20 mayıs 2015
OECD’nin ‘Society at a Glance 2014’ raporu kriz ve sonrası sosyal göstergelerin derlendiği ilginç bilgilerle dolu.
OECD üyesi ülkelerde yapılan bu sosyal eğilim
çalışması ülke demografisi, aile yapısı, doğurganlık, işsizlik, fakirlik
ve eşitsizlik, sosyal harcamalar, iş ve hayat tatminleri konularında
araştırma sonuçlarını içeriyor. Kurumun çalışmalarından edinilen
göstergelerle sosyal trend ve politika gelişmeleri konusunda bilgi
veriyor. Amaç toplumların, özellikle diğer ülkelerle karşılaştırmalı
olarak, nasıl değiştiğini göstermek.
2007-2008 krizi, bilindiği gibi, sadece ekonomik ve finansal bir kriz olarak kalmadı, bir sosyal krizi de beraberinde getirdi. Bugün OECD ülkeleri içinde 48 milyon kişi iş aramakta.
Bu rakam 2007’yle kıyaslanınca 15 milyon daha fazla! Üstelik bu sayıya
girmeyen daha milyonlarca hane de ciddi finansal sorunlar yaşamakta.
Yunanistan, İrlanda ve İspanya’da gelir girmeyen hane sayısı son yedi
yılda iki katına çıkarken alt gelir grubu, gençler ve çocuklu aileler en
büyük zarar görenler.
İşsizlik ve ekonomik zorluklar mutsuzluğu, hükümetlere güvensizliği
arttırırken evlilik oranı ve doğurganlığı ise düşürdü. Birbirine destek
ihtiyacı aile bağlarının güçlenmesini sağlayabilirse de ekonomik stres
ve çatısmalar aile çözülmelerine ve boşanma oranlarının yükselmesine
neden oldu. Ekonomik zorlukların hükümetlere güveni oldukça sarstığı
özellikle Yunanistan, İrlanda, Portekiz ve Slovenya’da gözlemlenirken finans kurumlarına güven ise tüm OECD ülkelerinde ciddi düşüşler yaşadı.
Fransa özeline baktığımızda ülkede sosyal harcama oranları oldukça yüksek. GSMH
(gayrisafi milli hasıla)’nın üçte biri sosyal harcamalara ayrılıyor, bu
rakam OECD içinde en yüksek ve yüzde 22 olan ortalamanın da oldukça
üstünde. Tüm devlet harcamalarının 10 euro’sunun 7’si ise
sağlık, eğitim ve sosyal harcamalara (emeklilik, aile ve işsizlik)
aktarılıyor. 2008 yılından bu yana işsizler ordusuna her hafta 3.700
kişi katılmakta. Fransız hükümetinin devlet harcamalarının hangi alana
yöneltilmesi gerektiği konusunda zor kararlar vermesi gerekiyor.
Fransa’nın büyük harcama bütçesi emekli ve yaşlı gruba. Bir Fransız
kadını emeklilikte ortalama 27,4 yıl geçirmekte, OECD ülkeleri arasında
hem en uzunu, hem ortalamanın beş yıl üstünde. Doğurganlık oranı, ABD,
Estonya, Yunanistan, İspanya gibi krizin ağır vurduğu ülkelerde son üç
yılda yüzde 6 düşüş gösterirken, Fransa’da kadın başına iki çocuk oranı
değişmedi. Evlilik oranı ise yüzde 45. Fransızlar, diğer üye ülkelere göre daha fazla uyuyorlar, üstelik tüm üye ülkelerden daha çok yemekte vakit geçiriyorlar.
Türkiye rakamlarına baktığımızda ise evlilik oranı yüzde 65 ile
birinci sırada. Yüzde 49,7 çalışan nüfus oranıyla OECD içinde
Yunanistan’ın ardından sondan ikinci durumdayız. Kadın çalışma oranında, diğer tüm ülkelerin ardından yüzde 29,8 ile sonuncuyuz. Meksika’nın
ardından ortalama 74,6 yıl yaşam süresi ile sondan ikinciyiz. Hane
geliri OECD ortalamısının yüzde 45’i kadar. (En yüksek 36.400 $ ile
Lüksemburg, en düşük 4.500 $ Meksika sıralanırken Türkiye 7.100 $ ile
sondan ikinci) Gelir dağılımındaki adaletsizlikte Şili ve Meksika’dan
sonra sondan üçüncü sıradayız.
Fakirlik sıralamasında da yine sondan üçüncüyüz. OECD ortalaması her on kişide birken, her beş Türkten biri fakir.
Yeterli yiyecek alamayan insan oranı OECD ortalaması yedide birken
Türkiye’de üçte bir. Devletin sosyal harcamaya ayırdığı miktar oldukça
düşük; OECD ortalaması yüzde 21,8 iken Türkiye’de GSMH’nin yüzde 12,8’i.
Üstelik sosyal harcama kalemleri sağlık ve yaşlılıkla ilintiliyken
çalışma yaşındaki nüfusa destek çok düşük. Yunanistan’ın ardından okumayan ve çalışmayan genç oranı yüzde 27
ile Türkiye’de en yüksek. Evde hiç çalışanı olmayan hane sayısı yüzde
15 ile OECD ortamasına yakın. Kadın başına yüzde 2,02 doğum oranı ile
İsrail, Yeni Zelanda, İrlanda ve Meksika’nın ardından beşinci en
doğurgan ülke (ortalama yüzde 1,70)
Türkiye’de 65 yaş üstü her kişiye karşılık çalışan sekiz kişi var,
OECD ortalaması 4,2 kişi, Fransa’da 3,3 kişi. 2050’de yaşlanan nüfusla
birlikte bu oranın 2,7’ye düşmesi bekleniyor.
Türkiye’de intihar oranı yüzbinde 4,3 ile Yunanistan’dan sonra ikinci en düşük, Fransa’da ise yüz binde 16,2
3.300 dolar olan OECD ortalamasının1/3’ü ile (906 $) Türkiye sağlık harcamasında en alt sırada geliyor.
Fransa 4.100 dolar ile ortalamanın üstünde. Fransızların yüzde 96’sı
özel sağlık sigortasına sahipken bu oran Türkiye’de yüzde 4,6.
Norveçliler vakitlerinin dörtte birini iş dışında geçiriyorlar.
Meksikalılar ise yüzde 16 ile en düşük orana sahip. Japonlar televizyon
seyretmekte şampiyon, Yeni Zelandalılarda ise bu oran çok düşük. Üye
ülkelerde insanlar fiziksel olarak aktif değiller. Aralarında en sportif
çıkan İspanyollar bile özel vakitlerinin ancak yüzde 1’ini fiziksel
aktivite yaparak geçiriyorlar.
Gece sokakta yalnız yürürken kendini güvende hissseden ülkeler
Norveç, Slovenya ve Avusturya iken Türkiye, Şili ve Meksika son sıraları
paylaşmakta.
Bir kurumda gönüllü çalışan sayısı tüm OECD ülkeleri arasında Türkiye’de en az.
Türkler özel zamanlarının yüzde 35’ini arkadaşlarıyla eğlenerek geçirirken üye ülkeler arasında en dost canlısı toplum.
(OECD ortalaması yüzde 11’in üç katı!) Yaşam tatmini endeksinde
Türkiye, Yunanistan, Macaristan ve Portekizle son sıraları paylaşırken
en mutlu insanlar İsviçre, Norveç ve İzlanda’da.
Ne dersiniz? Rakamlar doğruyu söylüyor mu?
Kaynakça:
http://www.oecd.org/els/societyataglance.htm
20 Ağustos 2015 Perşembe
ELLININ CAZIBESI
15 Nisan 2015
Bu yazının Paris’le hiçbir ilgisi yok sevgili okurlar. Yazarın iç dünyasına kısa bir yolculukla yaşamla muhasebesine ortak olacaksınız gelecek satırlarda…
9 Mart’ta 50 yaşıma girdim. Birkaç ay öncesinde bende bir iç sıkıntısı, bir tedirginlik, bir endişe.. “Bir sayı işte, ne değişecek ki? Takma”diyenlere daha da kızıyorum içten içe… Ne de olsa büyükçe bir sayı, biraz korkutucu, biraz ağır, biraz belirsiz... 14-15 yaşlarımda “Kadın 50 yaşına gelmiş, ooo çok yaşlı” dediğim o kadınların yaşı işte… Sokaktaki çocukların artık abla değil de teyze dedikleri yaş… Otobüste, metroda zaman zaman ‘buyrun, oturun’ denilen yaş… Anneannemin üzerinde önlük, altında çiçekli elbise, bahçede gül toplarken çekilmiş fotoğrafında yüzünde derinleşmeye başlayan çizgileriyle gülümsediği yaş… Gazetelerin, ilaç prospektüslerinin okunamadığı, yakın gözlüğü takılmaya başlanılan yaş… Posta kutusundan çıkan mektupta “50 yaşına girdiniz. Ekteki davetiyeyle Sağlık Bakanlığının meme kanserini erken teşhis programı kapsamında aşağıdaki anlaşmalı radyologlardan randevu alarak ücretsiz mamografi yaptırmalısınız” yazan yaş!
Her ne kadar ‘Bugünün 50’si geçmişin 40’ı’ gibi züğürt tesellisi başlıklar uçuşsa da etrafımızda, yaşın vücutlarımız, organlarımız üstünde geriye dönüşü olmayan etkileri var, kabul edelim. Bir yanda fiziksel sorunlar başlasa, duygu karmaşaları yaşasa da insan 50’sinde, hırslar törpülenmiş, sivrilikler yumuşamış, hayat demlenmiş mi oluyor acaba diğer yanda? Bir olgunluğa, bir oturmuşlığa, bir dinginliğe ulaşıyor mu insan? Sorgulama mı desek, muhasebe mi, hesaplaşma mı? 50 yaş hayata farklı bir anlam mı katıyor acaba?
YOLLARDA
Sorular kafamın içinde uçuşup dururken düşünmeye çok vaktim olmadı çünkü son 1,5 aydır hep yollardaydım. Özellikle planladığımdan değil. Programlar, projeler öyle denk geldiği, arka arkaya dizildiği için... Önce Türkiye Aşçılar Federasyonunun davetlisi olarak Antalya’daydım. Yabancı şeflerle Uluslararası Yemek Kültürü Etkinliğine katıldık. Antalya çok sevdiğim bir şehir. Misafirlerimiz de aşçı olunca en iyisini tattırmak istiyor insan. Neyse ki Antalya’da da, yurdumun dört bir yanı gibi, seçenek çok. Mustafa Usta’da piyaz-köfte, Tevfik Usta’da serpme börek, Kanatçı Ali, Akdeniz Pastanesinde yanık dondurma, 18’de bağaça, Yedigün’de turunç, cevizli patlıcan, karpuz reçelleri…
Ardından Kapadokya’ya düştü yolum… Kim sevmez o kocaman, rengarenk balonlarla yapılan masalımsı gezintiyi? Sabahın ayazında yudumlanan sıcacık kahveyle ev yapımı kek, güneşin doğuşuyla göklere yükselmek; o ışık seli, o toprağın kokusu, o Anadolu’nun bağrında hissedilen sonsuzluk hissi… Hele bizi misafir eden ‘yeryüzündeki cennet’ Melekler Evinin sahipleri mimar Arzu ve Muammer Erinal çiftinin misafirperverlikleri, evlerinin ve kalplerinin dostluğa daveti… Kayalara oyulmuş mağara odalar, dekorasyondaki ince zevk ürünü detaylar, nefis kahvaltı, şömine başında muhabbet eşliğinde yudumlanan şampanya… Üstelik Ürgüp’de heyecan verici girişimler var: Kapadokya Aşçılar Derneği Başkanı sevgili Arif Özata’nın önderliğinde ekonomik durumu zor ailelerin okuyamamış çocuklarına ve engelli gençlere yönelik Aşçılık Eğitim Mutfağı yapılmakta. Amaç hem gençlere meslek edindirmek hem unutulmaya yüz tutmuş yöresel yemekleri yaşatmak.
Sonra yine düştüm yollara, İzmir üzerinden Alaçatı Ot Festivaline… Kötü hava koşullarına, rüzgar, yağmur ve sellere rağmen Alaçatı çok güzeldi, çok özeldi. Taş evler, daracık sokaklarında dans eden rüzgar, radika, şevketibostan, ebegümeci derken Ege’nin zengin ot çeşitleriyle şölene dönüşen sofralar, Papaz Evi’nde Vedat Başaran’la ‘Otlar ve Zeytinyağı’ workshop’ı, güleryüzlü, içten insanlar…
VE İSTANBUL…
Vazgeçilmezim, sevdiğim, özlemim... Şehrin farklı köşelerinde buluşmalar, kavuşmalar… Robert College ve Boğaziçi yıllarımdan adaşım Sibel, Rüveyda, Sara, Petek, Öge; bankacılığımızın unutulmaz anılarıyla oluşan dostluğumuzu günümüze taşıdığımız Sevda, Selmin, Aysun, Serpil, Neval; arkadaşlığımızı perçinleştirdiğimiz Berna, Gökşin, Serap, Betül; sirtakili-göbek havalı doğumgünü kutlamasının mimarı canım Arzu’m… Şalom dostlarım İvo, Virna, Nelly, Eti, Gila… Dost İlkokulundan Emine, Ahu, Ufuk, Sara, Can, Erdoğan, Dani, Mehmet; İtalya günlerimin güzelleri Ece ve Stefania… 24 yıllık hayat arkadaşım, sevgilim, sırdaşım Harun’umun dünyanın dört bir yanında yaşayan ailem ve dostlarımdan gelen video-selfie’lerle derlediği unutulmaz yaşgünü hediyesi film… Üstelik yol boyunca yepyeni karşılaşmalar: Yeşim, Ayşegül, Nükhet, Binhan, Rezzan, Fulya, Senem, Ayfer… Her biriyle kadeh kaldırdım yeni yaşıma… Yüreklerinde bana güzel bir yer ayıran herkese 9 Mart 2015’i çok özel kıldıkları için çok teşekkür ediyorum.
Sevgili arkadaşım Ayşe’den bahsetmesem olmaz bu yazıda. Ayşe Paris’te hayatıma girdi. 2008 yılının bir temmuz sabahı e-mailime bir mesaj düştü: “Web siteni bir arkadaşımdan öğrendim, ortak yönlerimiz var, buluşalım, tanışalım” diye… Buluştuk, tanıştık, arkadaş olduk, dost olduk, sırdaş olduk, neşeyi de paylaştık hüznü de... Zor günümde hep telefonun ucunda, hep klavyenin başında, hep yakınımdaydı. Çok güçlü bir kalemi, çok hoş bir blogu var: Cadı’nın Hikayeleri. Son yazısında yıllar önce tanıştığı bir Ingiliz kadınla paylaşımından bahsediyor. Çok sevdiğim ve benim bu yılıma damgasını vuracak cümle şu: “Ben artık 50 yaşındayım, duramam!”
Bu yıl artık kimse beni tutamaz. Ne dururum, ne susarım, ne hayallerimden vazgeçerim, ne yolumdan dönerim. Neler mi yapacağım? Belki bir gün onları da paylaşırım!
Şimdilik yola devam:
Yavaşla
Yargılama.
Erteleme.
Vazgeçme.
Suçluluk duygusuna son ver.
Deneyimlerine güven.
Enerjini yiyen insanlardan uzak dur, sana değer verenlerle birlikte ol.
Yaşamın anlık mutluluklardan oluştuğunu unutma ve bu anların tadını çıkart.
Kalan yıllarını öyle yaşa ki içinde ukte kalmasın.
Pablo Picasso 50 yaşın kadınların sonbaharı olduğunu söylerken haklı mıydı bilmiyorum ama psikolog Barbara Becker Holstein, 50’nin cazibesini şöyle anlatıyor: “Ünlü olabilecek veya organik bir çiftlik kurabilecek veya günde sekiz saat çalışabilecek kadar gençsiniz. Akıllı olacak kadar da yaşlısınız. Eğer yorgunsanız otobüsteki bir gençten size yer vermesini isteyebilirsiniz, ama dilerseniz onunla aşk da yaşayabilirsiniz!”
HEP KARANLIK
Subat 2015
Yazılı ve sözlü basında hep karanlık haberler:
İşsizlik: Yine karanlık bir yıl
Konut: Yine karanlık bir yıl
Büyüme: Yine karanlık bir yıl
Vergiler: Kapkaranlık
Başbakan Manuel Valls alınan tedbirlerin sonuçlarının 2015’in ilk yarısında görülebileceğinin altını çizerken halk artık politikacılara inanmıyor. Cumhurbaşkanı François Holland’ın ekonomik ve sosyal reform programının tamamen boş olduğunu düşünenler çok. MEDEF (Fransa’nın TÜSIAD’ı) felaketten bahsediyor, bu yıl 63 bin şirketin iflas ettiğini, endüstriyel üretimin 1994 yılı rakamlarına geri döndüğünü belirtiyor, yüksek devlet borcuna dikkat çekiyor.
5,5 milyon işsizle bir tarihi rekor daha kırılıyor. 2014 yılı sonunda işsizlik oranı yüzde 6 arttı, ‘senior’ denilen 50 yaş üstü için artış oranı yüzde 11’e ulaştı. Noel öncesi en büyük sigara fabrikalarından biri kapanınca çoğu karı-koca işsiz kalan aileler artık çocuklarının bile Noel Baba’ya inanmadıklarını belirtiyor.
Konut sorununda alarm zilleri çalıyor. Abbé-Pierre Vakfı yayınladığı yıllık raporunda 3,5 milyon Fransızın konut sorunlarıyla boğuştuğunun altını çiziyor. Evi olmayan ve sokakta yaşayan kişi sayısı artıyor. 145 bin kişinin sürekli yaşadığı bir evi yok, 30 bini çocuk. Bu sayı 2008 krizinden bu güne yüzde 50 artmış. 2,8 milyon kişi kötü koşullarda yaşıyor. 5,1 milyon hanede elektrik veya ısınma sorunu var, suyu akmayan, kanalizasyon sorunu olan evler artıyor. 411 bin kişi bir akrabasının yanında yaşıyor; karavan, kamping ve mobil evlerde yaşam savaşı veren insan sayısı günden güne artıyor. Sosyal konutlar yeterince inşaa edilmiyor, arz talebe göre daha az olduğundan yıllarca sıra beklemek zorunda kalınıyor.
Marketlerde, pazarlarda fiyatlar elleri yakıyor. Emeklilerin maaşları eriyor, vergiler durmadan artıyor. Sendikalar sert açıklamalarda bulunuyor. Doktorlar, eczacılar, öğretmenler, noterler grevde. Tren, metro sürücüleri ve bilet kontrolörlerine saldırılar devam ediyor. Şehrin en işlek treni bloke ediliyor, çalışanlar protesto olarak bütün gün iş bırakabiliyor.
Halen 35 saate sabitlenen, esneklikten uzak çalışma saatleri ülkenin rekabet gücüne büyük darbe vuruyor. Pazar günü dükkanlarını açmak isteyenler açamıyor, daha fazla çalışıp daha fazla kazanmak isteyenler statükonun bozulmasını istemeyen kimi çıkar çevreleri tarafından engelleniyor.
Eğitim sisteminde büyük sıkıntılar var. Sistemin yeniden yapılandırılması, gençlerin, göçmenlerin entegre edilmesinin yollarının bulunması gerekiyor.
2015 yılının aralık ayında 195 ülkeden 20 bin delegenin katılacağı uluslararası hava değişikliği konferansı Paris’te yapılacak. Fransa’nın örnek olması gereken bu konferansa hazırlık olarak 22 başlık altında 74 önlemden bahsediliyor ama Paris’te ve yakın banliyölerinde hava kirliliği alarm veriyor.
Ocak ayındaki terör olaylarının ardından devlet daireleri, dini mekanlar, okullar yüksek denetim ve kontrol altında…Teröre alışık olmayan halk tedirgin, ‘normal’ hayata dönmek istiyor. Ama artık ‘normal’in olamayacağını anlamakta zorlanıyor.
Ülkeyi tekrar rayına koymak için gereken cesur kararlar alınmıyor, çoğunlukla bugün yapılması gerekenleri yarına, daha ileri tarihlere erteleniyor. Değiştirilmek istenen uygulamalar bazı çıkar gruplarının tepkisini çekiyor, yollara dökülenler tarafından engelleniyor, kısır döngü sürmeye devam ediyor. Aşırı sağ parti Ulusal Cephe ve başkanı Marine Le Pen ellerini oğuşturuyor, gelecek seçimlerde başkanlığa oynamayı öngörüyor.
Sürekli bir felaket atmosferi içinde yaşamlarını sürdürmeye çalışan Fransızların çoğu bunalımda, bir çıkış yolu arayıp duruyor. Insanların pembe gözlüklerle hayata baktığı günler tarihin derinliklerine gömüldü belki ama çoğu insan gözlerini kapalı tutmak istemiyor artık… En azından grinin tonlarına uyanmak istiyorlar.
Yazılı ve sözlü basında hep karanlık haberler:
İşsizlik: Yine karanlık bir yıl
Konut: Yine karanlık bir yıl
Büyüme: Yine karanlık bir yıl
Vergiler: Kapkaranlık
Başbakan Manuel Valls alınan tedbirlerin sonuçlarının 2015’in ilk yarısında görülebileceğinin altını çizerken halk artık politikacılara inanmıyor. Cumhurbaşkanı François Holland’ın ekonomik ve sosyal reform programının tamamen boş olduğunu düşünenler çok. MEDEF (Fransa’nın TÜSIAD’ı) felaketten bahsediyor, bu yıl 63 bin şirketin iflas ettiğini, endüstriyel üretimin 1994 yılı rakamlarına geri döndüğünü belirtiyor, yüksek devlet borcuna dikkat çekiyor.
5,5 milyon işsizle bir tarihi rekor daha kırılıyor. 2014 yılı sonunda işsizlik oranı yüzde 6 arttı, ‘senior’ denilen 50 yaş üstü için artış oranı yüzde 11’e ulaştı. Noel öncesi en büyük sigara fabrikalarından biri kapanınca çoğu karı-koca işsiz kalan aileler artık çocuklarının bile Noel Baba’ya inanmadıklarını belirtiyor.
Konut sorununda alarm zilleri çalıyor. Abbé-Pierre Vakfı yayınladığı yıllık raporunda 3,5 milyon Fransızın konut sorunlarıyla boğuştuğunun altını çiziyor. Evi olmayan ve sokakta yaşayan kişi sayısı artıyor. 145 bin kişinin sürekli yaşadığı bir evi yok, 30 bini çocuk. Bu sayı 2008 krizinden bu güne yüzde 50 artmış. 2,8 milyon kişi kötü koşullarda yaşıyor. 5,1 milyon hanede elektrik veya ısınma sorunu var, suyu akmayan, kanalizasyon sorunu olan evler artıyor. 411 bin kişi bir akrabasının yanında yaşıyor; karavan, kamping ve mobil evlerde yaşam savaşı veren insan sayısı günden güne artıyor. Sosyal konutlar yeterince inşaa edilmiyor, arz talebe göre daha az olduğundan yıllarca sıra beklemek zorunda kalınıyor.
Marketlerde, pazarlarda fiyatlar elleri yakıyor. Emeklilerin maaşları eriyor, vergiler durmadan artıyor. Sendikalar sert açıklamalarda bulunuyor. Doktorlar, eczacılar, öğretmenler, noterler grevde. Tren, metro sürücüleri ve bilet kontrolörlerine saldırılar devam ediyor. Şehrin en işlek treni bloke ediliyor, çalışanlar protesto olarak bütün gün iş bırakabiliyor.
Halen 35 saate sabitlenen, esneklikten uzak çalışma saatleri ülkenin rekabet gücüne büyük darbe vuruyor. Pazar günü dükkanlarını açmak isteyenler açamıyor, daha fazla çalışıp daha fazla kazanmak isteyenler statükonun bozulmasını istemeyen kimi çıkar çevreleri tarafından engelleniyor.
Eğitim sisteminde büyük sıkıntılar var. Sistemin yeniden yapılandırılması, gençlerin, göçmenlerin entegre edilmesinin yollarının bulunması gerekiyor.
2015 yılının aralık ayında 195 ülkeden 20 bin delegenin katılacağı uluslararası hava değişikliği konferansı Paris’te yapılacak. Fransa’nın örnek olması gereken bu konferansa hazırlık olarak 22 başlık altında 74 önlemden bahsediliyor ama Paris’te ve yakın banliyölerinde hava kirliliği alarm veriyor.
Ocak ayındaki terör olaylarının ardından devlet daireleri, dini mekanlar, okullar yüksek denetim ve kontrol altında…Teröre alışık olmayan halk tedirgin, ‘normal’ hayata dönmek istiyor. Ama artık ‘normal’in olamayacağını anlamakta zorlanıyor.
Ülkeyi tekrar rayına koymak için gereken cesur kararlar alınmıyor, çoğunlukla bugün yapılması gerekenleri yarına, daha ileri tarihlere erteleniyor. Değiştirilmek istenen uygulamalar bazı çıkar gruplarının tepkisini çekiyor, yollara dökülenler tarafından engelleniyor, kısır döngü sürmeye devam ediyor. Aşırı sağ parti Ulusal Cephe ve başkanı Marine Le Pen ellerini oğuşturuyor, gelecek seçimlerde başkanlığa oynamayı öngörüyor.
Sürekli bir felaket atmosferi içinde yaşamlarını sürdürmeye çalışan Fransızların çoğu bunalımda, bir çıkış yolu arayıp duruyor. Insanların pembe gözlüklerle hayata baktığı günler tarihin derinliklerine gömüldü belki ama çoğu insan gözlerini kapalı tutmak istemiyor artık… En azından grinin tonlarına uyanmak istiyorlar.
22 Ocak 2015 Perşembe
PARIS’TE ÖZGÜRLÜK YÜRÜDÜ
11 ocak 2015 pazar günü Paris dünyanın
özgürlük başkenti oldu. 1.5 milyon kişi Paris’te, 4 milyon kişi Fransa
genelinde ifade özgürlüğü, ulusal birlik ve demokrasiyi savunmak için yürüdük.
Vicdansızlığı, kötülüğü, düşmanlığı, şiddeti protesto ettik, terörü lanetledik.
Fransa’nın ve dünyanın tarihine yazılan bu anlamlı yürüyüş zihinlerimizden hiç
silinmeyecek.
7 ila 9 ocak arasında üç günde
Paris’te 17 yaşam teröre kurban gitti. Gazeteci, polis, ünlü veya sokaktaki
adam, farklı köken, görüş, sosyal sınıf ve inançtan insanlar… Karikatür çizdikleri
için öldürülen yazarlar, görevlerini yerine getirirken öldürülen polisler, Şabat
alışverişini yaparken dinleri nedeniyle öldürülen Yahudiler… Bu 17 yaşam
Fransa’nın farklı yüzleriydi. Fransa
kalbinden vuruldu.
Fransa’da ifade özgürlüğünü kısıtlayan
kanunlar 18. yüzyılın sonunda yürürlükten kaldırıldı. 1789 Insan Hakları
Deklarasyonuna göre insanın en değerli hakkı düşüncelerini ve fikirlerini özgürce
paylaşabilmesi. Her vatandaş özgürce konuşabilir, yazabilir, yayınlayabilir.
Nereye kadar? Kanun tarafından belirlenen, özgürlüğün kötüye kullanılması
noktasına kadar. Yani ifade özgürlüğü sınırsız değildir, kanunla çerçevelenmiştir.
Insanlığa karşı suçlar, savaş suçları, etnik bir gruba, cinsel bir tercihe,
engellilere nefret çağrısı, antisemit ve ırkçı söylemler yasaktır. Kanun dinle
‘alay etmeyi’ yasaklamaz ama bir dinin inananlarına karşı nefrete çağırmayı
yasaklar. Mizah hassas bir konu, üzebilir, kırabilir, kızdırabilir, özellikle
politika, din ve hassasiyetler işin içine girdiğinde… Beğeniriz veya beğenmeyiz
ama öldürülen Charlie Hebdo gazetecileri ifade özgürlüğünde sınır tanımayan, tüm
dinleri hicveden, devletle alay eden insanlardı. Kalemleri sert, dilleri sivri,
ruhları anarşistti. Kışkırtıcı bir mizah çizgileri vardı. Sayfalarında
rahibeler mastürbasyon yapar, politikacılarla, kiliseyle, peygamberlerle, Papa’yla
alay ederlerdi. Fransa’nın ilk siyahi Adalet Bakanı Christiane Taubira’yı
maymun şeklinde karikatürize etmişlerdi. Aynı Bakan, karikatürist Tignous’un
cenaze töreninde ‘Evet, herşeyle alay
edebiliriz, bu haktır, bu demokrasidir’ dedi. Çizerlerden Georges Wolinski,
‘Sizi rahatsız ediyorsa okumayın. Benimle
alay etmek istiyorsanız sizi mahkemeye vermeyeceğim’ demişti. Hepsi kalemleriyle konuşurlardı, silahlarıyla değil…
Aradan iki hafta geçti. Mizahın ve
ifade özgürlüğünün sınırından, Fransa’daki Müslüman ve Yahudilerin durumlarına,
dini duyarlılıkların öneminden yaşadığı ülkeye entegre
edilememiş, dışlanmışlık hissi yaşayan göçmenlere, eğitim sisteminin
hatalarından cemaat kimlikleri üzerinden yapılan siyasete
varan yüzlerce yazı yazıldı, yorum yapıldı, tartışmalar yaşandı. Ben ise 11 ocak günü Republique meydanından
Nation meydanına yaptığımız yürüyüşün etkisi altındayım halen...
Fransa’da katıldığımız bu çapta ilk
yürüyüştü. Evden çıkmadan düşünüyoruz. Kimlik kartlarımızı unutmayalım, üzerimizde
kesici birşeyler olmasın. Buluşma meydanına girmeden mutlaka polis kontrolü
vardır, metal dedektörler vardır. Ne kadar gülünçmüş düşüncelerimiz! 35.000 m2’lik
bir meydan düşünün. O gün tüm toplu taşıma araçları bedava, insanların şehre
inmesi için kolaylık sağlanmış. Yakın metro istasyonları güvenlik nedeniyle
kapatılmış, insanlar buluşma yerine ulaşmak için kilometrelerce yürümekten
gocunmuyorlar. Meydana açılan tüm caddeler hınca hınç insan seli. Meydanın
ortasındaki heykele tırmanan gençler, pankartlar, dövizler, bayraklar sallıyorlar.
Saat 13:30’da geldiğimiz meydandan yürüyüşe ancak saat 16’da başlayabildik.
Kalabalık gittikçe yoğunlaştı, insanlar birbiriyle tanıştı, lafladı. Yaratıcı
pankartlarla gelmiştiler, fransızca, arapça, ibranice, ingilizce... Kocaman
kalemleriyle gelmiştiler, çocuklarıyla gelmiştiler. Onlarca engelli katılımcı gördük
kalabalığın içinde. Bir güneş parladı, bir rüzgar çıktı, bir bulut geçti,
hepimizi ıslattı. Ama kimse yerinden kımıldamadı. Yürüyüş başladığında farklı
inançlar yanyana, elele, kolkola yürüdü. Bizim önümüzde Yahudi dernekleri,
yanlarında ögrenci birlikleri, önlerinde Insan Hakları dernekleri, arkamızda Türk
gençleri, az ileride Kuzey Afrika kökenliler, Hristiyanlar, Yahudiler, Müslümanlar,
Budistler, dinsizler yanyana yürüdü. Kolkola bir haham ve bir imam ‘Allah adına
öldürülmez’ dedi. Kah sessiz, kah alkışla, kah milli marşla… Bir taşkınlık, bir
laf atma, bir iteleme yaşanmadı. Tek bir gözaltı olmadı, kimse saçından sürüklenerek
götürülmedi, tartaklanmadı. Nefret söylemi yoktu, intikam naraları atılmadı. Çoğumuz
Charlie Hebdo’nun karikatürlerini savunmak için değil ifade özgürlüğü için
oradaydık. Birlik, beraberlik, kardeşlik, demokrasi ve cumhuriyet ruhu için
oradaydık. Rekor katılımlı bu yürüyüşte kalabalığın dağılması gecenin geç
saatlerine taştı. Evet, ciddi güvenlik önlemleri alınmıştı. Binlerce polis vardı
ama yan sokaklarda arabalarında oturuyorladı. Ne bir toma ne bir panzer…
Gaz fişekleri, tazyikli su..?? Üstelik polis arabaları konvoy halinde geçerken
halk dakikalarca polisini alkışladı. Yürüyüşçülerden biri polisi öptü. Sürrealist
görüntüler!
Bir hafta
sonra Başbakan Manuel Valls mecliste yaptığı konuşmada Fransa’nın dimdik ayakta
olduğunu, ırkçılığa, teröre, antisemitizme hayır dediğini, özgürlüğe bağlı
kalacağını yeniledi. Politikacılar olarak halkın beklentilerine karşı
sorumlulukları olduğunun altını çizdi. Din savaşında olunmadığını, tüm Fransızların
birlikte mücadele edeceklerini belirtti. Antisemitizme özellikle vurgu yaptı: ‘Sokaklarımızda ‘Yahudilere ölüm’ diye bağrılmasını
nasıl kabul edebiliriz? Babasının Tunus’tan Fransa’ya daha güvende okumaya gönderdiği
gencin ekmek almak için girdiği markette Yahudi olduğu için öldürülmesini nasıl
kabul edebiliriz? Sınıfta öğretmenin ‘senin düşmanın kim’ sorusuna 7 yaşında
bir çocuğun ‘Düşmanım Yahudi’ demesini nasıl kabul edebiliriz? Kabul edemeyiz. Açıkça söylemek lazım- evet, artan yeni bir antisemitizm
var, banliyölerimizde, internette, Israil’den nefret ederek tüm Yahudilere yönelen
bir nefret var. Şu bilinmelidir ki ‘Yahudileri olmayan Fransa artık Fransa
olmaz’ Fransız Yahudilerine saldıran Fransa’ya saldırmış demektir.’ Ardından Müslüman
vatandaşlarla ilgili mesajlar verdi: ‘Müslüman vatandaşlarımız da çok endişeliler.
Camilere saldırılmasını asla kabul etmeyiz. Islam, Fransa’nın ikinci dinidir.
Cumhuriyetimiz, laikliği, kadın-erkek eşitliğini, prensip ve değerlerini kabul
eden tüm dinlerle uyumludur.’
Tabii hayat devam ediyor. 50.000
gibi sembolik tirajı olan bir dergiyi artık bütün dünya tanıyor. Fransız
ihtilalinin yaşandığı Voltaire’in topraklarında dayanışma ve evrensel değerlerde
buluşulan
11 Ocak Paris Yürüyüşü, o sıcak
insan seliyle barışa inançları pekiştiriyor.
26 Aralık 2014 Cuma
KEŞKE…
Dünyada en çok mektup alan
kahramandır Noel Baba. Hayaldir çocuklar için… Tontondur, sempatiktir, özeldir.
Umuttur. Onların geniş hayal dünyasının renkli bir karakteridir, ta ki büyüyüp
gerçeği öğrenecekleri güne kadar. Peki Noel Baba’ya mektup gönderme şampiyonu ülke
hangisi? Fransa! Fransa’da mektup yazma geleneği halen sürdüğünden mi? Fransızca
edebiyat dili olduğundan mı? Fransız anne-babalar çocuklarının çılgın rüyalarını
destekledikleri için mi? Yoksa bu ülkede son yıllarda yaşanan diz boyu umutsuzluğun,
karamsarlığın bir göstergesi mi?
Birleşmiş Milletlere bağlı çalışan
192 ülkenin üye olduğu Universal Postal
Union’ın yaptığı bir çalışma geçen yıl Noel Baba’ya 126 ülkeden 8 milyon
mektup gönderildiğini tespit etmiş. Yunanistan 80 bin, Isveç 30 bin, Italya 130
bin, Almanya, Ispanya, Rusya’dan 300’er bin mektup, Fransa’dan ise 1 milyon 700 bin mektup gönderilmiş!
Çoğunlukla 3 ila 9 yaş arasındaki çocukların
yazdığı ve kendi dillerinde ‘Noel Baba, Kuzey Kutbu’ adresiyle postaladıkları
mektuplar normal koşullarda ‘bilinmeyen adres’ diye nitelendirilmesi gerekirken
çoğu ülkede mektuplar toplanıyor. Üstelik bu dönemde postanelerde oluşturulan özel
servislerde Noel Baba’nın yardımcıları(!) tarafından her mektup yanıtlanıyor. Mektuba
pul koymaya gerek yok ama yanıt almak için 20 aralık tarihini aşmamak
gerekiyor. Ne de olsa Noel Baba dünyaca tanınan çok meşgul bir Süper Star!
Fransız Posta Idaresi her yıl kasım
ayında Gironde’un Libourne şehrinde geleneksel ‘Noel Baba Sekreterliği’ bölümünü açıyor ve 60 ‘sekreter’ gelen mektup/kartları
açıp yanıtlamak için işe alınıyor. ‘Ilk
mektubunu Noel Babaya yazmakla başlıyor çocuklar… Onlara mutluluk, neşe
getirecek çok tatlı talep mektupları alıyoruz’ diyen Mme Teulières,
Noel Baba’nın en kıdemli asistanı. Bu gelenek Fransa’da 1962 yılından beri sürdürülüyor.
Jacques Marette’nin Posta ve Telekomünikasyon müdürü olduğu dönemde kardeşi
Françoise Dolto ilk yanıt mektubunu yazdığından beri… Unutmadan Noel Baba’ya
artık e-mail de gönderilebiliyor!
Brezilya’da
24 yıldır düzenlenen kampanya ile sponsor ve gönüllüler biraraya geliyor, çocukların
mektuplarında istedikleri oyuncak, giysi veya okul malzemelerinden en az birisini
kendilerine gönderiyorlar. Kanada’da ise
Noel Baba’nın posta kodu bile var: H0H 0H0
Noel Baba’ya mektup yazma yaşımız
çoktaaan geçti ama yeni bir yılın kapımızda olduğu bu günlerde içimdeki çocuk KESKE diyor:
Kurgulanmış hayatların ortasında
kalmasak
Bize dayatılan değil bizim yaşamak
istediğimiz yaşamlarımız olsa
Hayallerimiz beynimizde takılıp
kalmasa, hayata geçirilebilse
İnsana önem, hayata değer verilse
Olduğu gibi görünse insan, göründüğü gibi olsa
Çevresindeki kalabalığa rağmen yalnız kalmasa,
kendisini anlayanlar, dinleyenler olsa
Umut dolu olsa, sevgi yüklü olsa kısacık yaşamlarımız
Gözyaşları olmasa, olursa da sadece sevinç gözyaşları
olsa
Nefret olmasa, ötekileştirilmese kimse
Sokakta yaşayanlara sıcak bir yuva,
kimsesizlere sevgi dolu bir kucak, hastalara şifa olsa
Insanların yüzü gülse
Yaşam kaliteleri artsa
Haksızlıklara karşı birlik olunsa
Kafalardaki örümcek ağları temizlense
Kimse kimsenin hayatına karışmasa
Kültürel miraslara sahip çıkılsa, kültürel
zenginliklere değer verilse
Ayrımcılığın her türlüsüne top yekün hayır
dense
Güzelim doğa katledilmese
Barış ve özgürlük hayal olmasa
Pire için yorgan yakılmasa, insanlar bağışlayıcı
olsa
Kahrolası uzaklıklar yakınlaşsa
Samimi dostluklar, sürpriz karşılaşmalar
Heyecanlı geceler, neşeli sabahlar, sıcacık
sohbetler olsa
Yorgunluklar başarıya, telaşlar huzura, özlemler
kucaklaşmaya dönse
Almanın zevki değil, verebilmenin mutluluğu
herkese nasip olsa
Kalplerimizin sofrası hep açık olsa
Mucizelere inanmaktan asla vazgeçilmese
Aşk olsa aşk,
yürekler aşk ile aşk için çarpsa
…
Ama şairin dediği gibi ‘Keşkelerle vakit kaybetme, şimdiyi yaşa’. Şimdi’lerin ‘en keşke’sizi
2015 yılı olsun.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


