20 Ağustos 2015 Perşembe

ELLININ CAZIBESI

15 Nisan 2015
Bu yazının Paris’le hiçbir ilgisi yok sevgili okurlar. Yazarın iç dünyasına kısa bir yolculukla yaşamla muhasebesine ortak olacaksınız gelecek satırlarda…

 Mart’ta 50 yaşıma girdim. Birkaç ay öncesinde bende bir iç sıkıntısı, bir tedirginlik, bir endişe.. “Bir sayı işte, ne değişecek ki? Takma”diyenlere daha da kızıyorum içten içe… Ne de olsa büyükçe bir sayı, biraz korkutucu, biraz ağır, biraz belirsiz... 14-15 yaşlarımda “Kadın 50 yaşına gelmiş, ooo çok yaşlı” dediğim o kadınların yaşı işte… Sokaktaki çocukların artık abla değil de teyze dedikleri yaş… Otobüste, metroda zaman zaman ‘buyrun, oturun’ denilen yaş… Anneannemin üzerinde önlük, altında çiçekli elbise, bahçede gül toplarken çekilmiş fotoğrafında yüzünde derinleşmeye başlayan çizgileriyle gülümsediği yaş… Gazetelerin, ilaç prospektüslerinin okunamadığı, yakın gözlüğü takılmaya başlanılan yaş… Posta kutusundan çıkan mektupta “50 yaşına girdiniz. Ekteki davetiyeyle Sağlık Bakanlığının meme kanserini erken teşhis programı kapsamında aşağıdaki anlaşmalı radyologlardan randevu alarak ücretsiz mamografi yaptırmalısınız” yazan yaş!
Her ne kadar ‘Bugünün 50’si geçmişin 40’ı’ gibi züğürt tesellisi başlıklar uçuşsa da etrafımızda, yaşın vücutlarımız, organlarımız üstünde geriye dönüşü olmayan etkileri var, kabul edelim. Bir yanda fiziksel sorunlar başlasa, duygu karmaşaları yaşasa da insan 50’sinde, hırslar törpülenmiş, sivrilikler yumuşamış, hayat demlenmiş mi oluyor acaba diğer yanda? Bir olgunluğa, bir oturmuşlığa, bir dinginliğe ulaşıyor mu insan? Sorgulama mı desek, muhasebe mi, hesaplaşma mı? 50 yaş hayata farklı bir anlam mı katıyor acaba?

YOLLARDA
Sorular kafamın içinde uçuşup dururken düşünmeye çok vaktim olmadı çünkü son 1,5 aydır hep yollardaydım. Özellikle planladığımdan değil. Programlar, projeler öyle denk geldiği, arka arkaya dizildiği için... Önce Türkiye Aşçılar Federasyonunun davetlisi olarak Antalya’daydım. Yabancı şeflerle Uluslararası Yemek Kültürü Etkinliğine katıldık. Antalya çok sevdiğim bir şehir. Misafirlerimiz de aşçı olunca en iyisini tattırmak istiyor insan. Neyse ki Antalya’da da, yurdumun dört bir yanı gibi, seçenek çok. Mustafa Usta’da piyaz-köfte, Tevfik Usta’da serpme börek, Kanatçı Ali, Akdeniz Pastanesinde yanık dondurma, 18’de bağaça, Yedigün’de turunç, cevizli patlıcan, karpuz reçelleri…
Ardından Kapadokya’ya düştü yolum… Kim sevmez o kocaman, rengarenk balonlarla yapılan masalımsı gezintiyi? Sabahın ayazında yudumlanan sıcacık kahveyle ev yapımı kek, güneşin doğuşuyla göklere yükselmek; o ışık seli, o toprağın kokusu, o Anadolu’nun bağrında hissedilen sonsuzluk hissi… Hele bizi misafir eden ‘yeryüzündeki cennet’ Melekler Evinin sahipleri mimar Arzu ve Muammer Erinal çiftinin misafirperverlikleri, evlerinin ve kalplerinin dostluğa daveti… Kayalara oyulmuş mağara odalar, dekorasyondaki ince zevk ürünü detaylar, nefis kahvaltı, şömine başında muhabbet eşliğinde yudumlanan şampanya…  Üstelik Ürgüp’de heyecan verici girişimler var: Kapadokya Aşçılar Derneği Başkanı sevgili Arif Özata’nın önderliğinde ekonomik durumu zor ailelerin okuyamamış çocuklarına ve engelli gençlere yönelik Aşçılık Eğitim Mutfağı yapılmakta. Amaç hem gençlere meslek edindirmek hem unutulmaya yüz tutmuş yöresel yemekleri yaşatmak.
Sonra yine düştüm yollara, İzmir üzerinden Alaçatı Ot Festivaline… Kötü hava koşullarına, rüzgar, yağmur ve sellere rağmen Alaçatı çok güzeldi, çok özeldi. Taş evler, daracık sokaklarında dans eden rüzgar, radika, şevketibostan, ebegümeci derken Ege’nin zengin ot çeşitleriyle şölene dönüşen sofralar, Papaz Evi’nde Vedat Başaran’la ‘Otlar ve Zeytinyağı’ workshop’ı, güleryüzlü, içten insanlar…

VE İSTANBUL…
Vazgeçilmezim, sevdiğim, özlemim... Şehrin farklı köşelerinde buluşmalar, kavuşmalar… Robert College ve Boğaziçi yıllarımdan adaşım Sibel, Rüveyda, Sara, Petek, Öge; bankacılığımızın unutulmaz anılarıyla oluşan dostluğumuzu günümüze taşıdığımız Sevda, Selmin, Aysun, Serpil, Neval; arkadaşlığımızı perçinleştirdiğimiz Berna, Gökşin, Serap, Betül; sirtakili-göbek havalı doğumgünü kutlamasının mimarı canım Arzu’m… Şalom dostlarım İvo, Virna, Nelly, Eti, Gila… Dost İlkokulundan Emine, Ahu, Ufuk, Sara, Can, Erdoğan, Dani, Mehmet; İtalya günlerimin güzelleri Ece ve Stefania… 24 yıllık hayat arkadaşım, sevgilim, sırdaşım Harun’umun dünyanın dört bir yanında yaşayan ailem ve dostlarımdan gelen video-selfie’lerle derlediği unutulmaz yaşgünü hediyesi film… Üstelik yol boyunca yepyeni karşılaşmalar: Yeşim, Ayşegül, Nükhet, Binhan, Rezzan, Fulya, Senem, Ayfer… Her biriyle kadeh kaldırdım yeni yaşıma… Yüreklerinde bana güzel bir yer ayıran herkese 9 Mart 2015’i çok özel kıldıkları için çok teşekkür ediyorum.
Sevgili arkadaşım Ayşe’den bahsetmesem olmaz bu yazıda. Ayşe Paris’te hayatıma girdi. 2008 yılının bir temmuz sabahı e-mailime bir mesaj düştü: “Web siteni bir arkadaşımdan öğrendim, ortak yönlerimiz var, buluşalım, tanışalım” diye… Buluştuk, tanıştık, arkadaş olduk, dost olduk, sırdaş olduk, neşeyi de paylaştık hüznü de... Zor günümde hep telefonun ucunda, hep klavyenin başında, hep yakınımdaydı. Çok güçlü bir kalemi, çok hoş bir blogu var: Cadı’nın Hikayeleri. Son yazısında yıllar önce tanıştığı bir Ingiliz kadınla paylaşımından bahsediyor. Çok sevdiğim ve benim bu yılıma damgasını vuracak cümle şu: “Ben artık 50 yaşındayım, duramam!”
Bu yıl artık kimse beni tutamaz. Ne dururum, ne susarım, ne hayallerimden vazgeçerim, ne yolumdan dönerim. Neler mi yapacağım? Belki bir gün onları da paylaşırım!

Şimdilik yola devam:
Yavaşla
Yargılama.
Erteleme.
Vazgeçme.
Suçluluk duygusuna son ver. 
Deneyimlerine güven.
Enerjini yiyen insanlardan uzak dur, sana değer verenlerle birlikte ol.
Yaşamın anlık mutluluklardan oluştuğunu unutma ve bu anların tadını çıkart.
Kalan yıllarını öyle yaşa ki içinde ukte kalmasın. 

Pablo Picasso 50 yaşın kadınların sonbaharı olduğunu söylerken haklı mıydı bilmiyorum ama psikolog Barbara Becker Holstein, 50’nin cazibesini şöyle anlatıyor: “Ünlü olabilecek veya organik bir çiftlik kurabilecek veya günde sekiz saat çalışabilecek kadar gençsiniz. Akıllı olacak kadar da yaşlısınız. Eğer yorgunsanız otobüsteki bir gençten size yer vermesini isteyebilirsiniz, ama dilerseniz onunla aşk da yaşayabilirsiniz!”

HEP KARANLIK

Subat 2015

Yazılı ve sözlü basında hep karanlık haberler:
İşsizlik: Yine karanlık bir yıl
Konut: Yine karanlık bir yıl
Büyüme: Yine karanlık bir yıl
Vergiler: Kapkaranlık

Başbakan Manuel Valls alınan tedbirlerin sonuçlarının 2015’in ilk yarısında görülebileceğinin altını çizerken halk artık politikacılara inanmıyor. Cumhurbaşkanı François Holland’ın ekonomik ve sosyal reform programının tamamen boş olduğunu düşünenler çok. MEDEF (Fransa’nın TÜSIAD’ı) felaketten bahsediyor, bu yıl 63 bin şirketin iflas ettiğini, endüstriyel üretimin 1994 yılı rakamlarına geri döndüğünü belirtiyor, yüksek devlet borcuna dikkat çekiyor.
5,5 milyon işsizle bir tarihi rekor daha kırılıyor. 2014 yılı sonunda işsizlik oranı yüzde 6 arttı, ‘senior’ denilen 50 yaş üstü için artış oranı yüzde 11’e ulaştı. Noel öncesi en büyük sigara fabrikalarından biri kapanınca çoğu karı-koca işsiz kalan aileler artık çocuklarının bile Noel Baba’ya inanmadıklarını belirtiyor.
Konut sorununda alarm zilleri çalıyor. Abbé-Pierre Vakfı yayınladığı yıllık raporunda 3,5 milyon Fransızın konut sorunlarıyla boğuştuğunun altını çiziyor. Evi olmayan ve sokakta yaşayan kişi sayısı artıyor. 145 bin kişinin sürekli yaşadığı bir evi yok, 30 bini çocuk. Bu sayı 2008 krizinden bu güne yüzde 50 artmış. 2,8 milyon kişi kötü koşullarda yaşıyor. 5,1 milyon hanede elektrik veya ısınma sorunu var, suyu akmayan, kanalizasyon sorunu olan evler artıyor. 411 bin kişi bir akrabasının yanında yaşıyor; karavan, kamping ve mobil evlerde yaşam savaşı veren insan sayısı günden güne artıyor. Sosyal konutlar yeterince inşaa edilmiyor, arz talebe göre daha az olduğundan yıllarca sıra beklemek zorunda kalınıyor.
Marketlerde, pazarlarda fiyatlar elleri yakıyor. Emeklilerin maaşları eriyor, vergiler durmadan artıyor. Sendikalar sert açıklamalarda bulunuyor. Doktorlar, eczacılar, öğretmenler, noterler grevde. Tren, metro sürücüleri ve bilet kontrolörlerine saldırılar devam ediyor. Şehrin en işlek treni bloke ediliyor, çalışanlar protesto olarak bütün gün iş bırakabiliyor.
Halen 35 saate sabitlenen, esneklikten uzak çalışma saatleri ülkenin rekabet gücüne büyük darbe vuruyor. Pazar günü dükkanlarını açmak isteyenler açamıyor, daha fazla çalışıp daha fazla kazanmak isteyenler statükonun bozulmasını istemeyen kimi çıkar çevreleri tarafından engelleniyor.
Eğitim sisteminde büyük sıkıntılar var. Sistemin yeniden yapılandırılması, gençlerin, göçmenlerin entegre edilmesinin yollarının bulunması gerekiyor.
2015 yılının aralık ayında 195 ülkeden 20 bin delegenin katılacağı uluslararası hava değişikliği konferansı Paris’te yapılacak. Fransa’nın örnek olması gereken bu konferansa hazırlık olarak 22 başlık altında 74 önlemden bahsediliyor ama Paris’te ve yakın banliyölerinde hava kirliliği alarm veriyor.
Ocak ayındaki terör olaylarının ardından devlet daireleri, dini mekanlar, okullar yüksek  denetim ve kontrol altında…Teröre alışık olmayan halk tedirgin, ‘normal’ hayata dönmek istiyor. Ama artık ‘normal’in olamayacağını anlamakta zorlanıyor.
Ülkeyi tekrar rayına koymak için gereken cesur kararlar alınmıyor, çoğunlukla bugün yapılması gerekenleri yarına, daha ileri tarihlere erteleniyor. Değiştirilmek istenen uygulamalar bazı çıkar gruplarının tepkisini çekiyor, yollara dökülenler tarafından engelleniyor, kısır döngü sürmeye devam ediyor. Aşırı sağ parti Ulusal Cephe ve başkanı Marine Le Pen ellerini oğuşturuyor, gelecek seçimlerde başkanlığa oynamayı öngörüyor.
Sürekli bir felaket atmosferi içinde yaşamlarını sürdürmeye çalışan Fransızların çoğu bunalımda, bir çıkış yolu arayıp duruyor. Insanların pembe gözlüklerle hayata baktığı günler tarihin derinliklerine gömüldü belki ama çoğu insan gözlerini kapalı tutmak istemiyor artık… En azından grinin tonlarına uyanmak istiyorlar.

22 Ocak 2015 Perşembe

PARIS’TE ÖZGÜRLÜK YÜRÜDÜ



11 ocak 2015 pazar günü Paris dünyanın özgürlük başkenti oldu. 1.5 milyon kişi Paris’te, 4 milyon kişi Fransa genelinde  ifade özgürlüğü, ulusal birlik ve demokrasiyi savunmak için yürüdük. Vicdansızlığı, kötülüğü, düşmanlığı, şiddeti protesto ettik, terörü lanetledik. Fransa’nın ve dünyanın tarihine yazılan bu anlamlı yürüyüş zihinlerimizden hiç silinmeyecek.

7 ila 9 ocak arasında üç günde Paris’te 17 yaşam teröre kurban gitti. Gazeteci, polis, ünlü veya sokaktaki adam, farklı köken, görüş, sosyal sınıf ve inançtan insanlar… Karikatür çizdikleri için öldürülen yazarlar, görevlerini yerine getirirken öldürülen polisler, Şabat alışverişini yaparken dinleri nedeniyle öldürülen Yahudiler… Bu 17 yaşam Fransa’nın farklı yüzleriydi.  Fransa kalbinden vuruldu.

Fransa’da ifade özgürlüğünü kısıtlayan kanunlar 18. yüzyılın sonunda yürürlükten kaldırıldı. 1789 Insan Hakları Deklarasyonuna göre insanın en değerli hakkı düşüncelerini ve fikirlerini özgürce paylaşabilmesi. Her vatandaş özgürce konuşabilir, yazabilir, yayınlayabilir. Nereye kadar? Kanun tarafından belirlenen, özgürlüğün kötüye kullanılması noktasına kadar. Yani ifade özgürlüğü sınırsız değildir, kanunla çerçevelenmiştir. Insanlığa karşı suçlar, savaş suçları, etnik bir gruba, cinsel bir tercihe, engellilere nefret çağrısı, antisemit ve ırkçı söylemler yasaktır. Kanun dinle ‘alay etmeyi’ yasaklamaz ama bir dinin inananlarına karşı nefrete çağırmayı yasaklar. Mizah hassas bir konu, üzebilir, kırabilir, kızdırabilir, özellikle politika, din ve hassasiyetler işin içine girdiğinde… Beğeniriz veya beğenmeyiz ama öldürülen Charlie Hebdo gazetecileri ifade özgürlüğünde sınır tanımayan, tüm dinleri hicveden, devletle alay eden insanlardı. Kalemleri sert, dilleri sivri, ruhları anarşistti. Kışkırtıcı bir mizah çizgileri vardı. Sayfalarında rahibeler mastürbasyon yapar, politikacılarla, kiliseyle, peygamberlerle, Papa’yla alay ederlerdi. Fransa’nın ilk siyahi Adalet Bakanı Christiane Taubira’yı maymun şeklinde karikatürize etmişlerdi. Aynı Bakan, karikatürist Tignous’un cenaze töreninde ‘Evet, herşeyle alay edebiliriz, bu haktır, bu demokrasidir’ dedi. Çizerlerden Georges Wolinski, ‘Sizi rahatsız ediyorsa okumayın. Benimle alay etmek istiyorsanız sizi mahkemeye vermeyeceğim’ demişti. Hepsi  kalemleriyle konuşurlardı, silahlarıyla değil…

Aradan iki hafta geçti. Mizahın ve ifade özgürlüğünün sınırından, Fransa’daki Müslüman ve Yahudilerin durumlarına, dini duyarlılıkların öneminden yaşadığı ülkeye entegre edilememiş, dışlanmışlık hissi yaşayan göçmenlere, eğitim sisteminin hatalarından cemaat kimlikleri üzerinden yapılan siyasete varan yüzlerce yazı yazıldı, yorum yapıldı, tartışmalar yaşandı. Ben ise 11 ocak günü Republique meydanından Nation meydanına yaptığımız yürüyüşün etkisi altındayım halen...

Fransa’da katıldığımız bu çapta ilk yürüyüştü. Evden çıkmadan düşünüyoruz. Kimlik kartlarımızı unutmayalım, üzerimizde kesici birşeyler olmasın. Buluşma meydanına girmeden mutlaka polis kontrolü vardır, metal dedektörler vardır. Ne kadar gülünçmüş düşüncelerimiz! 35.000 m2’lik bir meydan düşünün. O gün tüm toplu taşıma araçları bedava, insanların şehre inmesi için kolaylık sağlanmış. Yakın metro istasyonları güvenlik nedeniyle kapatılmış, insanlar buluşma yerine ulaşmak için kilometrelerce yürümekten gocunmuyorlar. Meydana açılan tüm caddeler hınca hınç insan seli. Meydanın ortasındaki heykele tırmanan gençler, pankartlar, dövizler, bayraklar sallıyorlar. Saat 13:30’da geldiğimiz meydandan yürüyüşe ancak saat 16’da başlayabildik. Kalabalık gittikçe yoğunlaştı, insanlar birbiriyle tanıştı, lafladı. Yaratıcı pankartlarla gelmiştiler, fransızca, arapça, ibranice, ingilizce... Kocaman kalemleriyle gelmiştiler, çocuklarıyla gelmiştiler. Onlarca engelli katılımcı gördük kalabalığın içinde. Bir güneş parladı, bir rüzgar çıktı, bir bulut geçti, hepimizi ıslattı. Ama kimse yerinden kımıldamadı. Yürüyüş başladığında farklı inançlar yanyana, elele, kolkola yürüdü. Bizim önümüzde Yahudi dernekleri, yanlarında ögrenci birlikleri, önlerinde Insan Hakları dernekleri, arkamızda Türk gençleri, az ileride Kuzey Afrika kökenliler, Hristiyanlar, Yahudiler, Müslümanlar, Budistler, dinsizler yanyana yürüdü. Kolkola bir haham ve bir imam ‘Allah adına öldürülmez’ dedi. Kah sessiz, kah alkışla, kah milli marşla… Bir taşkınlık, bir laf atma, bir iteleme yaşanmadı. Tek bir gözaltı olmadı, kimse saçından sürüklenerek götürülmedi, tartaklanmadı. Nefret söylemi yoktu, intikam naraları atılmadı. Çoğumuz Charlie Hebdo’nun karikatürlerini savunmak için değil ifade özgürlüğü için oradaydık. Birlik, beraberlik, kardeşlik, demokrasi ve cumhuriyet ruhu için oradaydık. Rekor katılımlı bu yürüyüşte kalabalığın dağılması gecenin geç saatlerine taştı. Evet, ciddi güvenlik önlemleri alınmıştı. Binlerce polis vardı ama yan sokaklarda arabalarında oturuyorladı. Ne bir toma ne bir panzer… Gaz fişekleri, tazyikli su..?? Üstelik polis arabaları konvoy halinde geçerken halk dakikalarca polisini alkışladı. Yürüyüşçülerden biri polisi öptü. Sürrealist görüntüler!

Bir hafta sonra Başbakan Manuel Valls mecliste yaptığı konuşmada Fransa’nın dimdik ayakta olduğunu, ırkçılığa, teröre, antisemitizme hayır dediğini, özgürlüğe bağlı kalacağını yeniledi. Politikacılar olarak halkın beklentilerine karşı sorumlulukları olduğunun altını çizdi. Din savaşında olunmadığını, tüm Fransızların birlikte mücadele edeceklerini belirtti. Antisemitizme özellikle vurgu yaptı: ‘Sokaklarımızda ‘Yahudilere ölüm’ diye bağrılmasını nasıl kabul edebiliriz? Babasının Tunus’tan Fransa’ya daha güvende okumaya gönderdiği gencin ekmek almak için girdiği markette Yahudi olduğu için öldürülmesini nasıl kabul edebiliriz? Sınıfta öğretmenin ‘senin düşmanın kim’ sorusuna 7 yaşında bir çocuğun ‘Düşmanım Yahudi’ demesini nasıl kabul edebiliriz? Kabul edemeyiz. Açıkça söylemek lazım- evet, artan yeni bir antisemitizm var, banliyölerimizde, internette, Israil’den nefret ederek tüm Yahudilere yönelen bir nefret var. Şu bilinmelidir ki ‘Yahudileri olmayan Fransa artık Fransa olmaz’ Fransız Yahudilerine saldıran Fransa’ya saldırmış demektir.’ Ardından Müslüman vatandaşlarla ilgili mesajlar verdi: Müslüman vatandaşlarımız da çok endişeliler. Camilere saldırılmasını asla kabul etmeyiz. Islam, Fransa’nın ikinci dinidir. Cumhuriyetimiz, laikliği, kadın-erkek eşitliğini, prensip ve değerlerini kabul eden tüm dinlerle uyumludur.’

Tabii hayat devam ediyor. 50.000 gibi sembolik tirajı olan bir dergiyi artık bütün dünya tanıyor. Fransız ihtilalinin yaşandığı Voltaire’in topraklarında dayanışma ve evrensel değerlerde buluşulan 11 Ocak Paris Yürüyüşü, o sıcak insan seliyle barışa inançları pekiştiriyor.


26 Aralık 2014 Cuma

KEŞKE…




Dünyada en çok mektup alan kahramandır Noel Baba. Hayaldir çocuklar için… Tontondur, sempatiktir, özeldir. Umuttur. Onların geniş hayal dünyasının renkli bir karakteridir, ta ki büyüyüp gerçeği öğrenecekleri güne kadar. Peki Noel Baba’ya mektup gönderme şampiyonu ülke hangisi? Fransa! Fransa’da mektup yazma geleneği halen sürdüğünden mi? Fransızca edebiyat dili olduğundan mı? Fransız anne-babalar çocuklarının çılgın rüyalarını destekledikleri için mi? Yoksa bu ülkede son yıllarda yaşanan diz boyu umutsuzluğun, karamsarlığın bir göstergesi mi?

Birleşmiş Milletlere bağlı çalışan 192 ülkenin üye olduğu Universal Postal Union’ın yaptığı bir çalışma geçen yıl Noel Baba’ya 126 ülkeden 8 milyon mektup gönderildiğini tespit etmiş. Yunanistan 80 bin, Isveç 30 bin, Italya 130 bin, Almanya, Ispanya, Rusya’dan 300’er bin mektup, Fransa’dan ise 1 milyon 700 bin mektup gönderilmiş!

Çoğunlukla 3 ila 9 yaş arasındaki çocukların yazdığı ve kendi dillerinde ‘Noel Baba, Kuzey Kutbu’ adresiyle postaladıkları mektuplar normal koşullarda ‘bilinmeyen adres’ diye nitelendirilmesi gerekirken çoğu ülkede mektuplar toplanıyor. Üstelik bu dönemde postanelerde oluşturulan özel servislerde Noel Baba’nın yardımcıları(!) tarafından her mektup yanıtlanıyor. Mektuba pul koymaya gerek yok ama yanıt almak için 20 aralık tarihini aşmamak gerekiyor. Ne de olsa Noel Baba dünyaca tanınan çok meşgul bir Süper Star!

Fransız Posta Idaresi her yıl kasım ayında Gironde’un Libourne şehrinde geleneksel ‘Noel Baba Sekreterliği’ bölümünü açıyor ve 60 ‘sekreter’ gelen mektup/kartları açıp yanıtlamak için işe alınıyor. ‘Ilk mektubunu Noel Babaya yazmakla başlıyor çocuklar… Onlara mutluluk, neşe getirecek çok tatlı talep mektupları alıyoruz’ diyen Mme Teulières, Noel Baba’nın en kıdemli asistanı. Bu gelenek Fransa’da 1962 yılından beri sürdürülüyor. Jacques Marette’nin Posta ve Telekomünikasyon müdürü olduğu dönemde kardeşi Françoise Dolto ilk yanıt mektubunu yazdığından beri… Unutmadan Noel Baba’ya artık e-mail de gönderilebiliyor!

Brezilya’da 24 yıldır düzenlenen kampanya ile sponsor ve gönüllüler biraraya geliyor, çocukların mektuplarında istedikleri oyuncak, giysi veya okul malzemelerinden en az birisini  kendilerine gönderiyorlar. Kanada’da ise Noel Baba’nın posta kodu bile var: H0H 0H0
Noel Baba’ya mektup yazma yaşımız çoktaaan geçti ama yeni bir yılın kapımızda olduğu bu günlerde içimdeki çocuk KESKE diyor:

Kurgulanmış hayatların ortasında kalmasak

Bize dayatılan değil bizim yaşamak istediğimiz yaşamlarımız olsa

Hayallerimiz beynimizde takılıp kalmasa, hayata geçirilebilse

İnsana önem, hayata değer verilse

Olduğu gibi görünse insan, göründüğü gibi olsa

Çevresindeki kalabalığa rağmen yalnız kalmasa, kendisini anlayanlar, dinleyenler olsa

Umut dolu olsa, sevgi yüklü olsa kısacık yaşamlarımız

Gözyaşları olmasa, olursa da sadece sevinç gözyaşları olsa

Nefret olmasa, ötekileştirilmese kimse

Sokakta yaşayanlara sıcak bir yuva, kimsesizlere sevgi dolu bir kucak, hastalara şifa olsa

Insanların yüzü gülse

Yaşam kaliteleri artsa

Haksızlıklara karşı birlik olunsa

Kafalardaki örümcek ağları temizlense

Kimse kimsenin hayatına karışmasa

Kültürel miraslara sahip çıkılsa, kültürel zenginliklere değer verilse

Ayrımcılığın her türlüsüne top yekün hayır dense

Güzelim doğa katledilmese

Barış ve özgürlük hayal olmasa

Pire için yorgan yakılmasa, insanlar bağışlayıcı olsa

Kahrolası uzaklıklar yakınlaşsa

Samimi dostluklar, sürpriz karşılaşmalar

Heyecanlı geceler, neşeli sabahlar, sıcacık sohbetler olsa

Yorgunluklar başarıya, telaşlar huzura, özlemler kucaklaşmaya dönse

Almanın zevki değil, verebilmenin mutluluğu herkese nasip olsa

Kalplerimizin sofrası hep açık olsa

Mucizelere inanmaktan asla vazgeçilmese

Aşk olsa aşk,  yürekler aşk ile aşk için çarpsa


Ama şairin dediği gibi ‘Keşkelerle vakit kaybetme, şimdiyi yaşa’. Şimdi’lerin ‘en keşke’sizi 2015 yılı olsun.

19 Aralık 2014 Cuma

GELECEĞI KADIN VIZYONUYLA INŞA ETMEK



 2014 finalists-Cartier Womens Initiative


Her yıl ekim ayında Fransa’nın Deauville şehrinde toplanan Kadın Forumu bu yıl onuncu yaşını kutladı. Politikadan bilim kadınına, şirket yöneticisinden medya patronuna, karar mercilerinde bulunan 70 ülkeden 1000’in üzerinde katılımcı, kadının toplumdaki rolünü ve dünyadaki yerini tartıştı.

Her kıtadan, her yaştan, her meslekten kadının biraraya geldiği forum süresince yönetim kademelerindeki kadınlar deneyimlerini paylaştı, ekonomik ve sosyal konuları masaya yatırdı. Bu yılın teması üç başlıktan oluştu: temel ihtiyaçlar (su, enerji, sağlık, eğitim), eşitsizlikleri azaltmak için teknolojiyi araç olarak kullanmak, insan hakları ve  haklara saygılı devlet.

Forumun açılışında, yayılma hızı yükselen Ebola virüsüyle ilgili dünya genelinde hazırlıklar ana başlıklardan biri olarak ele alındı. Birleşmiş Milletlere bağlı Dünya Yiyecek Programı sözcüsü Elisabeth Byrs, merkezlerde toplu dağıtım yerine kapı kapı, aile aile dolaşarak yaptıkları yiyecek yardımının hastalığın yayılma hızını azaltığını, havayolu koridoruyla lojistik destek alanında da büyük ilerlemeler kaydettiklerini açıkladı.

The Washington Post gazetesinin editör yardımcısı Elizabeth Weymouth teknoloji şirketlerinin işe daha az kadın eleman aldıklarını açıkladı. ‘Şirketlere bunun nedeni sorulduğunda mezunlar içinde kadın mühendis sayısının daha az olduğu yanıtını alıyoruz.’ Kadın mühendislerin gelecek yıllarda artacağından emin olduğunu belirten Weymouth kendi neslinde bir çok kadının çalıştığını ama şartların daha zor olduğunu, kızının neslinde ise hemen hemen tüm yaşıtlarının çalıştığını, çok daha yüksek pozisyonlarda bulunduklarını, gelecek nesil için durumun daha da iyi olacağının altını çizdi. Hilary Clinton’un gelecek ABD Başkanlık seçiminde muhtemelen aday gösterileceğini ve bunun ABD’de ilk kadın başkan adayı olacağını vurgulayan Weymouth, Amerikalı kadınların büyük ilerleme kaydettiğini ve bundan sonra da etmeye devam edeceklerine inandığını açıkladı.

Boston Consulting Group Başkanı Agnès Audier, Apple ve Facebook’un hamile kalmayı erteleyen kadın çalışanlarına, yumurtalarını dondurarak saklamak için 20.000$’a kadar sübvansiyon vermeyi önermelerine büyük tepki gösterdi. ‘Bu sektörlerin daha çok erkeklere hitap eden sektörler olduğu imaji mevcut. Bu yanlış imaj öncelikle oryantasyondan başlıyor. Kız öğrencilerin teknik ve bilimsel meslek dallarına daha fazla yönlendirilmeye motive edilmeleri gelecek için çok yararlı olacaktır. Ikinci neden de mezun olan kızların ancak %50’si eğitimini aldığı sektörde çalışırken erkeklerde bu oran %75. Hem oryantasyonda hem de mezuniyet sonrası kaybettiğimiz kızları düşünürsek sonuçta teknoloji yoğun mesleklerde ancak %30’larda görebiliyoruz kadınları…’

Forum’a katılan Meksika delegasyonunda 30 civarında senatör, avukat, müze müdürü, high-tech-enerji-telekom alanında uluslararası şirketlerin yöneticileri mevcuttu. Ünlü film yıldızı, yapımcı Salma Hayek Pinault başkanlığında foruma katılan Meksikalilar daha adil bir dünya için forumda bulunduklarının altını çizdiler.

2014 yılında başarısıyla ses getiren kadınlardan biri Kira Radinsky. 27 yaşında ve  SalesPredict  şirketinin kurucu ortağı. 2012 yılında Küba’yı sarsan kolera salgınını bile önceden haber veren bu genç Israilli kadin medyum değil, algoritma hesapları uzmanı. Hayfa Technion Üniversitesinde bilgisayar doktorası yaptıktan sonra Microsoft şirketi tarafından keşfediliyor ve ABD’ye gidiyor. Microsoft Research’ün müdürü Eric Horvitz ile ileriyi gören yazılım programları üzerinde çalışıyorlar. 2012’de kurduğu start-up SalesPredict, şirketlerin ticari performansını en iyi duruma getirmek üzerine çalışmakta. MIT(Massachusetts Institute of Technology) gelecek vadeden 35 araştırmacı arasına almış Radinsky’yi… Al-Bawsala sivil toplum kuruluşunun başkanı 29 yaşındaki Amira Yahyaoui ise 2013’de ArabianBusiness.com tarafından dünyadaki en etkili 100 Arap kadın arasına seçilmiş. Tunus politik sahnesinin önemli oyuncularından Yahyaoui işini gözcülük olarak tanımlıyor. Ben Ali döneminde  yayınlanan blogu politikacıları oldukça korkutuyordu. 2012’de kurduğu Al-Bawsala ile hedefi iyi ve şeffaf yönetim. Bir adım ileri gidip geçen yaz kurduğu Baladia.marsad.tn sitesiyle de belediyelerin tüm bilgilerini(finans, insan kaynakları, menkul ve gayrimenkulleri) toplayıp kamuoyuna açıklamakta.

Cinsiyet ayırımı kültürümüze o kadar derin işlemiş ki…

‘Kadınlara bir ses vererek medyadaki muhabbeti değiştirelim’ başlığı altında yapılan tartışmada açıklanan veriler oldukça etkileyiciydi. Fransa’da medyadaki uzmanların sadece %18’ini kadınlar oluştururken erkekler %82 oranında temsil edilmekte. Dünya için de sayılar çok üzücü. ABD’de pazar sabahı talk-show’larında kadınlar sadece %21.7 temsil ediliyor, haber kaynaklarının yalnızca %26’sı kadın. Geçen yıl yapılan bir araştırmada 84 haber web sitesinin habercilerinin %23’ünün kadın olduğu tespit edilmiş. Medyanın algı şekillendirmede ve bilgi yaymada çok kritik bir rol üstlendiği malum, medya tüm perspektifleri yansıtmalı ve herkesin katılımını sağlamalı. Öyleyse daha çok kadın rol modeli ve kadın başarılarını yansıtmakla da yükümlü. Kadınların dünya nüfusunun %50’sini temsil ettiğini hatırlayabilirsek kadının sesinin yükselmesi ve medyada mevcut tartışma şeklinin  değişme ihtiyacı daha açık ortaya çıkıyor. Womhatirataraken Media Center’ın kurucularından Jane Fonda şöyle özetliyor: ‘Cinsiyet ayırımı kültürümüze o kadar derin işlemiş ki çoğu insan bir sorun olduğunun bile farkında değil. Dünyada hiç bir sorun, dünyanın diğer yarı nüfusunun ihtiyaçları, bakış açıları ve özellikleri dahil edilmeden  gerçek anlamda çözülemez. Hepimiz muhabbeti değiştirmekle sorumluyuz. Yarın değil, şu anda!’
Forum, kadınların kendilerini ifade etme, düşünme, değerlendirme yapma, her nesilden ve her görüşten insanın alışveriş yaptığı bir kürsü görevi üstlendi. Politik olmayan bağımsız bu forumun amacı günümüzün ekonomik ve sosyal kaygılarına/sorunlarına kadın bakış açısıyla çözümler üretmek, dünya çapında bir ağ kurarak sesini duyurmak, fikir alış-verişini sağlamak, forumun kaynaklarını kullanarak aksiyonlar planlamak. Özet olarak üç gün boyunca süren forumda günümüzde ve gelecekte ortaya çıkabilecek toplumsal sorunlar konusunda söz alan kadınlar ‘geleceği kadın vizyonuyla inşa etmek’ adına konuştular, tartıştılar, öneriler sundular. Kadınların görüşleri, fikirleri ve çözüm önerileri erkeklerinkiyle elele gitmeli. Kadınların yarının dünyasını iyileştirmeye katkıları yadsınmamalı.