22 Aralık 2015 Salı

Uberisation: Yeni bir toplum modeli…?

Ekim 2015

Arz ile talebin internet üzerinden direkt eşleştirilmesiyle oluşan nümerik platformlar hızla artıyor. Alan memnun, veren memnun, aracı memnun. Peki sorun ne?


Bilgiye veya alete sahip olanlarla o servise ihtiyaç duyanlar bu aplikasyonlarda birbirlerini buluyor. Bekleme yok, uzun prosesler yok, ödemeler akıllı telefonlar sayesinde yapılıyor, aracı platform da komisyonunu alıyor. Daha az fiks masraf, daha az personel, daha fazla kazanç! Iyi, güzel değil mi? Alan memnun, veren memnun, aracı memnun. Peki sorun ne? Hayatlarımıza hızla giren yeni teknolojiler toplumun sosyal modelini değiştiriyor, bugüne kadar bildik, tanıdık klasik ekonomiye darbe vuruyor. Bu ‘liberal akım’ ‘yaşlı ekonomik model’e meydan okuyor. Numerik platformların klasik şirketler gibi vergi ödememesi, sosyal kesintilerin devlet kasasına girmemesi de bir diğer sorun. Bürolar, atölyeler, ve ücretlilerle çalışan, yüksek vergi ödeyen şirketler, yani Fransız sosyal modelinde çalışanlar bu ‘haksız’ rekabet karşısında ne yapacaklar? Tabii ki tepki gösterecekler. Memnuniyetsizliklerini göstermek için sokağa dökülecekler.

Fransa’da herşey UberPop’la başladı. Amerikan devi Uber’in bir aplikasyonu olan UperPop müşterilerle ‘amatör (ve kanuna göre yasadışı) taksicileri’ eşleştiriyor. UberPop şöförleri prim ödemiyor, eğitim almıyor, araçları/kendileri sigortalı değil. Arz-talep mi? Haksızlık mı? Globalleşen dünyanın önlenemez gelişimi mi? Yoksa vahşi kapitalalizmin zaferi mi? Fransa gibi sosyal modeline çok düşkün bir toplumda bu değişimin kabullenilmesi zor.

Geçen eylül ayında taksiciler çileden çıkarttı. Yılbaşından bu yana cirolarında %30 düşüş olduğunu belirten taksi şöförleri Fransa genelinde iş bıraktı. Paris’te şehrin iki büyük havaalanına giden yolları kestiler. O gün seyahat eden insanların çoğu yollarda kaldı, uçaklarını kaçırdı. Gösteriler kimi yerlerde şiddet doğurdu: UberPop arabaları taşlandı, camları kırıldı, ateşe verildi, devrildi. Turistler zorla arabadan indirildi, şöförler dövülüp hastanelik edildi. Şiddeti onaylamak asla söz konusu değil. Pastayı paylaşmak, monopol haklarından vazgeçmek istemeyen taksicilerin tepkisini, yüksek plaka ücretlerini ödemek için banka borçları olanların öfkelerini anlamak belki mümkün. Lyon, Bordeaux, Lille ve Paris’de emiyet müdürleri UberPop’ları yasaklarken Içişleri Bakanlığı yasadışı suç faaliyeti istemiyle adalete başvurdu. Devlet dijital aplikasyon ve e-commerce sitelerinin vergi ödemeleriyle ilgili ciddi reformlar planlıyor.

Unutmayalım ki Uber Paris’te dogdu. San Franscisco’lu kurucuları Paris’te taksi bulamadıkları bir gün bu fikri hayata geçirmeye karar verdiler. Ustelik halk Uber’i çok seviyor. 400.000 kişilik bir müşteri kitlesi var, hem fiatlardan, hem servisten memnunlar. Arabalar şık, şöförler kapınızı açıyor, istediğiniz müziği koyuyor, günlük gazete/dergiler sunuluyor. Trafikte tıkanma/kaza olmuş, yol uzamış, sizi hiç ilgilendirmiyor çünkü odeyeceğiniz ücret baştan belirleniyor ve şartlara göre değişmiyor. Kalite ve fiat dalgalanmasını engellemek tüketici için anahtar motivasyon.

Bu yıl Uber aplikasyonu ile başlayan bu akım Fransa’da yeni bir fenomeni, uberisation terminolojisini günlük lisana soktu. Publicis şirketinin patronu Maurice Levy bu ifadenin popülerleşmesini sağlayan kişi. Aralık ayında Financial Times’a verdiği söyleşide ‘Artık herkes überize olmaktan korkar hale geldi. Bir sabah uyanıp işinizin yok olduğunu keşfedebilirsiniz’ dedi. Akım aslında 1999 yılında müzikte Napster’la başladı, ardından internet üzerinden direkt satış tüketiciye cazip geldi.  Bu ‘işbirliği ekonomisi’ tüm servis sektörüne yayıldı. Adrese teslimatlar, evdeki tamiratlar, taşıma, ulaşım, seyahat, sigorta, sağlık, yemek, ev işleri, araba/motorsiklet paylaşma, banka hizmetleri, özel ders derken boş garajını kiralayandan amatör dedektifliğe(!) soyunanlara kadar hiç bir sektör artık dokunulmaz değil. Ne büyük fiziki bürolara ihtiyaç var, ne onlarca personele, ne malzemeye, ne bakım giderlerine. Akıllı telefon ve start-up bir aplikasyon yeterli.

Bildiğimiz klasik şirket modeli acaba yakın gelecekte tamamen yok mu olacak? Nümerik bir platformda istihdam edilenlerin fiziksel ortamda bir şirkette çalışanlardan en az 100 kez daha az olduğu tespit edilmiş. Çarpıcı bir örnek bireyler arasında ev/oda kiralama servisi sunan Airbnb. 2008 yılında kurulan şirketin, Fransızların önemli zincir otellerinden Accor grubuna göre borsa değeri çok daha yüksek! Airbnb tüm dünyada 600 kişi istihdam ederken Accor grubu 180.000 kişi çalıştırmakta. 300 kez daha az istihdam ama daha yüksek ciro! Ekonomik olarak rüya gibi güzel bir örnek, ne dersiniz? Stratejik danışma şirketi Roland Berger’e göre on yıl içinde yeni teknolojiler, potensiyel olarak 3 milyondan fazla iş sahasını yok edecek. ‘Ekonominin dijitalizasyonu tabii ki yeni çalışma sahaları açacak. Dijital şirketlerin daha dinamik büyüme imkanları yarattığı da malum. Ama yaratılan istihdam yok edilen istihdamın yerini tutmuyor, ne coğrafi olarak, ne katma değer olarak...’
TheFamily startup’ının kurucularından Nicolas Colin ise ‘Artık ok yaydan çıktı. Bu akımın geri dönüşü yok. Nümeriğin patronları en iyi işleyen modelin insanların işi kendilerinin yaptığı oluşumlar olduğunu anladılar. Girişimcilere düşen, aktiviteyi geliştirmek için gereken  çerçeveyi sağlamak’ diyor. Ya eskiyi yok ederek yeni bir model icat edeceksin yada yok olacaksın. Ya überize olacaksın yada kendini überize edeceksin!

Yanımızda taşıdığımız ve bizi heryerde takip eden aplikasyonlar aslında bize nereye gideceğimizi ve ne yapacağımızı da dikte mi ediyor? Bu teknolojik ‘göçebe’ hali bizi ‘söz dinleyen robotlar’ haline mi dönüştürüyor? Tartışılabilir ama kesin olan ekonomik, teknolojik ve sosyal bir devrim yaratmış olduğu.

Bu ‘nümerik tsunami’yi daha çok konuşacağız. Teknoloji sayesinde tüketicinin hayatı kolaylaşacak ve ucuzlayacak. Bu kaçınılmaz gelişmeden etkilenecek meslek dallarında çalışanlara geçiş döneminde destek vermek, yeni iş alanları/istihdam sağlamak ve nümerik ekonominin yasalarla iyi düzenlenerek teknolojiyi insanlığın hizmetine sunmak birincil hedef olmalı.


Akyarlar sahilindeki küçük oğlanın düşündürdükleri…

Courtesy of Ruben Oppheimer

Eylül 2015

Akyarlar sahilinde yüzükoyun uzanmış 3 yaşındaki Kobanili küçük Aylan Kurdi’nin cansız bedeni Avrupalıların vicdanını esir alırken hem sorumluluklarıyla yüzleşmeye çağrı yaptı hem de eksiklerini yüzlerine vurdu. Konunun insani boyutunun devasa ağırlığı altında ezilmişken ‘Avrupa’nın mülteci yükünü üstlenebilecek altyapısı mevcut mudur’ sorusu ne kadar doğrudur?

Doğru değildir, etik değildir, insani değildir ama gerçektir. 

Peki, binlerce Iraklı, Suriyeli, Afgan mülteci niye Avrupa’nın kapısını çalıyor? Avrupa Birliğine göre mafya bu insanları boş umutlarla kandırmakta ve tehlikeli yolculuklara teşvik etmekte. Oysa bu binlerce kadın, erkek, çocuk dağlar, denizler, ormanlar, bombalar, yangınlar, engeller aşıyor ve Avrupa kapısında kuyruklar oluşturuyor. Minik Aylan’ın kaderinden kaçabilenler kendilerini şanslı
sayıyor. 
 
Aylan kısacık yaşamında sadece kaos, savaş ve ölüm görmüştü. Bombasız bir hayat için, yıkılmamış, yanmamış bir ev için, okula gidebilmek için, daha iyi bir gelecek için ailesiyle yola çıkmış, yolda abisi ve annesiyle can vermişti. Bir kaç saat içinde binlerce mültecinin sembolü olmuştu. Asrımızın en büyük insanlik trajedilerinden birinin aktörüydü Aylan ve o fotografla yasadışı göç dramının dünya haber manşeti olmuştu. 

Avrupa Birliğine ulaşan göçmen sayısı bu yıl geçen yıla göre üç kat arttı. Araştırmacı François Gemenne’e göre ‘Yaşananlar hem Avrupa projesi hem Avrupa ideali için büyük bir utanç;mülteci ve göçmen konularında bir Avrupa politikası olmamasının sonucu. Onurlu ve insani bir politika formüle edilememesinin, merkezi bir uyum yasası çerçevesinde Avrupa ülkelerinin anlaşamamasının acı sonu. Bu kriz bir göçmen krizi değil, bir Avrupa krizidir.’

Son dönemde ekonomik krizden çıkma trendine girmiş Fransa’da mültecilerin iltica işlemleri kesinleşene dek, ortalama bir yıl, aylık maddi yardım, sağlık harcamaları, kalacak yer, çocukların okul masrafları üstüste konulduğunda devlete maliyeti oldukça yüksek. Senaryo hemen hemen her Avrupa ülkesinde benzer. Peki Avrupa üzerine düşeni yapıyor mu? Hayır. Bugüne dek öncelikle yasadışı göçle mücadeleyi finanse etmekle uğraştılar. Son 15 yılda Brüksel, yıllık 142 milyar bütçesinin %1’ini bile bu drama ayırmadı. Son haftalarda Merkel, Hollande ve diğerleri ülkeler arasında paylaşımın daha adil olması için kotalardan bahsetmekte ama yeni bir politika üretmemekte. 14 eylülde yapılacak AB toplantısından elle tutulur bir çözüm programı çıkar mı merakla bekleniyor.

Üstelik Avrupa’nın kimi ülkelerinde devletlerin yabancı düşmanlığı ayan beyan ortaya çıkmakta. Sorumlu politikacılarin yanısıra kimi ‘küçük’ politik şahsiyetler bu ağır kriz karşısında bile popülist yaklaşımlarından vazgeçmemekte, bu problemle ilgili verdikleri beyanlarla ırkçılık dalgasını körüklemekte. Bir kısım medya kanalıyla da korkunun daha da pompalandığı izlenmekte. ‘Dünyanin tüm sefaletini ülkemize buyur edemeyiz’ sloganları medyada döne döne karşımıza çıkmakta. Ülkesine sadece Hristiyan mültecileri kabul edeceğini söyleyen Slovakya Başbakanının sözlerine kulak kabartmak yeterli aslında. Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’ın Fransa’nın her ay 1.000 mülteciden iki yıl içinde toplam 24.000 mülteciyi ülkeye kabul edeceğini açıklamasından sonra toplum ikiye bölündü. Eski cumhurbaşkanı Sarkozy savaştan kaçanların savaş bitiminde ülkelerine geri dönmeleri şartıyla kabul edilmesini önerdi. Kimi belediye başkanları bütçeleri olmadığını, kimileri de sadece Hristiyan mültecileri şehirlerine kabul edeceklerini beyan ettiler. ‘Potansiyel tehlike olabilecek insanları topraklarımızda istemiyoruz. Cihatçı varlığı tehlikesini önlemek için mültecilerin dinleri bizim için güvencedir’ diyenler oldu. Milliyetçi Cepheye ait belediyeler de ‘herhangi bir yasadışı göçmene ev sahipliği yapmayacaklarının’ altını çizdiler. Başbakan Valls bu söylemlere sert tepki göstererek ‘Sığınma hakkı evrenseldir. Dinine göre mülteci seçilmez’ dedi demesine ama kazan kaynamaya devam ediyor.

Ülkelerinden kaçmak zorunda kalan bu insanların şu anda korunmaya, fırsat verilmeye ve hayatlarını tekrar inşa etmeye ihtiyaçları var. Kaçtıkları cehennemi yaşamayanların uzaktan hayal etmesi bile mümkün değil. Üstelik mülteci kabulü iyi yönetilir ve doğru yönlendirilirse geldikleri ülkeye entegre olmaları, sosyal hayata ve ekonomiye katkıda bulunmaları sağlanabilir. Herşey karanlık değil. Olmamalı da. Fransa’da bir çok başarılı entegrasyon örneği mevcut.

Tabii göçmene sadece hoşgeldin demek yetmiyor. Bu insanları karşılamak için bir bütçe, bir gelecek oluşturmak için düzgün bir altyapı lazım. Bugün kimi çok adaletsiz, kimi çok uzun 28 farklı uygulama olan Avrupa’da 20 yıldır yapılamayan gerçek yapısal bir Avrupa göç politikasının, ortak bir mülteci politikasının zamanı geldi de geçiyor artık. Avrupa Komisyonuna bağlı merkezi bir organ çalışmaları düşünülmeli, özellikle insan gücüne ihtiyacı olan ülkelerde imkanlar daha iyi değerlendirilmeli.

PTB (Parti du Travail de Belgique) direktörü David Pestieau ise olaya farklı yaklaşmakta: ‘Bizim başlatmaya veya büyütmeye yardımcı olduğumuz savaşların yan sonuçlarıdır bugün gözümüzün önündeki bu mülteci krizi. Bu insanlar bizim savaşlarımızın gecikmeli aynalarıdır. Dış politikalarımızı acilen yeniden gözden geçirmeliyiz. Bölgeye gönderilen tüm silahların ihracatı durdurulmalı. Bugün yapmamız gereken bölgede barış ve istikrarı sağlamaktır ki Aylan’lar ölmesin, insanlar yurtlarını terketmesin.’

Paris Belediyesi de son üç ayda 1.450 kişinin karşılanması, barınması ve sağlık kontrollerinden geçirilmesi için kolları sıvadı. Fransızlarda hayran olduğum özellik hemen sivil toplum kuruluşları sorunları sahipleniyor. Kurulan ‘jemengage.paris’ derneği sayesinde gönüllüler malzeme toplama ve dağıtmaya, hukuki danışmanlık yapmaya, mültecilere fransızca öğretmeye, idari işlerde tercüme yapmaya, lojistik destek vermeye, sosyal, kültürel ve sportif inisyatifler almaya başladılar bile…

500 milyon Avrupalının bu yıl gelebilecek 500.000 mülteciyi entegre etmesi o kadar imkansız mi? Acilen gerçekçi projeler üretilemez mi? Insan nerede doğarsa doğsun yaşam hakkına sahip olmalı. Büyüme, okuma, çalışma, sevme, sevilme, insan gibi yaşama hakkı… Aylan Kurdi ve daha binlercesinin maalesef bu hakkı olmadı. 

Ya diğerlerinin?



20 Ağustos 2015 Perşembe

Altmış milyon dost

17 agustos 2015

17 Şubat 2015’de Resmi Gazete’de yayımlanan yeni Medeni Kanun maddesiyle Fransa’da hayvanların hukuki statüsü değişti. Evcil hayvan, kanun karşısında artık ‘kişisel bir mülkiyet’ değil ‘hissiyatı olan bir canlı’ konumuna geçti. Hayvanseverlerin 200 yıllık mücadelesi hayvan hakları adına büyük bir zaferle sonuçlandı.
Fransızlar evcil hayvanlarına çok düşkünler. Ülkedeki hane sayısının yarısında evcil hayvan mevcut, toplamda kendi nüfusları kadar hayvan nüfusu var. Bu rakam Avrupa Birliği içindeki en yüksek evcil hayvan nüfusu. 11 milyon kedi, 8 milyon köpek, 2,5 milyon kemirgen, 10 milyon kuş ve 36 milyon balık… 4,5 milyar Euro’luk bu sektör 20 binin üstünde kişiye de istihdam sağlıyor. Veterinerlik, doktorlukla aynı değerde, çok itibar gören bir meslek dalı. Lise ertesi, önce iki yıllık hazırlık eğitiminin ardından üniversite sınavına giriliyor. Paris yakınlarındaki Alfort, Lyon, Nantes ve Toulouse’daki fakültelerde sadece 500 öğrencilik kontenjan mevcut ve eğitim süresi toplam yedi yıl.

Evcil hayvanlar insanın gerçek dostları, çocukların ve yalnız yaşayan yaşlıların ayrılmaz arkadaşı. ‘Yaşlı insan-yaşlı köpek’ ikilisinde köpeği de, sahibi gibi, yıllar ağırlaştırmıştır ama ne büyük bir minnet ve dostlukla bakarlar birbirlerine. Sokakta köpeğini gezdiren yaşlı insanların köpekleriyle konuştuklarını gözlemlerim çoğu zaman. Yaşlı insanların yalnızlığı inanılmazdır bu şehirde. İstatistiklere göre yaşam süresi uzamıştır uzamasına ama yalnızlıklar da çoğalmıştır sanki. Yaz aylarında çocuklar, torunlar tatile, yazlığa gittiğinde o yalnız insanların hüzünlü bakışları çok dokunur insana. “Teyzecim, ninecim” deyip kapı çalan, bir tas çorba getiren pek yoktur bu diyarlarda…

Paris şehri bir köpek cennetidir, ama sokaklardaki pislikler insana çok zor anlar yaşatabilir. Yüksek cezalara, kullanım için özel yerleştirilen plastik torbalara, iyi niyetli çabalara rağmen bu sorunun önüne geçilemiyor. Geçen aylarda okuduğum haber ise çok ilginçti. Bavyera’da Volkach adlı bir kasabada belediye, kasabanın tüm köpeklerinin DNA örneğinin alınmasına karar vermiş. Bundan böyle yollarda rastlanacak pislikler, veri tabanıyla karşılaştırılarak, ilgili köpeğin sahibine ceza olarak yansıtılacakmış! Belediye Başkanı Peter Kornell bu projeye harcanacak 78 bin Euro’nun uzun vadede akıllı bir yatırım olacağını düşünüyormuş. Paris’te benzer bir uygulama mı? İmkansız!

Köpek mezarlığı
Geçenlerde internette bir haber dikkatimi çekmişti: Le cimetière des chiens yani köpek mezarlığı. İlginç olsa gerek demeye kalmadan kendimi Asnières-sur-Seine’deki mezarlığın ihtişamlı Art-Nouveau kapısının önünde buldum.

Asnières-sur-Seine, Paris’in 8 km. kuzeybatısında, 85 bin nüfuslu bir şehir. 19. yüzyılın sonlarından itibaren Paris’e tren yoluyla bağlanan bölge Parislilerin haftasonu yürüyüş ve piknik yapmayı sevdikleri bir mesire yeri haline gelir. Şehrin limanı yelken yarışları için tercih edilir. Empresyonist ressamların çoğu bu bölgeyi ikamet yeri olarak seçer ve tablolarına ilham kaynağı olur. Vincent van Gogh, Emile Bernard, Paul Signac ve  Georges Seurat Seine Nehrinin bu kıyılarını tablolarında ölümsüzleştirirler.

Şehir zengin bir mimari mirasa sahip: kralın mimarı Jacques Hardouin-Mansart tarafından 1750 yılında inşa edilen şatosu ve belediye binası görülmeye değer. Üstelik nehrin kıyısındaki Robinson Parkı nefis. Asnières-sur-Seine’i ziyaret etmek için bir diğer neden de dünyanın en eski hayvan mezarlığı olarak bilinen köpek mezarlığı. 1899 yılında açılan mezarlığa yılda 50 binden fazla evcil hayvan gömülmekte. Etkileyici anıt ve heykellerle dolu bu tarihi mezarlık şehre çok sayıda ziyaretçi çekmekte.

Mezarlığın düzenine, temizliğine, mermer taşların üzerindeki sevgi ve minnet sözlerine hayranlıkla bakarken çakıl taşlarını düzelten bir kadına rastladım. ‘Herhalde görevli, çevreyi temizliyor’ diye içimden geçirirken kadın selam verdi ve anlatmaya başladı: “Burada benim köpeğim yatıyor. İsmi Elvis. Hayatımda böylesine bir sevgi hiç yaşamadım ben. Benim ona verdiğimden çok daha fazlasını o bana verdi. Hem de o kısacık ömründe. Hergün ziyaretine geliyorum.” Gösterdiği mezar inanılmaz bakımlıydı, kalp şeklinde siyah mermer taş, köpeğin fotoğrafı, onlarca taptaze çicek buketi… “Her cumartesi onunla pazara giderdik. Çiçekçinin önünden geçerken durur, bana çiçek almak isterdi. Öyle sade, mat renkleri hiç sevmez, hep pembelere, morlara, fuşyalara çekerdi beni. Şimdi her cumartesi ben ona çiçek getiriyorum.” Maurilia anlatmaya devam etti: “Eşim beni terk etti, giderken de köpeğimi çaldı, götürdü. Ne kadar uğraştım, ne kadar konuştuysam sevgilisiyle bir oldular, köpeğimi geri vermek istemediler. Ama ben vazgeçmedim. İkisini de mahkemeye verdim. Çalıştığım devlet dairesinde bana ‘sen deli misin?’ dediler. Yılmadım. Mahkeme bana hak verdi. Hem köpeğimi geri aldım, hem de eşim köpeğimin masrafları için nafaka ödemeye mahkum edildi. Elvis için herşeye değerdi. Şimdi eski eşim de ayda bir-iki buraya köpeğimi ziyarete gelir.”

Maurilia’nın söylediklerini düşüne düşüne mezarlığı gezmeye devam ettim. Girişteki gişeden elime kocaman, detaylı bir mezarlık haritası vermişlerdi. Köpekler, kediler, kuşlar, atlar, ponyler, hamsterler, tavşanlar, balıklar, hatta bir maymun… Pupuce, Sultan, Rubis, Minouchette, Ulysse, Kenzo, Clement ve daha binlercesi… Üstelik ünlüler de var bu mezarlıkta: Prenses Lobanof’un köpekleri Marquise ve Tony, sinemanın süper starı Rintintin, tiyatro oyuncusu Poilu, sanatçı Sacha Guitry’nin kedisi, polis köpekleri Dora, beş kez madalya sahibi Top, görev başında öldürülen Léo, Napolyon ordusunun savaş kahramanı Moustache, anısına büyük bir heykel dikilen 40 kişinin hayatını kurtarmış Barry, Henri de Rochefort’un sahibinin ölümü üzerine dört gün sonra üzüntüden ölen kedisi Kroumir derken vakit nasıl aktı gitti bilemedim. Mezarlığı arkamda bırakıp kalabalık sokağa dönerken insanla hayvan arasındaki sevginin gücüne ve dostluğun değerine bir kez daha hayran kaldım.

Le cimetière des chiens
Pnt de Clichy
Asnières-sur-Seine

Pazartesi hariç her gün ziyarete açık

Bir baba-kızın hazin hikâyesi

17 haziran 2015

5  ağustos 1968’de Paris’in şık banliyölerinden Neuilly-sur-Seine’de doğan Marine iki ablasının ardından ailenin en küçük çocuğudur. Anne babası 1958 yılında bir gala yemeğinde tanışıp iki yıl sonra evlenmişlerdir. Babası Jean-Marie siyasal bilimci, annesi Pierrette şarap ticareti yapan burjuva bir ailenin kızıdır.

Jean-Marie 1972 yılında FN-Front National (Milliyetçi Cephe) Partisini kurar. Cezayir’de birlikte olduğu arkadaşları, Vichy savunucuları, neo-Nazi sempatizanları ve tutucu Katoliklerin desteğini alır. Marine okulda kendisine ‘faşistin kızı’ denmesine alışmak zorundadır. ‘Bienvenue Dans un Monde Sans Pitié’ (Merhametsiz Bir Dünyaya Hoşgeldiniz) adlı kitabında okulun ‘merhamet’ yeri olmadığını eğitim hayatı boyunca bizzat yaşadığını, ne yaptığıyla değil hep soyadıyla değerlendirildiğini anlatır.

Babanın aşırı uçlardaki söylemleri aileyi 1 Kasım 1976’da ciddi bir suikastla karşı karşıya bırakır. Paris’in 15. bölgesindeki dairelerine 20 kilo dinamit yerleştirilir, tüm bina çöker, yakındaki 12 apartman da ciddi zarar görür. Savaş sonrasında yaşanan bu en büyük suikast girişiminde mucize olarak kimse ölmez, hatta beşinci kattan düşen bebek bile yaşama tutunur. “Suikastin yarattığı korku çevrenizde öyle bir duvar örer ki herkes sizden uzak durmak ister. Babam hedef olduğu için tehlikeli bir adamdı. O andan itibaren bu gerçekle yaşamak zorundaydık.”

Anne Pierrette 1984 yılında eşinin biyografisini yazmakla görevlendirilen gazeteci Jean Marcilly ile tanışır ve ani bir kararla evini terkeder. Üç yıl sürecek boşanma davası çok medyatize edilir. Pierrette “Gururu ve kibiri bana zalim davranmasına neden oldu” diyerek suçladığı eşinden intikam almak için Playboy dergisine çıplak pozlar verir, çeşitli basın kuruluşlarında eski eşini ırkçılıkla suçlar. Medya önünde geçen bu çocukluk ve gençlik yılları Marine’i olumsuz etkiler, 19 yaşında Paris Match’a verdiği söyleşide, “Bir anne gizli bir bahçedir, kamu çöplüğü değildir” diyecek kadar yaralıdır.
Hukuk eğitimi alır, avukat olur. İki kez evlenir, boşanır. 2010 yılından bu yana parti başkan yardımcısı Louis Aliot ile birlikte yaşamaktadır. İlk evliliğinden 1998’de bir kızı, 1999’da da bir kız-bir erkek ikizleri doğar. Özel hayatı hakkında çoğunlukla sessiz kalmayı tercih eder. 1998 yılında avukatlığını rafa kaldırır ve aktif politikaya atılır. Jean-Marie’nin 2002 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sosyalist adayı geride bırakıp ikinci tura seçilmesi ülkede şok etkisi yaparken Marine artık ‘ekibin’ ayrılmaz bir parçasıdır. Yaptığı bir açıklamada “Babamın programından farklı düşündüğüm bir nokta bulamıyorum. Ben de %100 Le Pen’im” der.
Babasının kurduğu ve 40 yıl boyunca başkanı olduğu FN’in 2003 yılında başkan yardımcılığına, 16 Ocak 2011’de de parti başkanlığına seçilir. Baba çok mutludur. “Kızımla gurur duyuyorum. Bayrağı Marine’e devrettim, o benden daha hızlı koşuyor!” diyen Jean-Marie dizginleri kızına devretmiş, onursal başkan olarak kenara çekilmiştir. O günlerde kamuoyunu meşgul eden soru Marine Le Pen’in soyadına sadık kalıp babasının ‘daha genç’ versiyonu olarak mı devam edeceği yoksa farklı bir yol mu izleyeceğidir.

Yıllar akıp geçmekte, zaman değişmektedir. Marine imajını parlatır, her gün içtiği 60 sigaradan vazgeçer. Kıyafetleri, saçı, giyimi, yaptığı rejim bile değişir. Bir yanda yeni, genç, dinamik bir profil çizmekte, farklı bir seçmen kitlesine hitap etmeye çalışmakta, diğer yanda babasının aşırı ırkçı açıklamalarının yarattığı zehir etkisini azaltmaya çalışmaktadır. Fransa’yı euro bölgesi ve Schengen’den çıkartma sözleri, İslam ve göçmen karşıtı duruşu ise devam etmektedir.

Sonun başlangıcı bir yıl önce Jean-Marie’nin ünlü Fransız Yahudi sanatçı Patrick Bruel’e sataşmasıyla hız kazanır. Fransız futbol takımındaki siyah oyuncuların fazlalığına atıfta bulunan, Mareşal Pétain’i savunan, Holokost’u ve gaz odalarını İkinci Dünya Savaşının bir ‘detay’ı olarak nitelendiren Le Pen’in ırkçı nefret söylemleri ve antisemit yorumları durmak bilmez. Partiye zarar veren ve ‘şeytanlaştıran’ bu gidişe bir dur demek gerekmektedir.

Dört yıl önce çekilmiş bu fotoğraf artık sararmaya başlamıştır. Baba-kız arasında hedefler değişmekte, politik kırılma ile ailevi çekişme içiçe geçmektedir. Babanın aşırı söylemleri mi yoksa kızının hırsı mı kazanacaktır? Jean-Marie parti içinde jüri karşısına çıkartılır, yaptırım olarak parti onursal başkanlığı askıya alınır. “Böyle bir şeyi asla  beklemezdim. Yaratılan bu kriz politiktir, 40 yıllık partimin çizgisi değiştirilmek istenmektedir. Büyük bir acı bu benim için. İsmimi taşıdığı için utanıyorum ama acıma rağmen kızımı seviyorum.”

Babasıyla yaptığı atışmalar sondajlarda Marine Le Pen’in popülerliğini azaltmakta, baba-kız arasındaki fırtınanın partinin imajını olumsuz etkilemesine engel olmak gerekmektedir. Jean-Marie geçen cuma günü çıktığı yüksek mahkemede parti içinda kendisine karşı alınan kararın yasal olmadığını ve iptalini talep eder. Parti yönetimi ise bu konuya son noktayı koymak için statü değişikliğini parti üyelerine oylatarak onursal başkanlık pozisyonunu iptal etmek istiyor. Önümüzdeki haftalarda FN’de büyük bir ‘temizlik’ bekleniyor.
87 yaşındaki Jean-Marie’nin politik hayatı kurduğu parti tarafından mı yoksa kendi kanından kızı tarafından mı sonlandırılacak? Yoksa tecrübeli politikacı henüz son sözünü söylemedi mi? Jean-Marie Le Pen “Beni partiden ihraç ederse hiç bir zaman iktidara gelemez” diye kızını tehdit ederken gelecek seçimlerde cumhurbaşkanlığına aday Marine Le Pen FN’nin babasının malı olmadığını ve son sözü partililerin söyleyeceğinin altını çiziyor. Kimilerine göre olaylar politik bir ihanet, kimilerine göre ise Jean-Marie’nin partiden uzaklaştırılması ince bir ayarla orkestre edildi.

Velhasıl Le Pen’lerin trajedisi henüz bitmedi. Kim haklı, kim haksız, kim galip gelecek, kim tasfiye edilecek önümüzdeki günler gösterecek ama bir baba-kızın hazin hikayesi daha uzun süre Fransız politikasını meşgul etmeye devam edecek.

Fransızlar uyuyor, Türkler arkadaş ağırlıyor

20 mayıs 2015

OECD’nin ‘Society at a Glance 2014’ raporu kriz ve sonrası sosyal göstergelerin derlendiği ilginç bilgilerle dolu.

OECD üyesi ülkelerde yapılan bu sosyal eğilim çalışması ülke demografisi, aile yapısı, doğurganlık, işsizlik, fakirlik ve eşitsizlik, sosyal harcamalar, iş ve hayat tatminleri konularında araştırma sonuçlarını içeriyor. Kurumun çalışmalarından edinilen göstergelerle sosyal trend ve politika gelişmeleri konusunda bilgi veriyor. Amaç toplumların, özellikle diğer ülkelerle karşılaştırmalı olarak, nasıl değiştiğini göstermek.
2007-2008 krizi, bilindiği gibi, sadece ekonomik ve finansal bir kriz olarak kalmadı, bir sosyal krizi de beraberinde getirdi. Bugün OECD ülkeleri içinde 48 milyon kişi iş aramakta. Bu rakam 2007’yle kıyaslanınca 15 milyon daha fazla! Üstelik bu sayıya girmeyen daha milyonlarca hane de ciddi finansal sorunlar yaşamakta. Yunanistan, İrlanda ve İspanya’da gelir girmeyen hane sayısı son yedi yılda iki katına çıkarken alt gelir grubu, gençler ve çocuklu aileler en büyük zarar görenler.
İşsizlik ve ekonomik zorluklar mutsuzluğu, hükümetlere güvensizliği arttırırken evlilik oranı ve doğurganlığı ise düşürdü. Birbirine destek ihtiyacı aile bağlarının güçlenmesini sağlayabilirse de ekonomik stres ve çatısmalar aile çözülmelerine ve boşanma oranlarının yükselmesine neden oldu. Ekonomik zorlukların hükümetlere güveni oldukça sarstığı özellikle Yunanistan, İrlanda, Portekiz ve Slovenya’da gözlemlenirken finans kurumlarına güven ise tüm OECD ülkelerinde ciddi düşüşler yaşadı.
Fransa özeline baktığımızda ülkede sosyal harcama oranları oldukça yüksek. GSMH (gayrisafi milli hasıla)’nın üçte biri sosyal harcamalara ayrılıyor, bu rakam OECD içinde en yüksek ve yüzde 22 olan ortalamanın da oldukça üstünde. Tüm devlet harcamalarının 10 euro’sunun 7’si ise sağlık, eğitim ve sosyal harcamalara (emeklilik, aile ve işsizlik) aktarılıyor. 2008 yılından bu yana işsizler ordusuna her hafta 3.700 kişi katılmakta. Fransız hükümetinin devlet harcamalarının hangi alana yöneltilmesi gerektiği konusunda zor kararlar vermesi gerekiyor.

Fransa’nın büyük harcama bütçesi emekli ve yaşlı gruba. Bir Fransız kadını emeklilikte ortalama 27,4 yıl geçirmekte, OECD ülkeleri arasında hem en uzunu, hem ortalamanın beş yıl üstünde. Doğurganlık oranı, ABD, Estonya, Yunanistan, İspanya gibi krizin ağır vurduğu ülkelerde son üç yılda yüzde 6 düşüş gösterirken, Fransa’da kadın başına iki çocuk oranı değişmedi. Evlilik oranı ise yüzde 45. Fransızlar, diğer üye ülkelere göre daha fazla uyuyorlar, üstelik tüm üye ülkelerden daha çok yemekte vakit geçiriyorlar.

Türkiye rakamlarına baktığımızda ise evlilik oranı yüzde 65 ile birinci sırada. Yüzde 49,7 çalışan nüfus oranıyla OECD içinde Yunanistan’ın ardından sondan ikinci durumdayız. Kadın çalışma oranında, diğer tüm ülkelerin ardından yüzde 29,8 ile sonuncuyuz. Meksika’nın ardından ortalama 74,6 yıl yaşam süresi ile sondan ikinciyiz. Hane geliri OECD ortalamısının yüzde 45’i kadar. (En yüksek 36.400 $ ile Lüksemburg, en düşük 4.500 $ Meksika sıralanırken Türkiye 7.100 $ ile sondan ikinci) Gelir dağılımındaki adaletsizlikte Şili ve Meksika’dan sonra sondan üçüncü sıradayız.

Fakirlik sıralamasında da yine sondan üçüncüyüz. OECD ortalaması her on kişide birken, her beş Türkten biri fakir. Yeterli yiyecek alamayan insan oranı OECD ortalaması yedide birken Türkiye’de üçte bir. Devletin sosyal harcamaya ayırdığı miktar oldukça düşük; OECD ortalaması yüzde 21,8 iken Türkiye’de GSMH’nin yüzde 12,8’i. Üstelik sosyal harcama kalemleri sağlık ve yaşlılıkla ilintiliyken çalışma yaşındaki nüfusa destek çok düşük. Yunanistan’ın ardından okumayan ve çalışmayan genç oranı yüzde 27 ile Türkiye’de en yüksek. Evde hiç çalışanı olmayan hane sayısı yüzde 15 ile OECD ortamasına yakın. Kadın başına yüzde 2,02 doğum oranı ile İsrail, Yeni Zelanda, İrlanda ve Meksika’nın ardından beşinci en doğurgan ülke (ortalama yüzde 1,70)

Türkiye’de 65 yaş üstü her kişiye karşılık çalışan sekiz kişi var, OECD ortalaması 4,2 kişi, Fransa’da 3,3 kişi. 2050’de yaşlanan nüfusla birlikte bu oranın 2,7’ye düşmesi bekleniyor.

Türkiye’de intihar oranı yüzbinde 4,3 ile Yunanistan’dan sonra ikinci en düşük, Fransa’da ise yüz binde 16,2
3.300 dolar olan OECD ortalamasının1/3’ü ile (906 $) Türkiye sağlık harcamasında en alt sırada geliyor. Fransa 4.100 dolar ile ortalamanın üstünde. Fransızların yüzde 96’sı özel sağlık sigortasına sahipken bu oran Türkiye’de yüzde 4,6.

Norveçliler vakitlerinin dörtte birini iş dışında geçiriyorlar. Meksikalılar ise yüzde 16 ile en düşük orana sahip. Japonlar televizyon seyretmekte şampiyon, Yeni Zelandalılarda ise bu oran çok düşük. Üye ülkelerde insanlar fiziksel olarak aktif değiller. Aralarında en sportif çıkan İspanyollar bile özel vakitlerinin ancak yüzde 1’ini fiziksel aktivite yaparak geçiriyorlar.

Gece sokakta yalnız yürürken kendini güvende hissseden ülkeler Norveç, Slovenya ve Avusturya iken Türkiye, Şili ve Meksika son sıraları paylaşmakta.

Bir kurumda gönüllü çalışan sayısı tüm OECD ülkeleri arasında Türkiye’de en az.
Türkler özel zamanlarının yüzde 35’ini arkadaşlarıyla eğlenerek geçirirken üye ülkeler arasında en dost canlısı toplum. (OECD ortalaması yüzde 11’in üç katı!) Yaşam tatmini endeksinde Türkiye, Yunanistan, Macaristan ve Portekizle son sıraları paylaşırken en mutlu insanlar İsviçre, Norveç ve İzlanda’da.
Ne dersiniz? Rakamlar doğruyu söylüyor mu?

Kaynakça:
http://www.oecd.org/els/societyataglance.htm