23 Eylül 2011 Cuma

Kolaj Istanbul


Geçen ayki yazımı ‘Paris ağustosta güzeldir, Paris her mevsim ayrı güzeldir’ diye bitirmiştim. Paris’in en güzel aylarından biri de eylüldür. Yaz aylarında oldukça yavaşlayan yaşam ritminin eylül ayıyla birlikte canlanışından daha önceleri hep bahsetmiştim. Fuarlar kapılarını açıyor, sergiler, yeni mekanlar, sinema ve edebiyat sezonu doludizgin. Eylül ayında Les Journées Européennes du Patrimoine (Avrupa Miras Günleri) de bu ‘yeni başlangıc’a ayrı bir renk katıyor. Şehrin enerjişi insana iyi geliyor. Bu yıl bu uyanışın içinde Istanbul da yerini aldı. Nasıl mı? Kolaj Istanbul ! organizasyonuyla…

Ama Kolaj’a geçmeden önce organizasyonun yapıldığı Gaîté lyrique’den bahsedeyim: Paris’in üçüncü bölgesinde Pompidou merkezine iki adım mesafede, rue Papin’de, square des Arts et Métiers parkının köşesinde yer alan Gaîté lyrique tiyatrosu mimar Jacques-Ignace Hittorff ve Alphonse Cusin tarafından Italyan stilinde yapılmış ve 3 eylül 1862 yılında açılır. 1873 yılında Jacques Offenbach’ın direktörlüğünü yaptığı Théâtre de la Gaîté daha çok opera ve operet ağırlıklı gösterilere, 1920’lerde Diaghilev's Ballet Russe’üne, II. Dünya savaşı ertesi komedi müzikallere ev sahipliği yapar. 1970’lerde popülaritesini kaybetmeye başlar. 1989’da Planète magique adlı bir eğlence parkına dönüştürüldüğünde büyük tiyatro salonu, orkestra bolümleri yıkılır, sadece ön bina cephesi, girişi ve foyer’si muhafaza edilebilir. Mimar Manuelle Gautrand’ın 2004’de başlayan restorasyon çalışmaları 7 yıl sürer, merkez dokuz ay önce dijital sanatlar ve modern müzik merkezi olarak kapılarını tekrar açar. Resepsiyonu, tarihi foyer’si, 3 perfomans salonu, sergi alanları, modern kütüphane merkezi, video oyunu salonu, sanatçı alanları ve butiğiyle 9,500 m2’lik kullanım alanı olan Gaîté lyrique, en modern teknoloji ile hareketli zemin ve duvar özellikleri, akustik izolasyonu sağlayan ‘kutu içinde kutu’ sistemiyle özellikle gençlerin çok rağbet ettiği şu günlerde Paris’in en hot spot’larından…

Işte bu özel mekan, geçen mart ayında Berlin şehrini ağırlarken bu yıl 14-18 eylül tarihleri arasında Istanbul’u misafir etti. Merkezin sanat direktörleri Jos Auzende ve Vincent Cavaroc Istanbul hakkında bakın ne diyorlar: ‘Berlin Next !’in ardından sıra Istanbul’un karmaşık ve tezat enerjilerinde…öyle bir şehir ki tartışmasız Avrupalı, tuhaf biçimde yakın…Dünyanın büyük metropollerinin birbirlerine benzemeye başladığı bir dönemde Istanbul gözlerimizin önünde dönüşüyor, biçim değiştiriyor. Müthiş hızlı bir büyümenin, 70 yılda 15 katına çıkan nüfusun yarattığı bir düzensiz ‘kolaj-şehir’ görüntüsü… Bu anarşik kent yayılmasının yarattığı kuşatılmış mahallelerde oluşan artistik ağ, yüklü miktarda farklı platformu harekete geçiriyor… Devlet kültür politikası daha çok geleneksel ve resmi sanatı desteklediğinden bağımsız modern sanat sahnesi kolektif ve özel finansman etrafında şekilleniyor. Bu artistik buluşma için yola çıkan Gaîté, şehrin daracık arka sokaklarından başlayarak oluşturduğu Kolaj Istanbul programında öznel bir parkurla seslere, görsel sanatlara, performans ve kareografilere yer vermekte. Kolaj Istanbul 5 gün boyunca sizleri ‘organize kaos’ içindeki bu işleyişte bir gezintiye davet ediyor. Hem sıradışı hem oldukça tanıdık komşularımızı keşfetmeye gelin.’   

Gerçekten de geçen hafta Paris, bu merkezdeki Istanbul’un seslerini yansıtan enstalasyonlar, filmler, kitaplarla şenlendi. Kilimler, büyük rahat yastıklar, küçük kahve masalarıyla düzenledikleri sıcak ortamda  Cevdet Erek’in ‘chambre sonore’, Serra Yilmaz&Gilles Mardirossian’ın audiovisuel enstalasyonları, ‘Les Sons d’Istanbul’ salonu, ve Olivier Taieb’in ‘Jazzmix in Istanbul’ konser projeksiyonları oldukça ilgi çekti. Serra Yılmaz çocuklara çarşamba günü fransızca, pazar günü türkçe masallar okudu. Murat Meriç Anadolu pop üzerine konferans verdi, Fatih Akın’ın ‘Crossing the Bridge: the Sound of Istanbul’ dökümanter filmi gösterildi. Transseksüel Kürt militan feminist sanatçı Esmeray’ın önce kadın sonra 20 yıl öncesinde olduğu gibi erkek köstümleriyle Istanbul gecelerinde çekilen kısa metraj filmi gösterildi, sanatçı yıllarca Beyoğlu’nda sattığı özel midye dolmalarının tarifini gösterdi. Açık Radyo canlı yayın yaptı. Her akşamüstü Rakı Hour düzenlendi, bir kadeh içki yanında Türk mezeleri tadıldı, lokum ve türk kahvesi eşliğinde muhabbetler koyulaştı, ‘organize kaos’ içinde ses ve görüntülerle Istanbul’un modern sanat alanındaki renkliliği ve çeşitliliği anlatıldı, tanıtıldı. Istanbul gece hayatının amblematik merkezlerinden Babylon’un Yakaza Ensemble, Ilhan Erşahin’in Istanbul Sessions, 123 pop rock ve Peyote’un Kim ki o, Replikas performansları gecenin geç saatlerine kadar devam etti.

Organizasyonun son gününde pazar sabahı saat altıda kapılarını açan Gaîté, Mini Müzikhol’un Techno Parade kapsamında sundukları müzik maratonu ertesinde ‘Turkish Delight’ brunch’ıyla sona erdi. Türk çay ve kahvesi eşliğinde 130 şanslı davetlinin yanısıra merkezin genel direktörü Jérôme Delormas da peynir, zeytin, domates, salatalık, biber, reçel, bal, kaymak, börek, mücver, poğaça, pide, simit, baklava gibi geleneksel Türk kahvaltı lezzetlerimizden tattı.

Kültürlerin, dinlerin, kimliklerin kolaji Istanbul… Doğu ile Batı arasında köprü bu tezatlarla bezeli  şehrin ses ve ritmleri arasında Türkiye’nin kültür başkentini uzaktan ‘görmek, işitmek, tatmak ve öğrenmek’ için çok güzel bir fırsat yaratılmış oldu. Kalabalık katılım oranı bir çok Fransıza ulaşıldığının ispatı… Geçen yılki Türkiye Mevsiminin ardından Istanbul’un sahne aldığı bu etkinliği düzenleyenlere, katılanlara, destek verenlere bravo diyelim ve her seferinde halkların yakınlaşmasının sanattan geçtiğini ispat eden daha nice Türkiye esintilerini Paris’te görmeyi dileyelim.


21 Şubat 2011 Pazartesi

Adalet Nerede?

Bu ay Laëtitia’nın dramı kamuoyunun gündemindeydi. Genç kızın anne ve babasıyla yaptığı görüşmenin ardından Cumhurbaşkanı yargıyı göreve çağırdı. Işte o an olanlar oldu. Adalet sistemi durdu, mahkemeler grevde, siyah ‘cüppeliler’ sokaklarda…

18 ocak akşamı 18 yaşındaki Laëtitia, yaşadığı Loire-Atlantique bölgesindeki Pornic kasabasında kayıplara karışır. Sabaha karşı kızkardeşi, motorsikletini evin yakınına park etmiş bulur, anahtarları üstündedir, yanında da genç kızın ayakkabıları vardır. 20 ocakta, görgü tanıklarının tespit ettiği, yakınlarda bir karavanda yaşayan 30 yaşındaki Tony Meilhon tutuklanır. Önce suçu reddeden Meilhon, sonraki günlerdeki sorgulamasında Laëtitia’yı ‘kaza eseri’ öldürdüğünü itiraf eder ama kızın cesedinin nerede olduğunu söylemez. 1 şubat günü kaybolduğu bölgeye 50 km mesafede, Meilhon’un sürekli balık tutmaya gittiği le Trou bleu gölünde kızın vücudunun bazı parçaları bulunur. Tecavüz edilmiş, boğazlanarak vahşice öldürülmüş, vücudu parçalara bölünmüştür.

Tony Meilhon’un sabıka dosyası oldukça kabarıktır, 13 kez hüküm giymiş bir multirécidiviste’tir. Son mahkumiyetinde iki yıl izlenmesi ve tedavi edilmesi gerektiği karara bağlanmışsa da 2010 şubatında tahliyesinden sonra takibi yapılmamıştır. Üstelik tahliyesinin ardından hakkında biri tecavüz olmak üzere 7 kez şikayet olmuştur.

Olayın üzerine Içişleri ve Adalet bakanları yargı mekanizmasinda bir ‘zafiyet’ olduğunu belirtirler. Cumhurbaşkanı da ilgili yargıçları eleştirir ve adalet mekanizmasının iyi çalışmadığını vurgular. Böyle bir dramın takipsiz kalamayacağını, suçun kadere yüklenmesini ise asla kabul etmeyeceğini açıklar. Bu sözler üzerine Fransa tarihinde ilk kez bu çapta bir protesto yaşanır: Mahkemeler kapanır, acil durumlar haricinde tüm oturumlar ertelenir, savcısından hakimine, avukatından katibine tüm adalet çalışanları sokaklara dökülür, ülke genelinde protesto yürüyüşleri düzenlerler, çalışma şartlarının zorluklarından, bütçe ve elemen eksikliğinden şikayet ederler.

Yapılan araştırma sonuçları halkın üçte ikisinin protestocuları desteklediğini gösterdiyse de iki farklı görüş dile getirilir: ‘Adalet sistemimiz bu kadar çürümüş olmasaydı bu barbarlık gerçekleşmeyecek, bu genç kız bugün hayatta olacaktı. Bu ne ilk dram ne de maalesef son dram. Gerçek sıkıntı olmasa bu kadar insan yollara boşu boşuna dökülür mü? Sektördeki çalışanları suçlamak kolay, oysa ilk suçlu adalet bütçesini kırpa kırpa kuşa çeviren devlet değil midir?’ diyenler Bobigny mahkemesinin tebligat yapmak için posta masrafını dahi karşılayamadığı örneğini verirler. ‘Yapılan hatalar ve ihmallerden sorumlu olan adalet görevini yapsın, politika yapmasın. Şartlar ne olursa olsun Laëtitia’nın dramı üzerinden prim toplamaya çalışmasınlar.’ diyenlerse tartışmaları alevlendirir.

Bir televizyon programına katılan Sarkozy işsiz insanlar gibi ülkenin daha önemli sorunlarının kendi gündeminde öncelikli olduğundan dem vurur, adalet dünyasının iş güvencesinden bahseder. Bu sözler şok etkisi yapar. Savcılar Sendikası USM ‘Cumhuriyet bu tarihi tepkiyi anlamak, hatta duymak istemeyen bir cumhurbaşkanı ile karşı karşıyadır. Adalet dünyasının derin rahatsızlığını hafife alan, küçük gören bir anlayışı kabul edemeyiz’ der. Fransız Savcılar Derneği sözleri ‘delilik’ diye niteler, ‘Fransa’daki suçların sorumlusu yargıçlar değildir. Biz kendimiz için bir şey istemiyoruz. Mücadelemiz adalet için; adalet savcıların sorunu değil, tüm vatandaşların sorunudur’ der.

Iki tarafın da haklı ve haksız tarafları varsa da protestoların Fransız demokrasisinin olmazsa olmazı olduğu düşünüldüğünde evet, halk her şartta kendini özgürce ifade etmektedir.

***

Gergin sosyopolitik ortam içinde küçük Umut ablası için umut olabilecek mi?

Profesör René Frydman geçen hafta Fransa’da ilk ‘ilaç-bebeğin’ doğumunu müjdeler. Clamart hastanesinde doğan minik Umut, genetik bir hemoglobin hastalığı olan abla ve abisinin hayatını kurtarabilecek mi? Öncesinde sadece tedavisi olmayan ağır hastalık teşhisi için embriyo analizi mümkünken 2004 Bio-etik Yasası double DPI (diagnostic préimplantatoire) yoluyla embriyoların hem hastalıklı hem de nakil amaçlı, abi/abla hastalıklarına uygun olup olmadığı şeklinde iki kez kontrol edildikten sonra kullanılmasına izin veriyor.

Katolik kilisesinin, amaç ne olursa olsun bir insan hayatının başka birileri için entrümantalize edilemeyeceği beyanı bir yana, Frydman yaptığı basın açıklamasında yasada çok ciddi kontroller olduğunu, tıp alanındaki bu güzel gelişmenin uzun soluklu araştırmalarla sürdürülmesini gerektiğini belirtir. Geçen aralıkta Monde Magazine’e verdiği röportajda 67 yaşındaki Frydman ‘kendi dünyam’ dediği yahudi göçmen ailelerinde doktorluğun ‘ayrılmak gerektiği durumlarda gidilen her yerde geçerli olacağından iyi bir meslek’ kabul edildiğini içtenlikle anlatır. 1966 yılında kürtaj yaptıklarını açıklayan 121 doktorun beyanında imzası olan sıradışı profesör, 24 şubatta 29 yaşını kutlayacak olan ilk Fransız tüp bebek Amandine’in de ‘bilimsel babası’.

Tüp bebek yöntemiyle üçüncü çocuk sahibi olmak üzere hastaneye başvuran Türk çiftten iki embriyo elde edildiğini, sadece tekinin uygun olduğu tespit edildiyse de Umut’un ailesinin her iki embriyoya aynı şansı vermek istediklerinden her ikisinin de rahme yerleştirildiğini vurgulayan Frydman sadece ‘doğru’ embriyonun tuttuğunu belirtti. ‘Seçimi biz yapmadık ki’ diyen profesör önümüzdeki günlerde, her iki haftada bir kanı değiştirilen ablasına aktarılacak olan kök hücrenin ablanın hayatını kurtarmasını umut ettiklerini vurguladı.

Fransa’da ilk olmakla birlikte daha önce ABD, Belçika ve Ispanya’da uygulanan ve büyük tartışma/polemiklere neden olan bu ‘designer baby’ olayı yıllar önce okuduğum bir kitabı hatırlattı bana-Jodi Picoult'nun ‘My Sister's Keeper’. Cameron Diaz’ın başrölünde oynadığı filmi de yapılan kitapta lösemi hastası ablası Kate’in yaşamını kurtarmak için doğan minik Anna hastanelerde geçen hayatına 13 yaşına geldiğinde dur demek ister. ‘Artık vücüdunu kendi istediği gibi kullanma hakkı’nı talep eder ve anne-babasına dava açar. Pişmanlık, suçluluk, haklı kim duyguları içinde gidip gelen melodram beni derinden etkilemişti. Umarım Umut ve kardeşlerinin önünde çok daha umut dolu bir gelecek olsun.


21 Ocak 2011 Cuma

Bu Mektubu Yaziyorum


Le Parisien gazetesinden 12 Ocak tarihinde kısa bir haber:
Yeni yıl süper lotosundan 10 milyon euro ikramiye Arles şehrine çıktı.
Böyle bir haber çoğumuz için çok heyecan verici değildir, hele o şehirde yaşamıyorsak ve loto oynamadıysak… Okur geçeriz, sıradandır ama aslında hayatta çoğu haberin ardında çok daha derin detaylar gizlidir. Gelin hikayeyi biraz deşelim:

Iki arkadaş düşünün, 60’lı yaşlarda… 22 yıldır birbirlerini tanıyorlar, ailecek sürekli görüşüyorlar, çocuklarını birlikte büyütmüşler, torun sahibi olmuşlar. Her hafta birlikte Süper Loto oynamaktan da ‘ya çıkarsa’ diye hiç vazgeçmemişler. Noel günü çekilişi için yine birlikte oynamışlar, seçtikleri sayılara maalesef hiç bir ikramiye isabet etmemiş. ‘Artık seneye bıraktığımız yerden devam ederiz’ deyip birbirlerine iyi yıllar dilemişler. Iki gün sonra aralarından birini şeytan dürtmüş, ‘yılbaşı çekilişi için de oynayacağım’ demiş ve Noeldeki aynı rakamlara oynamış. Oynadığı sayılara 10 milyon euro büyük ikramiye çıkmış!

Hiç bir şeyden haberi olmayan arkadaşının yanına koşmuş. ‘Biliyor musun, bana borcun var, ben yılbaşı için de loto oynadım sana sormadan, 10 euroluk biletin yarısını isterim’ demiş. Arkadaşı hiç sorgulamadan 5 euroyu uzatmış. Ikramiyeyi kazanan, arkadaşına şöyle yanıt vermiş: ‘Yarın sana 5 milyon euroluk çekini getireceğim!’

Arkadaşlar kazançlarını birlikte kutlamaya karar vermişler, ilk önce eşleriyle uzuuun bir dünya seyahati...

Hani öyle hikayeler vardır, masal gibi ama gerçek, hayatın taa içinden, okursunuz, içiniz ısınır, gözleriniz dolar, ‘şu dünyada güzel şeyler hala oluyor’ dedirtir.

Hikaye çok hoş da peki ikramiye size çıksaydı ne yapardınız?

***

Bir mektup okuyorum, bir şarkı dinliyorum, yaşamı sorguluyorum.
Son günlerde Fransa’da dillerden düşmeyen bir şarkı var, Rue Washington albümünde yer alıyor. 83 yaşındaki ünlü Fransız revü yıldızı, şarkıcı, artist Line Renaud tarafından seslendiriliyor. Uzun bir şiir ama sözler öyle anlam yüklü ki üşenmedim, türkçeye çevirdim ve paylaşmak istedim.

Nereden başlayacağımı bilmiyorum
Çünkü hiç bir şey bitmiş değil
Bu mektubu geçmiş zamanlara yazıyorum
Mutlu günler, yağmurlu günler
Kalemim yolculuk ediyor
Anılarımı çizerken
Öylesine çoklar ki, yerim kalmıyor
Bu mektubu gülümsemelerime yazıyorum
***
Kendimi tekrar genç ve saf görüyorum
Masumiyetimin zirvesinde
Dikkatliden çok meraklı
Tüm duyularımla beklerken
Tutkularımın arayışı içinde
Ilk üzüntülerim, ilk sevinçlerim
Ilk ürpertilerimle karşılaşmam
Bu mektubu ilklerime yazıyorum
***
Öyle çok yol katettim ki
Beni asla bir yere götürmeyen,
Ikileme yer bırakmayan
Bu mektubu yola çıkışlarıma yazıyorum
Tüm ruhumla seyahat ettim
Her dönemeçten güç aldım
Daha büyük aşkla dönmek için
Bu mektubu dönüşlerime yazıyorum
***
Hiçbir şey insandan daha değerli olmadığı için
Bu mektubu karşılaşmalarıma yazıyorum
Parayla zengin değiliz, dostlarım var
Şimdi fark ediyorum
Büyümemi sağlayan herkese
Tüm o ışıl ışıl bakışlara
Burada olanlar ve diğerlerine
Bu mektubu kayıplarıma yazıyorum
***
Bu şefkati nasıl anlatsam
Derinlerde hissettiğim
Bu sıcaklığı nasıl paylaşsam
Bende onca coşku uyandıran
Bir çok sınavdan geçtiysem de
Minnetle doluyum
Bazen endişeler üzerime yağsa da
Bu mektubu şansıma yazıyorum
***
Eğer kalemim gelecekten bahsetse
Çünkü susma zamanı değil henüz
Henüz bitirmeyi bitirmedim
Benim için daha yapılacak herşey
Bu mektubu bugünüme yazıyorum
Iki ayağım da yol üstünde
Dümdüz ileri bakıyorum
Bu mektubu yarınlara yazıyorum
***
Bu mektubu nasıl bitireceğimi biliyorum
Çünkü daha henüz başladı
Başka hikayeler bulacağım
Anlatacak başka umutlar
Bu mektubu hayata yazıyorum
Bir teşekkür gibi
Bu mektubu arzularıma yazıyorum
Bir başlangıç gibi
***
Şimdi sizlere ikinci bir soru daha: Peki siz olsanız mektubunuzu neye yazarsınız?





16 Aralık 2010 Perşembe

BU NE BICIM MEMLEKET?

Le Parisien

Son 9 yıldır çok sık kullandığım bir cümledir bu… Hele geçen hafta, yaşam tamamen felç olunca artık pes dedim. Dünyanın beşinci büyük ekonomisi, insan hakları-özgürlükler beşiği, hijyen, standart, düzenleme konularında mangalda kül bırakmayan, sistemin tıkır tıkır işlediği sanılan FRANSA, 10 SANTIM KARA TESLIM OLDU!

Iki haftadır aşırı soğuk ve karla mücadele eden ülkede, geçen hafta Paris ve çevresi de nasibini aldı. Şehirdeki buzlanma nedeni ile otobüs seferleri iptal edildi. Taksi derseniz, en ufacık yağmurda bile çalışmayı bırakıp evlerine dönmeyi tercih eden taksiciler piyasadan silindi. Geriye kaldı metrolar: Kapasitesinin misli misli insan taşımaya çalışan metrolarda sinir katsayıları yükseldi, halk atıştı, bağırdı, çağırdı, itişti, kakıştı.

Haydi şehrin içindeyseniz bir şekilde evinize vardınız ama banliyöde oturuyorsanız trenlerin çoğu iptal edildi, otellerde yer bulunamadı. Arabalarıyla seyahet edenler gerekli tuzlama ve yol açma çalışmaları yapılmadığından 450 kilometrelik kuyruklarda mahsur kaldı, yüzlerce kaza oldu. Gece yarısı, halen 2 km yolu 8 saatte kat edememiş olanlar, çocuğunu okul çıkışı almaya ulaşamayanlar, benzini bitenler, aç-susuz geceyi arabasında uyuyarak geçirenler, buzlu kaldırımlarda düşüp yaralananlara yetişmekte zorlanan acil servisler, yollarda mahsur kalan ambulanslar, içlerinde diyalize/doğuma yetişmesi gereken hastalar…

Oysa gün içinde Içişleri Bakanı basına yaptığı açıklamada 5.000 polis, jandarma ve itfaiyecinin iş başında olduğunu belirtmişti. Oysa ne giden vardı, ne gelen, ne tuzlama arabaları, ne kar temizleme ekipleri, hiç bir şey.. Eşim gibi arabası kara saplananlar, kaygan buz üstünde 20 kilometreyi düşe kalka 5 saatte yürüyerek gece yarısı evlerine ulaşabildikleri için kendilerini şanslı saydılar. Ertesi gün, olayın gerçek boyutu basına yansıdı. Paris çevresinde 8.000 kişi evine varamamıştı. Görüntüler üçüncü dünya ülkelerini bile şaşırtacak cinstendi. Başbakan suçu Meteo France’a yükledi; halktan özür dilemesi beklenen Içişleri Bakanının ‘arabalarını olur olmaz yerlere bırakıp gidenlere trafik cezası kesilmemesi emrini verdim’ beyanı ‘el insaf’ dedirtti.

Diyeceksiniz ki çetin kış şartları nerede olsa aynı manzara, ama tekrarlıyorum: Paris’e 10-20 km. mesafedeki banliyölerden ve 10-20 santim kardan bahsediyoruz. Bir otobüs şöförüyle yapılan röportajda ‘otobüsleri hemen garajlara teslim etmemiz istendi’ sözleri durumu çok güzel özetliyordu. Zincir takma zahmetine bile girmeyen resmi araçlara zarar gelmesin de, halk ne yaparsa yapsın. Aynı halk devletin eksikliğini hemen sivil oluşumlarla kapatmaya, çoğunlukla da başının çaresine bakmaya programlıdır aslında. Kimi alışveriş merkezlerinin gece boyu sıcak içecek-yiyecek dağıtması, yatak satan bir işyerinin dükkanını halka açıp yatak, yorgan, yastık vererek misafir etmesi gibi...

Aslında zordur bu milleti anlamak… Günlerce grev ve yürüyüşlerden bıkmayan Fransız bazen de öylesine tepkisiz kalabilir ki: sinemaya girmek için neden dışarıda yağmur/kar altında saatlerce beklemek zorundayım diye sormaz; havalandırması olmayan derme çatma odalardan bozma tiyatrolarda taburelerde oyun izlemeye gık çıkarmaz; en yoğun saatlerde marketlerde niye sadece bir kasa çalışıyor ya da restoranlarda yaz sıcagında niye soğutulmamış bira/kola içmek zorundayım diye sorgulamaz.

BU NE BICIM MEMLEKET DEMEKTE HAKSIZ MIYIM SIMDI?





17 Eylül 2010 Cuma

FRANSA KAYNIYOR


Yaz ayları rehaveti gerilerde kala dursun, Fransız politik arenasında sular yine kaynıyor. Ağustos ayında Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin ‘90 gün içinde ülke genelinde oluşmuş 300 yasadışı kampın temizleneceği’ ve gayri resmi yaşayan yabancıların ülkelerine geri gönderileceği açıklamasından sonra polis sert önlemler aldı. Daha sonra genelgede özellikle ‘çingene kampları’na vurgu yapılmış olması skandalın başlangıcı oldu. Doğu Avrupa, özellikle Romanya ve Bulgaristan vatandaşı Romanların AB vatandaşlığı ve serbest dolaşım hakları olduğundan sınırdışı edilmeleri mümkün değil ama Fransa’da 3 aydan fazla kalmak istediklerinde çalışma izinlerinin olması gerekiyor. Yabancı Romanlara önerilen ‘gönüllü olarak geri dönüş’.. Yani devlet hem uçak biletlerini ödüyor hem de yetişkinlere 300 euro, çocuklara 100 euro ‘cep harçlığı’ vererek ülkelerine geri gönderiyor. Tabii ki sorun çözülmüyor. Ülkesinde iş bulamayan, ailesini geçindiremeyen, mutfağında tencere kaynamayan insan tekrar geri dönüyor. Çoğunun belirttiği gibi ‘yasadışı olsa bile Fransa’da yaşam Romanya’dan daha iyi’.

Bu karmaşa içinde polisin şerrinden Fransız vatandaşı Romanlar da kurtulamadılar. Kendilerinin yabancılarla karıştırıldıklarından dert yanan Fransız Romanlar, politik bir çekişmenin içinde yer almak istemediklerini beyan ettiler: ‘Bizi sağ, sol politikaları ilgilendirmiyor, tüm istediğimiz karavanlarımızı park etmek ve işimize geri dönmek. Biz yabancı değiliz; biz Fransızız’.

Geleneksel olarak spor sahalarına yerleşen Romanlar, bu yaz yer bulmakta çok zorlandılar. Bordeaux’da polis engeliyle karşılaşan 250 karavanlık gruba, şehrin belediye başkanı, eski başbakanlardan Alain Juppe ‘spor sahalarının halkın spor ihtiyacı için olduğunu, karavanları şehrin içine kabul etmelerinin mümkün olmadığını’ bildirdi. Gruba tahsis etmeyi önerdiği endüstriyel bölgeyi, Romanlar hava kirliliğini öne sürerek, kongre merkezi parkını ise aşırı sıcak olduğundan reddettiler. ‘Juppe gelsin, asfalt üstünde bu sıcakta bir haftasonu geçirsin, belki bizi anlar’ diyen grup önce Garonne nehri üzerinde bir köprüyü bloke etti, sonra izin için mahkemeye gitti ama talepleri reddedildi. AFP’in Roman Derneği başkanı Dubois ile yaptığı röportajda ‘Normalde mahkeme kararı iki saat içinde çıkar ve yerleşiriz ama Juppe küçük bir kasaba başkanı değil. Ciddi hayal kırıklığına uğradık, vazgeçmek zorundayız, asla şiddet istemiyoruz, burada çocuklarımız var. Ama böyle devam ederse organize olup karavanlarımızla Paris’e, Champs Elysees’ye çıkacağız.’ dedi.

Azınlık ve göçmen eşittir potansiyel suçlu söylemiyle şimşekleri üzerine çeken hükümet, ırkçı ayrımcılık ve yabancı düşmanlığı ile suçlandı; hem uluslararası insan hakları dernekleri, hem Fransız muhalefeti, hatta Vatikan’dan bile eleştiri aldı. Dışişleri Bakanı sözcüsü Bernard Valero yaptığı açıklamada ‘Fransız otoritelerinin yasadışı kampları kaldırılması için aldığı önlemler Avrupa Birliği kurallarına tamamen uygundur ve AB vatandaşlarının dolaşım özgürlüğünü hiç bir şekilde etkilememektedir’ dedi. Göçmen Bakanı Eric Besson France 2’ye verdiği röportajda ‘Fransa, Avrupa’da yabancı, özellikle yasaya aykırı durumdaki yabancıların haklarına en çok saygı gösteren ülkelerdendir. Geçen yıl 170.000 kişiye uzun süreli oturma izni verdik. ABD’den sonra dünyada en çok siyasi sığınma hakkı veren ikinci ülkeyiz. Kimse bize ders vermesin’ dedi. 9 eylülde Avrupa Parlamentosu solcu, liberal ve yeşillerin önerisini 245’e karşı 337 oyla kabul etti. Bağlayıcı olmayan karar Paris’ten, Romanların sınırdışı edilmelerinin durdurmasını talep ediyor. Karar ertesi ‘politik diktaya boyun eğmeyeceğiz’ diyen Bakan Besson, Brükteş’te görüşmeler yaptı. Dün Sarkozy ile Barroso atıştı, bugun Fransız medyası Sarkozy’nin tavrını sert dille eleştirdi.
***
Roman tartışmaları süregelirken yaz tatilinden dönen Fransızlar ayaklarının tozuyla sokaklara döküldüler. Toplu taşıma araçları, havaalanları, postaneler, okullar grevde… Konu mu ne? Emeklilik Sistemi. Hükümet tarafından önerilen değişiklik, emeklilik yaşının 60’dan 62’ye çıkarılması. Reform gerekliliğinin temeli tabii ki bütçe açıkları, Sosyal Sigortalar Kurumunun büyük ‘deliği’. Ortalama yaşam süresinin uzamasıyla beraber yakın gelecekte çalışan nüfusun, emekli nüfusun aylıklarını ödemesi mümkün değil. AB içinde en yüksek borçlu ülkelerden biri olan Fransa’da bütçe açığı AB’de öngörülenin neredeyse 3 katı. Duvara çarpmaya adım adım yaklaştıklarını bildikleri ve özellikle gençler sisteme inançlarını tamamen yitirmiş oldukları halde kazanılmış haklarından asla vazgeçmek istemeyen Fransızlar, bu iki yıllık ertelemeye şiddetle karşı çıkıyorlar.

7 eylülde sendikaların önderliğinde sokaklarda uzun kortejler oluşturan devlet memurlarına bu sefer özel sektörden de güçlü katılım ve destek geldi. Nüfusunun %80’i 64 yaşın altında olan ülkede emeklilik konusunun herkesi yakından ilgilendirdiği ortada. Üstelik meşhur ‘solidarité’ (dayanışma) kavramı çok önemlidir bu ülkede…

Reform önerisinin mimarı Çalışma Bakanı Eric Woerth. Hani şu son üç aydır Bettencourt olayı ile adı anılan bakan… Fransa’nın en zengin kadını unvanlı L’Oreal’in sahibi Liliane Bettencourt’la çıkar ilişkisi, yasadışı parti ve seçim kampanyası finansmanı konusundaki polemik, üstelik bütçeden sorumlu bakan olduğu dönemde eşi Florence Woerth’un Bettencourt’un servetini yöneten şirkette çalışıyor olması konuları son aylarda mercek altında. Hem muhalefetteki sosyalistler hem medya bu skandalının peşini bırakmaya niyetli değil. Woerth ise tüm baskılara rağmen Sarkozy’nin de desteğiyle istifa etmiyor ve emeklilik rejimini iyileştirme misyonunu sonuçlandırmadan koltuğundan ayrılmak istemiyor.

Geçen haftaki protesto yürüyüşlerinde oluşan kortejlere rekor seviyede 2.5 milyon Fransızın katılımı sendikaların yüzünü güldürdü, ellerini güçlendirdiyse de sokaklardaki kalabalığın hükümetin geri adım atmayacak gibi görünen sert duruşunu nasıl etkileyeceği merakla bekleniyor. 15 Eylülde parlamentoda oylanan yasa aynı gün yine sokaklarda kalabalıklar tarafından protesto edildi, 23 eylül için de genel grev planlanmış durumda.

Woerth davası nasıl sonuçlanacak? ‘Elysees Sarayı’ yargıya baskı uygulamakta mıdır? Gelişen sosyal krizin her an politik bir krize dönüşmesi olası mıdır? Başbakan Fillon çok yakında gidici midir? Avrupa Fransa’yi izole mi ediyor? Bakalım önümüzdeki günler Fransız siyasetinde daha başka nelere gebe olacak?