19 Aralık 2009 Cumartesi

Lapa lapa kar...


Lapa lapa kar altında bembeyaz bir güzelliğe bürünmüş Paris’ten yeniden merhaba !

Geçen hafta e-mailime düşen ve hoşuma giden bir mektubu kendimce yorumlayarak bu yılın son yazısında sizlerle paylaşmak istiyorum :

Mutlu ve mutsuz, kolay ve zor, neşeli ve sıkıntılı anları, inişleri ve çıkışlarıyla bir yıl daha sona eriyor.

Yıl boyunca sevdiklerimizin desteğini taktir edebilmek, engebeli hayat yolumuzu birazcık da olsa yumuşatıyor.

Insan ne kadar meşgul olursa olsun sevmek için her zaman vakit vardır.

Insan ne kadar kızgın olursa olsun bağışlamak için her zaman bir yol vardır.

Insan na kadar ‘hep buradayım’ dese de daha çok paylaşmak için her zaman bir imkan vardır.

Yarın tekrar sahip olacağımızı düşünerek paylaşmak için ertelediğimiz bir kaç dakikayı çoğunlukla bir daha elde edemiyoruz.

Mutluluk, çevremizdekileri sınır tanımadan sevmekle ve her dakikanın değerini bilmek ve hakkını vermekle başlar. Mutluluk, o anları bizzat yaratmakla da başlar.

Yakınımda ve uzağımdaki tüm sevdiklerime, henüz tanımadığım ama satırlarımı takip edip destek veren herkese bu yıl ve her yıl ‘yüreğinizdeki üzüntü, sevinç, korku, umut, sır, kuşku, cesaret, şaşkınlık, pişmanlık ve özlemleri paylaşabileceğiniz candan dostlarınızın’ olmasını diliyorum.

Her yıl arzu ettiğim gibi, yazılacaklar hiç tükenmesin ki 2010’da çiziktirmeye devam…

19 Kasım 2009 Perşembe

Paris’te Kamondo Ruzgari


Fransa’da Türkiye Mevsimi kapsamında 5 kasımda Musée d’art et d’histoire du Judaïsme (MAHJ)’da kapılarını açan ‘La Splendeur des Camondo : De Constantinople à Paris’ (Kamondoların Ihtişamı : Konstantiniye’den Paris’e - 1806-1945) sergisi Kamondo ailesinin Istanbul’dan Paris’e beş nesil süren serüvenini Fransızlarla buluşturuyor. Kamondo ailesinin bağışlarıyla oluşturulan kurumların sponsorluğunda gerçekleştirilen sergi, Nissim de Camondo müzesinin aile arşivi, Orsay müzesinin tabloları (Boudin, Degas, Delacroix, Jongkind, Manet, Monet, Renoir, Sisley), Guimet müzesinin Çin heykelleri-Japon baskıları, Louvre müzesinin mobilya ve desenleriyle halka açıldı. Serginin komiserliğini Anne Hélène Hoog, asistanlığını Virginie Michel üstlendi. Bilimsel danışmanlar arasında l’Institut français d’études anatoliennes (Istanbul) başkanı Nora Şeni, Conservation du musée Nissim de Camondo (Paris)’den Sophie Le Tarnec başta olmak üzere çok değerli müzeciler, tarihçiler ve arşivciler yer aldı.

4 kasım akşamı katıldığım sergi açılışında müze, seçkin davetlilerle hıncahınç doluydu. Salona girişte hemen solda Henri Cartier Bresson’un 1964 tarihli meşhur Kamondo merdivenleri fotoğrafı, karşıki duvarda muhteşem Galata peyzajı ve sağdaki duvarda Abdullah Kardeşler tarafından 1868’de Pera’da çekilmiş Abraham-Salomon de Camondo fotoğrafı ile karşılandık. Kamondo ailesinin bireylerine ayrılan bölümler, tarihi olaylar, eser ve objelerle şekillendirilen sergi, Kamondo’ların Fransız kültür ve sanatına katkıları, müzelere bağışladıkları paha biçilmez koleksiyonlarıyla zevk ve estetik meraklarını yansıtmakla birlikte tutkulu serüvenlerinin hüzünlü aile hikayesiyle bütünleşen trajik sonuyla gözler önüne sermekte…

Kimdir Kamondo ailesi?

Kamondo ailesi İstanbul'da yaşamış olan Sefarad Yahudilerinden bankacı bir aileydi. 15. yüzyılda Iber yarımadasından kovulan aile, önce Trieste’ye, ardından dönemin Konstantiniye’sine yerleşir. Avusturya vatandaşlığına sahip olan Salomon-Jacob Kamondo ve oğulları Isaac ve Abraham-Salomon’un 1815'te kurdukları ve Kırım Savaşı sırasında Osmanlı Devletini finanse eden ‘İshak Kamondo ve Şürekası’ ünvanlı banka, Şirket-i Hayriye ve Dersaadet Tramvay Şirketi'ne ortaklıkları, Altıncı Daire-i Belediye'nin kuruluşuna verdikleri katkılar, en önemli girişimleri arasındadır.

1832’de çocukları olmayan Isaac vebadan ölünce banka, kardeşi Abraham-Salomon’a miras kalır. ‘Vezirlerin bankacısı’ olarak adlandırılan Salomon, Osmanlının ekonomik gelişimine ve İstanbul’un modernleşmesine aktif olarak katkıda bulunur. 1850’lerde torunları Abraham-Béhor ve Nissim işleri devralır. Yahudi cemaatine katkıda bulunmak amacıyla sinagoglar, hastaneler, dispanserler ve eğitimin fransızca ve türkçe yapıldığı ilk yahudi okulunu kurarlar. Abraham-Salomon 1865’de italyan vatandaşlığına geçer ve Victor Emmanuel II’nin İtalya Birliği’ni kurmasına verdiği destek nedeniyle ‘kont’ ünvanı ile ödüllendirilir.

Kamondo’ya Devlet Töreni

Kamondo Ailesi, Istanbul’a damgasını vuran, bugün çoğu harap halde olsa da hala varlıklarını koruyan sayısız yapı inşa ettirmiştir. Kasımpaşa'daki Kuzey Deniz Saha Komutanlığı, Galata Résidence, Serdar-ı Ekrem Sokak'taki Kamondo Hanı, Meşrutiyet Caddesi'ndeki Büyükada Han, Karaköy'de Saatçi Han, Latif Han, Lacivert Han, Yakut Han, Kuyumcular Han, Lüleci Han, Gül Han bunlar arasında sayılabilir. Doğu’nun Rothschild’leri diye anılan ailenin, Karaköy Bankalar Caddesi’ndeki bugün müzeye dönüştürülmüş olan eski Osmanlı Bankası binasının tam karşısında caddeyi üstteki Banka sokağına bağlayan sekiz şeklinde, iki yönlü, ‘art nouveau’ stilindeki ilginç basamakları yaptıran Abraham-Salomon’un naaşı, vasiyeti üzerine 1873’de yaşamını yitirince, Paris’ten kalben bağlı olduğu Istanbul’a götürülüp Hasköy’de daha önce kendisinin yaptırdığı anıt mezara devlet töreniyle defnedilir. Kamondo Istanbul’da o denli sevilen ve sayılan bir kişidir ki cenaze töreni günü tüm şehir yas tutarken borsa ve finans kuruluşları tatil edilir, Galata ve Haliç esnafı dükkanlarını kapatır, kiliselerde dahi çanlar çalınır.

Istanbul’dan Paris’e

Bankanın dış bağlantıları olması gerekliliğine inanan Kamondo ailesi 1869-1870 arasında Paris’e yerleşir ve bankanın yönetim merkezini buraya taşır; 1872’de Monceau’daki muhteşem ‘hotel particulier’de yaşamaya başlar. Süez kanalının finasmanı da dahil bir çok önemli projeye katkıda bulunur. 1889 yılı ise aile için zor bir yıldır çünkü iki kardeş garip bir rastlantıyla aynı yıl aynı hastalıktan yaşamını yitirir.

Bir sonraki nesil olan Isaac ve Moïse kuzenler cemiyet ve sosyal işlerden biraz uzaklaşıp fransız kültürünün önemli isimleri olurlar. Müzik tutkunu, besteci ve müzisyen dostu olan Isaac aktif olarak Opera, Opéra-Comique ve 1913’de Champs-Elysées tiyatrosunun oluşumuna katkıda bulunur. 1891’de Türkiye’nin Paris başkonsolosu tayin edilen Isaac, 1911’de ölümünde, büyük bir tutkuyla oluşturduğu muhteşem koleksiyonunu (gravür, pastel, desen, aralarında Manet’in Le Fifre, Degas’in Les Repasseuses, Monet’nin Cathédrales de Rouen serisi, Cézanne’in La Maison du pendu’sü de bulunan tabloları, 418 japon baskısı dahil uzakdoğu sanat eserleri, ortaçağ ve rönesans mobilyalarını) Louvre müzesine bağışlar. 1945’da Guimet müzesinin açılışıyla bağışın uzakdoğu koleksiyonu bu müzeye, 1986’da Orsay’in açılışıyla da koleksiyonun empresyonist kısmı (altmışın üstünde yağlı boya, bir çok pastel ve desen) bu müzeye aktarılır.

Kuzeni Moïse (1860-1935) rue de Monceau 63 numarada bulunan Paris’in en şık ‘Belle Epoque’ dönemi şaheserlerinden evini ve koleksiyonunu 1917’de I.Dünya savaşında hayatını kaybeden oğlu havacı Nissim’in anısına l’Union centrale des Arts décoratifs’a bağışlar. Moïse’ın ölümünden bir yıl sonra 1936’da, ‘Nissim de Camondo’ müzesi kapılarını halka açar. II.Dünya savaşında Moïse’in kızı Béatrice, kocası Léon Reinach ve iki çocuğuyla nazi kamplarında hayatlarını kaybeder ve bu trajediyle Kamondo soyu trajik bir sonla noktalanır.

6 kasım ila 7 mart tarihleri arasında MAHJ’da gezilebilecek sergi kapsamında, katkıda bulunan diğer müzeler de özel indirimlerle ziyaret edilebilmekte, sergi nedeniyle konferans ve konserler ardarda Paris’in kültür ajandasında yerlerini almakta. Fransa’da Türkiye Mevsimi esintileri devam ededursun yılın son haftalarında bu özel ailenin rüzgarı da Parislileri çoktan etki altına aldı bile…


Kaynakça:
Pierre Assouline, Le Dernier des Camondo, Editions Gallimard, Paris, 1997
Nora Şeni&Sophie Le Tarnec, Les Camondo ou l'éclipse d'une fortune, Actes Sud, 1997
Le Figaro Scope, supplement du Figaro, 04/11/2009
Sylvie Legrand-Rossi, Le Musée de Nissim Camondo, Les Arts Decoratifs, Paris 2009
Naim A. Güleryüz,
http://www.muze500.com/content/view/358/257/lang,tr/
http://fr.wikipedia.org/wiki/Famille_Camondo
Yazı 18 kasım 2009 tarihli Şalom gazetesinde yayınlanmıştır.

15 Ekim 2009 Perşembe

Anahtar


Hiç anahtar kaybettiniz mi? Evinizin anahtarını kaybedip sokakta kaldınız mı? Ya da birşeyi sakladığınız dolabın anahtarını bulamayıp zor anlar yaşadınız mı? On yaşında bir kız çocuğu için bir anahtar ne anlam ifade edebilir? Ya dört yaşındaki erkek kardeşi için? Basit bir anahtar Sarah’ın tüm hayatını şekillendirmiştir.

Yıl: 1942. Temmuz ayının 16’sı. Gece yarısı Paris’in Saintonge sokağında Sarah’ın anne, baba ve erkek kardeşiyle yaşadığı evlerinin kapısı büyük bir gürültüyle çalar. Gelen Fransız polisidir. Bir süredir sadece erkeklerin toplanıp bilinmeze götürüldükleri duyumunu almış olduklarından baba, geceleri apartmanın bodrumundaki kilerde uyumaktadır. O gece de durum aynıdır. Kapıyı açan anne ‘Hemen hazırlanın, sizi götüreceğiz!’ emrine uymaktan başka bir seçeneği olmadığını biliyordur. Sarah’a kardeşini uyandırmasını ve giyinmelerini söyler. Hızla içeri odaya koşan Sarah, küçük kardeşinin korku dolu gözlerle bakışına ve ‘Ben gizli köşemize gideceğim’ yalvarmalarına dayanamaz. Polislerin kardeşini henüz görmemelerinden yararlanarak her zaman birlikte oynadıkları, dışarıdan farkedilmeyen dolaba saklanmasına izin verir. Dolabı kilitleyerek kardeşinin burada güvencede olacağından emin ‘Sakın ses çıkartma, senin için geri geleceğim, söz veriyorum.’ der ve anahtarı cebine saklar. Almalarına izin verilen bir kazak, bir gömlek ve bir ayakkabıyı koydukları bavullarıyla avludan geçerken anne kendini tutamaz ve kocasının ismini üç kez haykırır. Kilerden sesi duyan baba, eşine ve kızına katılır; sokakta toplanmış diğer Yahudilerle birlikte kamyonlara binerler. Bir kaç saat içinde evine döneceğini zanneden Sarah’ın o andan sonraki yaşam öyküsü yürekleri dağlar. Mayıs 2002’de konuyla ilgili bir yazı hazırlaması istenen gazeteci Julia, Fransa’nın tarihinde kara bir leke olan bu olayı araştırırken hayatının değişeceğini, yılların ardında gizli kalmış aile sırlarını keşfettikçe Sarah ile yaşam yollarının birleşeceğini düşünemez bile...

Tatiana de Rosnay’nin Sarah’s Key (Sarah’ın Anahtarı) adlı kitabını neredeyse nefes almadan bir gecede bitirdim. Hepinize olmuştur, bazen öyle kitaplar vardır ki ‘şu bölüm bitsin ara vereceğim, bu bölümü de bitireyim yemek yiyeceğim, bir bölüm daha... ışığı söndürüp yatacağım’ dersiniz ama elinizden bırakamazsınız, işte böyle bir kitap. Sarah’ın Anahtarı, iki ana karakterin yaşamlarının parallel anlatıldığı bir roman ama yazar kitabının setini işgal altındaki Fransa’da yaşanan gerçeklerle oluşturmuş. Özellikle Fransızların hiç de konuşmaktan hoşlanmadıkları Vélodrome d’Hiver ya da kısaca Vel’ d’Hiv Baskını. Yazarın kitabın önsözünde de belirttiği gibi ‘Bu kitap bir tarih çalışması değildir, Vel’ d’Hiv çocuklarının anısına yazılmıştır. Asla geri dönmeyen çocukların anısına...’

Doğrusu olayı biliyor ama detaylarını bilmiyordum. Kitabı bitirdikten sonra araştırmaya karar verdim. Önce, neydi bu baskın? Fransa’da II. Dünya Savaşı sırasında yapılan en büyük toplu tutuklama. Nazilerin Avrupa ülkelerinde başlattıkları harekata Vichy hükümeti gönüllü katılmış, 9.000 polis ve jandarma operasyon için seferber edilmiş, o gece Paris ve çevre banliyölerde tutuklananların sayısı polis kayıtlarına göre 13.152 kişiye ulaşmıştı. Toplanan grup daha sonra Paris yakınlarındaki Drancy ve biraz daha uzaktaki Beaune-la-Rolande ve Pithiviers toplama kamplarına, ardından da ölüm kamplarına gönderilirler.

Peki neresiydi bu velodrom? Şu anda Paris’te Bir-Hakeim metro istasyonunun bir paraleli, rue Nélaton, yani şehrin göbeği.. Eyfel kulesini ziyaret etmeye giden her turistin kullandığı metro ve yürüdüğü yolun tam üstü. Sözü edilen kapalı kış stadyumu uzun yıllar bisiklet yarışlarının yapıldığı bir spor alanı olarak kullanılmış, 1959 yılında ise tamamen yıkılmış. Bugün yerinde Içişleri Bakanlığının bir ek binası olması oldukça ironik geldi bana! En azından bir plaket bulabilir miyim diye sokağı bir kaç kez turladım, hiç bir iz yok. Sanki olanları kimse hatırlamak istemiyor, aynı çoğu Fransızın Vichy dönemini yok saymayı tercih etmesi gibi... Artık umudumu kesip metro durağına geri yürürken mütevazi plaket önüme çıktı: ‘16-17 Temmuz 1942’de 4.115 çocuk, 2.916 kadın ve 1.129 erkek bu stadyumda insanlıkdışı şartlarda hapsedilmiş, ardından ölüm kamplarına gönderilmiştir.... Geçerken hatırla!’ Plaketi bulduğumda sanki eski bir dostla karşılaşırcasına içim biraz olsun rahatladı, suçsuz insanların ruhu sanki ‘biz hala buradayız’ diyordu.

17 Temmuz 1994’de velodromun hemen arkasındaki nehir kıyısı Quai de Grenelle üzerinde ölenlerin anısına açılan anıtta (her yıl temmuz ayında anma töreni düzenleniyor) masumiyeti simgeleyen çocuk, hamile kadın ve yaşlı insan figürleri yer almakta. 20 temmuz 2008 tarihinde de Bir-Hakeim metrosuna yine olayın detaylarını içeren bir pano asılmış.

Bir romandan yola çıkarak, tarihi yerinde daha detaylı öğrenip Paris’in merkezindeki bu gizli köşeyi keşfimin ardından olaya isyan, derin bir hüzün ve kara gözlüklerimin arkasında gizlemeye çalıştığım gözyaşlarımla evin yolunu tuttum.

Sarah’s Key’yi okumanızı tavsiye ederim. Bir daha anahtar deyip geçmeyeceksiniz.

Yazı 30 eylül 2009 tarihli Şalom gazetesinde yayınlanmıştır:




30 Eylül 2009 Çarşamba

Eylul sona ererken...


Yaz tatili ve eylül ayı rentrée’sini atlattıktan sonra hayat çoğumuz için eski ritmine geri dönüyor.

Peki, eylül ayında gündemi meşgul eden başlıklar neydi? Bu yıl rentrée’nin en sıcak dosyalarından biri La Poste (Posta)’un statü değişikliği. Posta çalışanları geçen haftalarda hemen greve girip tepkilerini gösterdiler tabii ki. Cumhurbaşkanı ile eski başbakanlardan Villepin arasında iplerin gerildiği Clearstream davası açıldı. Işsizlik oranının yüksekliği, kepenk kapatan işyerleri, yeni vergi ‘taxe carbone’, jogging yaparken kayıplara karışan kadın derken bir de intiharlar birbirini izliyor. Ilk tv’de izlediğimde inanamamış, yanlış duyduğumu düşünmüştüm. France Telecom’da iki yıldan az bir süre içinde intihar eden çalışan sayısı 24 imiş! Korku filmi gibi, düşünsenize iş yerinizde ayda bir, bir iş arkadaşınız intihar ediyor! 11 eylülde 32 yaşındaki çalışanın ardından listeye bugün Annecy’deki call center (çağrı merkezinde) çalışan 51 yaşındaki iki çocuk babası bir kişi daha eklendi. Karısına bıraktığı mektupta, kararına işyerindeki baskıların neden olduğunu yazmış. Personel politikalarının gözden geçirileceğine söz veren CEO’nun beyanı pek bir işe yaramamış anlaşılan…Fransa’da iş yaşamındaki stres nedeni ile her gün bir kişinin intihar ettiği hesaplanıyor, daha önce Renault’da da duymuştuk. Bunların kişisel dram olmadığı, direkt çalışılan şirkette sürekli rakam ve performans baskılarıyla ilintili olduğu belirtiliyor.

Ya süt krizi? Günlerdir boş arazilere dökülen ve heba olan tonlarca sütü gördükçe içim cız ediyor. Tamam, geçinemeyen üreticiler tepki göstersinler ama dünyada açlık ve sefalet içinde milyonların olduğu düşünülürse tepkiler daha yararlı bir şekle dönüştürülemez mi? Sivil toplum kuruluşlarıyla elbirliği yapılıp süt bulamayan, satın alamayan onlarca ihtiyaç sahibine gönderilemez mi? Neyse ki Brüksel’deki Avrupa Komisyonunun önünde yaptıkları ‘show’dan sonra son günlerde pazar yerlerinde halka dağıtmayı akıl edebildiler.

Domuz gribinde alarm zilleri ise çoktan çalmaya başladı. Hasta sayısına her hafta 100,000 yeni hastanın eklendiği ‘pandémie’ tüm hızıyla devam ediyor. Okullar kapanıyor; metro, sinema ve tiyatrolarda maskeyle gezmeye başlayan insanlar çoğalıyor. Sağlık personeli hazırlıklarını yapıyor, her kasaba ve semtte toplu aşı yapılabilecek merkezler hazırlanadursun ekim ayında piyasalara çıkacak aşı dört gözle bekleniyor ama o konuda da sağlık camiasında farklı görüşler savaşı var. Halk ise çaresiz, biraz da paranoyayla olacakları bekliyor.

Bu yazıyı böyle karamsar bitirmeyelim, biraz da çoşkuyla takip ettiğimiz Fransa’da Türk Mevsimi kapsamında doludizgin süregelen aktivitelerden bahsedelim: Ara Güler sergisi MEP’te (Maison Européenne de la Photographie) 11 ekime kadar gezilebilir. 3-4 ekim tarihlerinde Maison des Cultures du Monde’da Beckett/Hikmet’in iki kısa piyesi izlenebilir. Ekim ayında Grand Palais’de açılacak ‘Bizans’tan Istanbul’a’ sergisiyle eş zamanlı Eyfel Kulesi de Türkiye renklerine bürünecek. 9-18 Ekim arasında UTLS’de (Université de tous les savoirs) her akşam saat 18:30’da ücretsiz konferans serisi gerçekleşecek. Türkiye-Avrupa Birliği, Kıbrıs sorunu, Türkiye ve Insan Hakları, Islam ve Politika, Türkiye’nin dış politikası başlıklardan bir kaçı… Daha geniş bilgi için: http://www.utls.fr/ ve tüm aktivitelerin listesi için: http://www.saisondelaturquie.fr/

20 Ağustos 2009 Perşembe

Le Cafe Turc


Bu yaz farklı bir yaz Paris’te. 2006 yılında Türkiye’de gerçekleştirilen Le Printemps Français (Fransız Ilkbaharı) kapsamında başarıyla sürdürülen etkinliğin bu yıl Fransa’da Türkiye Sezonu ile devamına karar verildi. 1 temmuz- 31 mart arası dörtyüzün üstünde aktivite ile sürecek sezon, yaz aylarında şehir tatiller nedeni ile boşalsa da temmuz ayında start aldı. Mercan Dede-Anadolu Ateşi açılış gecesinden sonra Paris Sinema Festivaline Türkiye, şeref konuğu ülke olarak katıldı; Nuri Bilge Ceylan, Reha Erdem, Yeşim Ustaoğlu’nun eserleri başta olmak üzere kırkın üzerinde film gösterime girdi.

Paris Senatosuna bağlı Orangerie’de Istanbul Modern Sanat Müzesi işbirliğiyle Galata Köprüsü temalı BRID6E adlı fotoğraf sergisi (Köprü-Altı sözünden esinlenerek) açıldı. Haliç üstündeki köprülerle ilgili en eski otantik döküman olan Leonardo da Vinci’nin Sultan II. Beyazıt’a 1502 yılında yazdığı mektup sergilendi. Mektupta Halicin iki yakasını birleştirecek bir köprü inşa etmeyi öneren Leonardo’nun bu isteği gerçekleşmemiş, Galata’da ilk köprü ancak 1845 yılında inşa edilebilmiş ve günümüze dek dört kez yenilenmiştir. Eski fotoğraflar içinde 1890’da köprü geçişlerinde ücret toplayan fesli, beyaz kıyafetli iki görevli fotoğrafı ve Şah Rıza Pehlevi’nin 1934’deki Istanbul ziyaretinde köprü üstüne kurulan tak çok ilgi çekiciydi. Sergide ayrıca 6 fotoğraf sanatçısı kendi objektiflerinden Galata’nın zengin, canlı, çok kültürlü tarih ve yaşamını yorumladılar. Merih Akoğul’un siyah- beyaz fotoğrafları eski köprüye bir ağıt, Murat Germen’in pano ve tabelaları zenginlik ve fakirlik arasında bir köprü kurmuştu sanki. Cemal Emden’in fotoğrafları ise Galata köprüsü ve çevresini 6 ayrı açıdan dev boyuttu yansıtmıştı. Aynı sanatçının Le Café Turc’deki Istanbul in (E)Motion sergisi de fotoğraflardaki hareketliliğin mükemmel yansıtılması ile insanı alıp götüren bir esinti gibiydi sanki… Peki neyin nesi Le Café Turc ?

Yazının devamı için: http://www.salom.com.tr/news/detail/12763-Le-Cafe-Turc.aspx
(19.08.2009 tarihli Şalom gazetesinde yayınlanmıştır.)