha bu arada unutmadan bugün eski Fransız franklarını değiştirmek icin son gün!!




Kaynakça : TV M6, Europe1

20 Ocak 2012 Cuma

Yuz Gun Kala...

Geçen yılı bitirdik, koşar adımlarla yenisine başladık, hatta 2012’nin ilk ayını arkamızda bırakıyoruz bile! Fransa’da yılsonu/yılbaşı neler olup bitiyor, kamuoyunda neler konuşuluyor, hadi kısa bir tur yapalım.

2011 yılının son günlerine Türkiye-Fransa gerginliği damgasını vurdu. Trocadero meydanında Fransa’da yaşayan Türkler toplandı, yürüdü, seslerini duyurdu. Ocak sonunda öngörülen Senato görüşmelerinin yapılıp yapılmayacağını ve nasıl sonuçlanacağını hep beraber izleyeceğiz.

Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy yılsonu mesajında Fransa için oldukça karanlık bir tablo çizdi, korku herkesin ensesinde. Aradan iki hafta geçmeden uzun süredir zaten beklenen Fransa’nın kredi notu düşürüldü. Yapılan son anketler Fransızların üçte ikisinin çok tedirgin olduğunu, mutsuzluk seviyesinin tavan yaptığını göstermekte.

Seçimlerin ilk turuna 100 gün kala politikada ton sertleşiyor. Fransa Ulusal Meclisi Başkanı Bernard Accoyer’ın ‘solun bu seçimi kazanması bir savaş sonucuna benzer’ sözlerinin ardından sosyalist Parti başkanı Martine Aubry, geçen hafta Lille’e ziyareti sırasında cumhurbaşkanı Sarkozy’yi uyardı: ‘Grubunuzu daha iyi kontrol edin, seçim tartışmaları seviyesini yüksek ve kaliteli tutarsak hem cumhuriyet hem halk kazanır’ dedi. Cumhurbaşkanı yanıtında kendisi hakkında ileri geri konuşan François Hollande’a göz kulak olması tavsiyesinde bulundu! 

Yeşiller Partisi başkanı eski yargıç Eva Joly 14 temmuz cumhuriyet bayramında askeri resmi geçide gerek olmadığı söyleminin ardından yeni bir polemiğe imza atti. Partisinin ‘Eşitlik Gecesi’nde konuşan Joly Yahudilerin Kipur (oruç) ve Müslümanların Ramazan Bayramlarının da resmi tatil olması gerektiğini söyledi. Sosyalist Parti yetkilileri Joly’ye devletin laiklik kuralını hatırlatırken Yüksek Öğretim Bakanı Fransa’nın Hristiyan köklerini vurguladı. Seçim kampanyaları başlığı altında ‘diyalog ve tartışmaların yerine polemiklerin tercih edilmesine’ üzüldüğünü belirten Joly ‘öneride bulunmanın, ne yapmak istediğini söylememekten’ daha iyi olduğu görüşünü savundu.

Geçen yılki Mediator (Servier Laboraturalarının diyabet için ürettiği bu ilacın kilo kaybetmek isteyen hastalara da verilmesi, yaklaşık 5 milyon kişinin kullandığı ilacın kalp rahatsızlıkları ve ölümlere sebep olması) skandalının ardından tıbbi yerine çok daha ucuz atık malzemeden üretilen sanayi tipi silikon kullanan Fransız PIP firması da son yılların en büyük sağlık skandallarından birine neden oldu. Dünyada 300 ila 400.000 kadın tarafından  kullanıldığı tahmin edilen bu meme silikonlarının değiştirilmesinde, gerekli kontrol ve önlemlerin alınmadığından yola çıkarak, devletin masrafları karşılaması konusu tartışılmakta.

Kelime anlamı ‘gülümseme barı’ olan bar à sourire’ler gündeme bomba gibi düştü. Bembeyaz dişlere mi sahip olmak istiyorsunuz? Giriyorsunuz bu dükkanların birine, rahat koltuklara yerleşiyorsunuz. Üzerine jel sürülen silikon bir protez ağzınıza yerleştiriliyor; mavi ışıklı lambanın altında 15 dakika oturuyor, tv izleyip müzik dinleyebiliyorsunuz. 30 euroya mal olan bu ‘bakım’ şu anda Paris’te çok moda. Kuruluş maliyetinin düşük olması, tek kişi ile işletilebilmesi, 30-40 m2lik alanda üç müşteriye aynı anda hizmet verilebilmesi, kullanılan kitlerin hiç bir hazırlık gerektirmemesi, Paris’te iki yıl içinde 80 mağazanın açılmasının en önemli sebeplerinden. Hem tüketici memnun, hem iş sahibi ama memnun olmayan bir kesim var: diş doktorları. Jelin içindeki beyazlatıcı madde olan hidrojen peroksitin fazla kullanımının sağlığa zararlı etkilerini vurgulayan doktorlar bu ‘bar’ların bilinçsizce açılmasının halk sağlığına ciddi tehdit oluşturabileceğini belirtirken beyazlatıcı kitlerin ithalatçısı, hekimlerin %25 oranında kullandıkları bu maddenin kitlerde sadece %0.1 oranında bulunduğunu ve hiç bir tehlikenin söz konusu olmadığını kamuoyuna duyurdu. Tartışmalar süreceğe benzer.

Paris’te farklı bir hırsız: Son iki hafta içinde onun üzerinde boulangerie(fırın)’ye girip her seferinde 8 ila 20 euro değerinde croissant satın alan, ardından tabancasını göstererek parayı ödemeden kaçan hırsız aranıyor. Soyulan fırınlardan birinin sahibi Augusto Dos Santos, gazetecilere ‘eğer gerçekten ihtiyaç sahibiyse hergün yiyeceğini ücretsiz verebilirim’ açıklaması yaptı.

Hoş bir sedayla son verelim bu ayki yazımıza: 17 milyon üzeri seyirciyle tüm zamanların en çok izlenen Fransız filmi sıralamasında ikinci olan ‘Intouchables’ (Dokunulmazlar) sinemaseverleri mest ededursun bir başka güzel film El Gusto vizyona girdi. Filmin senarist ve yönetmeni Safinez Bousbia Cezayir doğumlu. Bir süre mimar olarak çalıştıktan sonra 2003 yılında sinema dünyasına adım atan Bousbia 2004 yılında Dublin’de Quidam Productions şirketini kuruyor. Şirketin amacı gün ışığına çıkmamış hikayeleri bulmak ve ekrana taşımak. Bousbia’nın tutkulu projesi 2003 yılında bir Cezayir gezisinde beğendiği bir aynayı satın almak için küçük bir dükkanı ziyaretiyle başlar. Satıcının gösterdiği eski fotoğraflardan yola çıkarak şimdi 70 ila 100 yaşlarında Cezayir ve Fransa’da yaşayan bir grup Müslüman ve Yahudi müzisyenin izini sürmeye başlar. ‘O gün hem onların hem benim hayatım değişti.’ diyen Bousbia’nın filmi biraz Buena Vista Social Club biraz Radu Mihăileanu’nun Le Concert (Konser) filmlerini çağrıştıyor. Cezayir Konservatuarında Chaabi müziğinin efsane ustası El Hadj M’Hamed El Anka’dan aldıkları derslerin üzerinden elli yıl geçmiştir. Kelime anlamı folk olan chaabi müziği Arap-Endülüs, Berber ve Flamenko müzik geleneklerinin bir kokteyli. Savaşın ve tarihin ayırdığı ama dostluğun ve müziğe aşkın ortak paydasında tekrar birleşen 42 kişilik El Gusto orkestrasının Fransa’da verecekleri konsere hazırlanışını izlediğimiz film boyunca mandolin, keman ve perküsiyon eşliğinde melodilerin enerjisi bizi Cezayir Casbah’sının sokaklarına götürür. ‘Her evin taşında bir şiir yatar’, ‘açlığı, susuzluğu, yoksulluğu unutturan’ sokaklarımızın müziği kanımıza işlemiştir, asla ölmeyecek’ diye tanımladıkları müziklerinin yanısıra film aşkı, kayıpları, sürgünleri, ihaneti ve dostluğu dile getirir. Namelerine ortak olduğumuz müzik tutkusunun tüm kültürel, etnik ve dini sınırları aştığını ispat eden El Gusto mükemmel arkadaşlığın değerine dikkat çekerek gözleri yaşartıyor, gönülleri fethediyor.



29 Kasım 2011 Salı

Kimdir bu ‘locavore’lar??




Bu ay sizlere son yıllarda ses getiren bir akımdan bahsetmek istiyorum: LOCAVORISM. Nedir, kimdir bu locavore’lar? Kısaca özetlemek gerekirse sadece yaşadıkları yörede ve sadece o sezon üretilen ürünleri tüketenler.

Locavore akımı bir grup genç tarafından San Francisco’da 2005 yılında bir çağrıyla başlar: Bölgedeki ve dünyadaki insanlara ağustos ayı boyunca sadece evlerinin 150-200 km dahilinde üretilenleri yemeğe çağrıda bulunurlar. Ardından mevsim ürünlerini kurutma, konserveleme, turşulama çağrısı yaparlar. 2007 yılında Jessica Prentice tarafından yaratılan ‘locavore’ sözcüğü Oxford American Dictionary’de yılın sözcüğü ilan edilir.

Locavorların en önemli amaçları gastronomik ve sağlık açısından taze, olgun, lezzetli, besin değeri yüksek, kimyasal artıklardan uzak ürün tüketmek, ekonomik açıdan yerel ve sezon ürünleri nedeniyle üretim maliyetini düşük tutmak, tüketiciye avantajlı fiat, bölgenin ekonomisine katkı, ekolojik olarak da toprağın sağlığı, enerji tasarrufu ve çevreye daha az zarar vermek olarak özetlenebilir.

Yüz yıl önce herkes koyunun/kasabasının çiftçisini adıyla tanır, el sıkışır, sağlıklı doğal ürünler paylaşırdı; 2.500 km uzakta üretilen bir ürünün sofralarımızda bulunması hayal bile edilemezdi. Oysa bugün durup düşünelim: Endüstriyel ziraatın ve yiyecek üretiminin globalleşmesinin yaşantımıza, dünyamıza etkileri nelerdir? Soframızdaki ürün nerede üretiliyor? Hangi işlemlerden geçiyor? Nasıl taşınıyor? Nerede bekletiliyor? Bilmiyoruz. Ekolojik etkileri, CO2 üretimi, genetik değişime uğraması…? Bugün varılan yüksek metal oranlı, yüzlerce işlem görmüş, yiyecek boyalarıyla süslenmiş, kimyasallar içeren beslenme tarzının son 50 yılda dünya üzerindeki bir çok hastalığın artışında çok önemli neden olduğuna inanlardanım. 

Londra’daki New Economics Foundation’ın çalışması yerel bir yiyecek firmasında harcanan her 10£’un o bölge için 25£ değerinde olduğunu, aynı tutar bir süpermarkette harcanırsa bölgeye getirisinin sadece 14£ olduğunu gösteriyor. Yani yerel harcamalar yerel ekonomi için neredeyse iki katı para yaratıyor. Hiç unutmuyorum Riga’da yaptığımız eski şehir turunda rehberimiz bizleri semt pazarına götürmüş, market yerine pazardan alışveriş yapmamızın yerel ekonomiye faydalarından bahsetmişti.

Iyi, güzel, yerel tüketelim de Fransa’da yapılan bir araştırmada ‘büyük illerin sadece yerel üretimle beslenmesi mümkün mü’ sorusuna gelen yanıt inanılmaz: Bölgesel beslenme otonomisinin ortalama 4 gün olduğu tahmin ediliyor-yanlış okumadınız sadece dört gün- yani yarın ulaşım kanallarında bir kesinti olursa bölgede yaşayanların sadece yerel üretimle beslenmesi imkansız. Biraz daha rakamları incelersek örneğin Ile-de-France’ın (Paris ve çevresindeki 11 milyon nüfuslu bölgenin) patateste %26, yumurtada %12, taze sebzede %10, taze meyvede %1,5, sütte %1, ette ,5 oranında kendine yeterliliği mevcut!

Tabii ki rakamlar çok açık ve net. Bugünden yarına yerele geçmek mümkün değil. Ama imkansız değil. ABD’den bir kaç örnek vermeden geçemeyeceğim: Geo dergisinin ekim sayısında çıkan bir makalede Amerikanın ekolojik başşehri olarak bahsediliyor Portland’dan… Şehir merkezinde 20 kadar ‘farmers market’ ve 30 kadar ‘urban farm restaurants’ mevcut. Bu restoranlarda yemek için en az yarım saat kuyruk bekliyorsunuz. Sofraya oturdunuz, örneğin tavuk mu sipariş edeceksiniz, tavuğun bütün biyografisini okuyabiliyorsunuz, nerede yetiştirildiler, neyle beslendiler… Yine şehre yayılmış 400 kadar ‘farm cart’ denilen karavanda son yılların kriz ekonomisi nedeniyle yüksek kiralardan kaçmak zorunda kalan genç şefler bir park yeri kiralayarak yine çevrede üretilen malzemeden çorbalar, sandviçler, ızgara etler hazırlıyorlar, uygun fiata satıyorlar. Şehirde fast food zincirleri iş yapamıyor, Starbucks şehrin bir çok semtinde kepenk kapatmış, halk Subway yerine yörenin fırınını, McDonalds yerine yerel hamburgerci Burgerville’i tercih ediyor, hatta daha ileri gidip park yerlerinin çatılarında kendilerine ayrılan ‘semt bahçeler’inde kendi ürünlerini yetiştiriyorlar. Kısacası Portland’lılar yerel ve sağlıklı yemeği dini bir ritüel, bir yaşam tarzı olarak benimsemeyi başarmışlar. 

Restoranlar ve şefler arasında bu akımı destekleyenlere her gün yenileri eklenmekte. Örneğin Google’ın Café 150’si… Tüm ürünleri 150 mil dahilinde geliyor. Fransa’da da bir çok şef kendi bostanını, bahçesini kurmakta, mutfağında kullandığı sebze, meyve ve taze otlarını kendi üretmekte ya da yerel üreticilerle çalışmakta. Işte Alain Passard… 2001 yılından beri eti menüsünden çıkartan şef, kendi bahçesinde tamamen doğal yöntemlerle ürettiği 450 çeşit sebze/meyve/taze otu menüsünde mükemmel bir yaratıcılık ve çeşitlilikte sunmakta.

Yeşiller Partisinden eski cumhurbaşkanı adayı Nicolat Hulot Vakfının lanse ettiği ‘Des fraises au printemps et pas en hiver’ (kışın değil sadece ilkbaharda çilek) hem yöresel hem sezon ürünlerinin promosyonunu yapıyor. Şehirlerde kurulan pazar yerlerinde yerel üretici standları artmakta, çeşitlenmekte.  Internet üzerinden ürünlerini pazarlayan üreticiler o haftanın mahsulü meyve, sebze, et, balıktan oluşan mutfak sepetlerini satışa sunmakta, evinize teslim etmekte. Daha da güzeli ‘kendi sebzeni, meyveni kendin topla’ çiftlikleri artmakta… Pazar sabahı çocuklarınızı alıyorsanız, sepetlerinizi kolunuza takıyorsunuz, en yakın çiftliğin yolunu tutuyorsunuz. Girişte o haftanın ürünlerinin listesi var, sonbaharda incir, ilkbaharda kuşkonmaz… Taze taze koparıyorsunuz, topluyorsunuz. Ardından evinize dönüp mutfağa girip taze taze pişirip yiyebiliyorsanız sizden şanslısı var mı? Çocukların çoğu tavuk neyle beslenir, soğan, fasulye, çilek nasıl yetişir bilmiyor. Hem ailecek böyle bir zevki paylaşmanın keyfi bir başka, hem de yerel üreticiye mükemmel ekonomik destek olmanın gururu.

Locavorism geçici bir modadan ileri geçemez mi yoksa beslenme alışkanlıklarımızı cidden değiştirecek bir akım mıdır? Yakın gelecekte üretim ve tüketimde bir rönesansa tanık olabilir miyiz? Bunu pek tabii zaman gösterecek ama sağlıklı beslenmek, yeni mevsim tadları keşfetmek, yöremizi tanımak, yerel ekonomiye destek vermek ve gezegenimize saygı göstermek için çok gecikmeden bu konuya hepimizin kafa yorması lazım diye düşünüyorum. Siz ne dersiniz?


20 Ekim 2011 Perşembe

Paris’te Kanser için Yürüdük

Ekim ayında Paris’te pembeler giyinmiş upuzun bir kortej Esplanade du Château de Vincennes’da toplandık. Önce bir seans ısınma hareketleri, start verilince de kah koşanlar kah yürüyenler… Dostluk ve paylaşım içinde geçen yürüyüşte anlamlı bir hedefin parçası olmaktan haz aldık.

Odysséa 2011 Koşusu/Yürüyüşünden bahsediyorum. Bu koşu temmuz 2002’de Frédérique Jules ve Frédérique Quentin adlı iki arkadaş tarafından kurulan Odysséa derneği tarafından her yıl düzenleniyor. Koşunun amacı meme kanserine karşı savaşta araştırmalara maddi destek toplamak.

2 ekim pazar günü hava tarif edilemeyecek kadar güzeldi. Ama daha da güzeli katılımcıların sıcaklığı ve arzusu pozitif enerjiye dönüşmüştü. Koşanlar, yürüyenler, hediyelik eşya satın alanlar, gönüllüler, spor antrenörleri ve sponsorlarla kocaman bir ailenin parçasıydık sanki. Herkes bir sabah boyunca günlük koşturmasını unutmuş tek bir yürek olmuştu. Ortama bir bayram havası hakimdi. Bir gün öncesinde de 5-12 yaş grubu 1.000 çocuk ‘je cours pour maman’ (annem için koşuyorum) parkurunda bir kilometre koşmuşlardı.

2002 yılında 900 kadınla başlayan organizasyon bu yıl 10. yaşgününde kadın, erkek, çocuk 22.000 kişiye ulaştı! Katılım ücretlerinden 10.000 euro toplandı, tüm organizasyondan 280.000 euro! Derneğin kuruluşundan bu yana toplam 160.000 kişi koştu, yürüdü, 1.5 milyon euro yardım toplandı. 2011’de derneğin hedefi Fransa çapında toplam 50.000 kişi ve 400.000 euro toplamak. Paris’teki sonuçlardan sonra çok güç olmasa gerek.

Toplanan yardım Villejuif’de bulunan IGR Institut Gustave Roussy’deki meme kanseri tedavisi araştırmalarını finanse eden bir programa aktarılıyor. 24 yılı aşkın bir süredir doktor ve araştırmacılardan oluşan IGR, hasta ve hasta yakınlarının yanında tedavilerin daha hedefe ulaşıcı, daha az ağrılı ve daha etkili olması yolunda çalışmalar yapıyor. Moleküler biyoloji araştırmaları son yıllarda yepyeni bir seyir çizmekte: her hastaya en etkin tedaviyi tespit etmek için kişiye özel tedavi. Işte toplanan fonlar bu programa aktarılıyor.

Odysséa’nın amaçlarından bir diğeri de bir buluşma noktası oluşturarak hastalık hakkında bilgi vermek, araştırmalardan bahsetmek, meme kanserinin erken tespitinin önemini vurgulamak, hasta ve yakınlarına yardım mekanizmalarını tanıtmak.

Katılımcıların bir kısmına kulak verelim:

‘Bu, Odysséa koşusuna ilk katılışım. Çok hoş bir ambiyans var. Üstelik kronometreye bakmadan sadece zevk almak ve dayanışma adına koşmak süper!’

‘Bir çok koşuya katılıyorum ama burada %100 herşey araştırmaya aktarılıyor. Bu kadar kadının katılımı da çok güzel…’

‘Umarım çocuklarım benimle gurur duyar. Sağlık sorunu olan küçük bir kızım var, onu mücadeleye devam etmesi için motive etmek, herşeyin mümkün olduğunu ispat etmek istedim.’

Meme kanseri 35 ila 55 yaş arasında kadınlarda en yaygın kanser türü. Fransa’da her yıl 19.000 kadın meme kanserinden hayatını kaybediyor. Kanserden ölen kadınların %19’u ve 65 yaş öncesi ölümlerin %40’ını meme kanseri oluşturuyor. Son yıllarda ise kansere bağlı ölüm oranı, erken teşhis ve daha iyi tedavi yöntemlerinin gelişmesi ile düşüş göstermekte.

Kanser ismi bile korkutucu bir hastalık. Büyüklerimizi anımsarım kelimeyi bile ağızlarına almayı istemezler, ‘kötü hastalık’ derlerdi. O günlerden günümüze köprülerin altından çok sular aktı, hastalık, söylemesi güç ama yaygınlığı nedeniyle banalleşti, sıradanlaştı. Konu açıldığında ailesinde, evinde, yakınında bu hastalıkla mücadele veren eşi, dostu, akrabası, arkadaşı olmayan kimse yok sanki. Tüm bunlara rağmen karşıdan gazel okumakla içinde yaşamak arasında dağlar kadar fark var. Kanserin girdiği evde mutlaka birşeyler oluyor, birşeyler kopuyor. O haber öncesi ve o haber sonrası hayatta hiç bir şey aynı olmuyor. Kanser hastalığı ve tedavi süreci hem hasta hem de yakınları için ciddi bir yaşam sınavı.

Yapılan araştırmalar hastanın altı evreden geçtiğini belirtiyor. Genellikle hastaların, kanser tanısını duyduklarında gösterdikleri ilk tepki şok ve şaşkınlık. Çoğu hasta kendisine anons edilen ‘kanser’ kelimesinden sonra donup kaldığını anlatıyor. Sonrasında ‘doktor yanılmış olmalı’ gibi düşüncelerle inkar dönemine geçiliyor. Üçüncü evre hastalığa, doktora, hatta yakınlara duyulan öfke dönemi. ‘Neden ben, niye benim başıma geldi’ soruları hastayı meşgul ediyor. Doktorlar hastalık tanısı sonrası yaşanılan öfke, isyan, hüzün, çaresizlik ve üzüntü gibi olumsuz duyguların normal olduğunu, asla ertelenmemesi, bastırılmaması ve paylaşılması gerektiğinde fikir birliği içindeler. Dördüncü dönem olan pazarlık evresinin ardından hasta yapamayacaklarını/kaybeceklerini düşünüp beşinci evre olan depresyon evresine giriyor. Son aşama ise kabullenme. Hasta bu evreye gelince öfkesini dışa vurup kayıplarının yasını tutabilmişse kendini daha huzurlu hissedebiliyor.

Kanserle savaş oldukça meşakkatli bir süreç. Fiziksel sıkıntların ötesinde psikolojik travmayla yaşamayı öğrenmek ise bugünden yarına olmuyor. Bolca kitap karıştırmak, gelişmeleri takip etmek, ama internet gibi iyinin yanında çokça çöp bilginin olduğu bir mecrada da çok temkinli olmak gerekiyor. Hastayı en iyi şekilde takip edecek, klasik ötesinde psikolojik anlamda destek verebilecek çok iyi bir doktora sahip olmak da şart.

Yaşam hiç de kolay gitmiyor, hep inişli, çıkışlı bir sınavın içindeyiz, bir an ‘oh, herşey iyi, güzel’ derken, önümüze bambaşka bir engel çıkabiliyor. Bu engeller arasında ciddi hastalıklar, travmalar, kayıplar da insanı bir yandan törpülüyor, eziyor, yıkıyor ama diğer yandan daha güçlü, daha mücadeleci kılıyor. Hayat devam ediyor, aynı şekilde değilse de farklı tutunmaya çalışıyor insan yaşama... Görevimiz vazgeçmeden savaşmak ve başarmak sanırım.

Odysséa sırasında işte bu duygu ve düşünceler içinde yürüdüm kilometreleri, bu hastalığa karşı cesurca mücadele eden tüm hasta, hasta yakını, sağlık personeli, araştırmacı ve gönüllülere büyük saygı, takdir ve hayranlık duyarak…