20 Şubat 2014 Perşembe

KÖPRÜLER VE KILITLER



Paris’in en güzel köprülerinden biridir Pont des Arts. Louvre Müzesiyle Institut de France’ı birbirine bağlar. 11 m genişliğinde, 155 m uzunluğundaki köprü sadece yayaların kullanımına açıktır. Yaz akşamları piknik yapanlarla, müzik çalanlarla dolar taşar. Her iki tarafından da nefes kesici bir manzara vardır, gerçekten doyumsuz… O nedenle de ressamların, fotoğraf sanatçılarının uğrak yeridir. Ama son yıllarda farklı bir fenomenle ünlü oldu bu köprü… Üzerine asılan kilitleriyle! Aşklarını tescillemek isteyen sevgililer bu ‘aşk sembollerini’ köprünün demirlerine asıyorlar.

Dünyada 2000 yıllarında başlayan bu moda bir çok turistik şehre hızlıca yayılır. Özellikle de şehirlerin romantik bölgelerine… Floransa’da Ponte Vecchio, Venedik’te Ponte de l'Accademia derken Londra, New York, Seul… Paris’te de bu gelenek 2008 yılında aşıkların tercih adresi Pont des Arts’da başladı, ardından Archevêché, Solférino, Léopold-Sédar-Senghor ve Simone de Beauvoir köprülerine sıçradı. Asma kilitler çeşit-çeşit, renk-renk, kimi büyük, kimi minik, kiminde kalpler kiminde desenler, kiminde aşıkların isimleri var. Ne de olsa herkesin aşkı özel… Ayağının tozuyla Paris’e gelen aşıklar önce belirledikleri köprüyü buluyor, yanlarında getirdikleri (ya da köprü başlarında bekleşen seyyar satıcılardan satın aldıkları) kilitlerini demirlere asıp anahtarını nehre atıyorlar. Biraz adak ağacına bez bağlamaya benzemiyor mu, ne dersiniz? Nehre atılan anahtar bulunamayacağına ve kilit açılamayacağına göre aşkları daha bir garantide mi oluyor acaba?

Asma kilit çılgınlığının nasıl başladığını kimse bilmiyor. Bir rivayet Macaristan’ın Pécs şehrini işaret ediyor. Şehrin garnizonunda, askerlerin odalarındaki dolap kilitlerini şehre hatıra olarak köprülere bıraktıkları söyleniyor. Bir diğer rivayet Federico Moccia’nın 1992 yılında yayımlanan ‘Three meters above the sky’ adlı romanından esinlenildiği. Romandaki ana karakterler tutkulu bir öpüşmeden sonra kilidi köprüye asıp anahtarını nehre atıyorlarmış.

Sevgililer mutlu mesut ama ziyaretçi aşıkların ve kilitlerin sayısı arttıkça olay sevimli olmaktan çıkıverdi. Otoriteleri aldı bir düşünce! Bu ‘aşk simgeleri’ kamu düzenine zarar verebilir mi? Bu kilitler köprü demirlerinde fazla ağırlık yapar mı? Köprünün bakımını engeller mi? Estetik olarak şehri çirkinleştirir mi?


Kimi şehirler bu uygulamayı yasaklarken kimi şehirlerde de ilginç önlemler alınıyor: Roma’daki Milvio köprüsündeki bir lamba kilitlerin ağırlığından çökünce kilit asılması yasaklandı ve ceza getirildi. Floransa’daki Ponte Vecchio’ya asılan kilitlerin hepsi, köprünün tarihi dokusuna zarar verdikleri gerekçesiyle kaldırıldı. Hamburg’da belli aralıklarla kilitler belediye ekiplerince toplanmakta. Cezayir’in Telemly bölgesinde daha önce adı ‘intihar köprüsü’ olan köprüye 2013 yılının eylül ayında aşk kilitleri asılmaya başlayınca hazırladığı videoda aşk kilitlerinin Islam’da yasak olduğunu söyleyen imamı dinleyen bir grup genç köprüdeki kilitleri söküverdi.

Kimi şehirler ise daha ılımlı: Liverpool Albert Docks’daki ‘Burası aşıklar için özel bir yerdir. Kilitlerinizi buraya asın ve anahtarını Mersey nehrine atın’ panosuyla aşk turizminin promosyonu yapılıyor. Moskova Luzhkov köprüsünün yanına ise dallarının kullanılabileceği bir metal ağaç yerleştirildi.

Kendini ‘aşkın başşehri’ diye nitelendiren Paris bugüne dek konuya belli bir toleransla yaklaştı. 2010 yılının mayıs ayında aşırı artan kilitlerden endişe duyan resmi makamlar kilitlerin ‘mimari miras’a tehdit olabileceğini açıkladılar. Bu açıklamanın ardından 11 mayıs 2010 gecesi bir anda köprüdeki kilitlerin tümü sır oldular! Sorumluluğun kendilerinde olmadığını açıklayan şehir yöneticilerine kimse inanmadı, yetkililer aşka saygı duymamakla suçlandı. Gel gelelim bir süre sonra Güzel Sanatlar Akademisi öğrencisi bir gencin heykel yapmak amacıyla kilitleri çaldığı ortaya çıktı!

Geçen yıl konu yine gündeme taşındı. Köprünün bulunduğu 6. bölgenin belediye başkanı ‘Bu iş artık delilik halini aldı. Ya ağırlık köprü altından geçen gemilerin içindeki turistlerden birinin kafasına düşüp yaralanmalara hatta ölüme neden olursa?’ diye veryansın etti ve kilitlerin düzenli aralıklarla, 3 ila 6 ayda bir sökülmesini önerdi. Paris Belediye Başkanı öneriyi pek beğenmedi, ne de olsa şehrin turistik imajı zedelenebilirdi, sevgililer aşklarını köprülerde tescillemek için Paris’e binlerce kilometre mesafeden gelmekteydi. Önerilen bu ‘toplu temizlik’ yakında yapılacak gibi görünmüyor ama bir gün olay kontrolden çıkarsa yöneticiler çözüm arayışlarına yönelecekler. Ama kilitleri asan aşıkların kalplerini kırmadan tabii ki! Ne de olsa Paris aşıklar ve ışıklar şehri! O köprüden geçen aşık sayısını, herbirinin duygularını, ruh hallerini, beklentilerini düşünsenize… Bir de ne kadar çeşitli yaş, ülke, lisan, kültür, ırk barındırıyor o kilitler…

Örneğin Fas’tan gelen Hassan ve Samira’nin ilk durakları Pont des Arts. Onlar için vazgeçilmez olan bu ziyarette köprüye zarar vermemek için plastik kilit kullanabileceklerini belirtiyorlar, hatta New York’da USB anahtarı asıldığını belirten Hassan ileride ‘neden bir aşk kilitleri müzesi açılmasın ki’ diyor. Metalik ağacın tutmayacağını belirtiyor çift çünkü ‘köprü çok güçlü bir sembol, aynı aşk gibi birleşmeyi simgeliyor’ Florida’dan gelen Robert ve Tiffany aşk köprüsünü ‘Now you see’ filminin final sahnesinde gördüklerini ve bu romantik sahneyi kendilerince oynamaya yemin ettiklerini belirtiyorlar. Kilitlerin köprü demirlerine zarar verdiğini öğrendiklerindeyse ‘Diren Köprü’ sloganı atarak uzaklaşıyorlar! Bir kaç metre ötede ise yere diz çöküp içinde yüzük olan kırmızı kutuyu açan Çinli Tao sevgilisine evlenme teklif ediyor. Uzun yoldan gelen sevgililer kilidin ölümsüz aşklarını simgeleyeceğini belirtiyorlar.

Çevreye zarar vemeyecek bir çözüm önerisi de kalbinin sahibine bir e-kilit göndermek! Ilgilenenler için: http://www.lovemasterlock.eu/

Köprüler, kilitler, şehirler derken bir 14 şubat’ı daha geride bıraktık. Özel günler, kutlamalar bahane, yeter ki gerçek aşklar hiç eksilmesin, köklü sevgiler hiç solmasın.

18 Şubat 2014 Salı

Ifade özgürlüğü mü? Nefret suçu mu?



courtesy of le Huffington Post


-Yahudilerle Naziler arasında taraf tutmuyorum. Kimin başladığını bilmiyorum. Bunlar geçmişte kaldı. Kim kimi provoke etti? Kim kimden çaldı? Bir fikrim var tabii…
-Hiç bir zaman antisemit olmayacağım demiyorum. Bu olasılığı saklı tutuyorum.
-Biliyor musun, bir gün rüzgar yön değiştirirse valizini yapacak zamanı olacağından bile emin değilim. Patrick Cohen’in (France Inter’de her sabah program yapan bir gazeteci) konuşmasını duyunca ‘işte diyorum gaz odaları… yazık’
Dieudonné Mbala Mbala Fransız bir aktör, tiyatrocu, mizahçı. Annesi Fransız, babası  Kamerunlu. Ünlü Yahudi mizahçı Elie Semoun’la oluşturdukları komik ikili uzun yıllar birlikte çalışmış, sonra yolları ayrılmış. Yıllardan beri tek kişilik oyunlar oynuyor. Gösterileri  binlerce insan tarafından izleniyor, haftalık youtube showları 2 ila 3 milyon kez tıklanıyor. Kendisinden ‘mizahın diktatörü’ diye bahsediliyor. Yukarıdaki cümleler oyunlarından bir kaç alıntı…

Geçen hafta Fransız kamuoyu komedyenle Içişleri Bakanının mücadelesine tanık oldu. Içişleri Bakanı Manuel Valls komedyenin gösteri değil, kamu düzenini bozma riski taşıyan toplantılar düzenlediğini ve bu ‘mitingleri’ engellemek için tüm yargı yollarına başvuracağını açıkladı. Üstelik bu açıklama François Hollande’ın CRIF (Fransa Yahudi kurumları temsil konseyi) toplantısındaki konuşmasının bir kaç gün sonrasında gerçekleşti. Cumhurbaşkanı ‘kendini komedyen zanneden ama sadece patentli antisemit olanların alaycı davranışlarından’ dem vurmuş ama komedyenin adını anmamıştı. ‘Irkçılık ve antisemitizme karşı mücadele hükümetimizin en önemli hedeflerinden biridir’ diyen Içişleri Bakanı Valls yeni gösterilerine engel olmak amacıyla komedyenin oyunlarının oynanacağı şehirlerin valilerine bir sirküler gönderdi ve şartlar gerektirirse yasaklama güçlerini kullanabileceklerini belirtti. Komedyenin Yahudi dinine ait bir çok kişiye antisemit yorumlar ve Holokost kurbanlarına hakaret edici sözlerle bezeli yeni oyunu Duvar ‘Le Mur’ Fransa’nın bir çok ilinde turneye çıkmak üzereydi.

Dieudonné avukatı Jacques Verdier kanalıyla sadece gösteri yaptığını, Valls’in girişiminin ‘abartılı bir tepki ve açık bir sansür’ olduğunu belirtti. ‘Gösterileri izlemeye gelen halka karşı siyasi otorite tarafından büyük bir saygısızlık yapılmakta’ diyen Verdier gösterileri yasaklayan tüm kararlara karşı dava açacaklarının altını çizdi. Dieudonné’yi savunan ve olayın Fransa’da ifade özgürlüğüne vurulmuş büyük bir darbe olduğunu açıklayan Ulusal Cephe (FN-Front National)’ın başkan yardımcısı Içişleri Bakanına Fransızların daha ciddi sorunlarıyla ilgilenmesini tavsiye etti. Bu sözlerle FN’nin hiç bir şekilde değişmediğini ispat ettiğini söyleyen Sosyalist Parti sözcüsü Eduardo Rihan Cypel, ‘Dieudonné’nin uzun zamandır komedyenler katagorisinde olmadığını, nefrete teşvik profesyoneli’ olduğunu belirtti. Artistler, entellektüeller ve avukatlar için eleştirmenin haktan öte bir görev olduğunun altını çizen ve eleştirme özgürlüğü olmaksızın demokrasinin olmayacağını belirten Paris Barosu avukatlarından Nicolas Gardères ‘politik ve entellektüel anti-Dieudonné fikir birliğinin beni endişelendiren tarafı mizahın, ifade özgürlüğünün ve son tahlilde düşünce özgürlüğünün kısıtlamasıdır’ diye görüş bildirdi.

Fransa’nın Yahudi Öğrencileri Birliği (UEJF-Union des Étudiants Juifs de France) başkanı Sacha Reingewirtz, Dieudonné’nin ırkçıların ve antisemitlerin maskotu olduğunu açıkladı. Dieudonné ve Fransa’da antisemitizmin tırmanışı konusunda BBC’ye söyleşi veren CRIF başkanı Roger Cukierman Patrick Cohen’in Holokostta bulunmadığından üzüntü duyduğunu söylüyor ya da Holokost hiç olmadı, Yahudilerin uydurması diyor. Antisemit olduğunu ispatlamak için daha fazla dinlememe gerek var mı?’ açıklamasını yaptı.

Le Figaro gazetesi ise okuyucularının %70’inin Dieudonné oyunlarının yasaklanmasına karşı oldukları sonucu çıkan bir anket yayınladı, başka bir gazetede bu konudaki yorum şöyleydi: Skeçlerinin birinde Dieudonné izleyicilerini ‘renkli kalem kutusu’na benzetmekte. Yanyana oturup aynı esprilere gülen Arap, zenci, beyaz, banliyö gençleri, göçmen çocukları, solcular, aşırı solcular, aşırı sağcılar, ırkçılar, ırkçı olmayanlar, radikal islamcılar, antisemitler, antisiyonistler komedyenin sisteme karşı çıkmasını alkışlıyor, dozunu arttırdığı provokasyonla insanların zayıf noktalarına hitap ediyor, onların gündelik acılarını rahatlatıyor.’

Mizahçı Stéphane Guillon da katıldığı tv programında şöyle dedi: Başta oldukça akıllı ve komikti. Aramızda en yeteneklisiydi, gerçek bir mizahçıydı. Ama yıllar içinde mizah yerini provokatif, hedef gösteren, kısır döngü içine sıkışmış bir kişiliğe bıraktı. Her 5 dakikada bir Yahudilere karşı bir hakaret var oyunlarında… Sahnede Ilan Halimi’nin katili Youssouf Kofana’yı alkışlattıran bir komedyen olabilir mi? Tabii herşeye gülebiliriz, buna din de dahil, ben de bunun için mücadele veriyorum yıllardır… Gösteri yasaklama taraftarı da değilim ama antisemit görüşlerini açıkladığı miting düzenlemesine karşıyım. Provokasyonları görüş değil, suç. Demokrasinin kuralları vardır, ırksal nefrete davet etmek yasalarımızca yasak. Kanunlarca açıkça yasaklanmış fikirlerin propagandası yapılamaz. Dieudonné’nin antisemitizmi bir ‘business’ olmuştur. Ifade özgürlüğü mü? O zaman ben de yarin çıkıp ‘6 yaşından küçük kızları beğeniyorum, ya da çok fazla zenci var bu dünyada, Rwanda işi tamamlamadı, zenciler maymundur, onlara muz vermek lazım’ diyeyim. Buna ifade özgürlüğü diyemeyiz, insanlara hakaret edemeyiz, insanları nefrete davet edemeyiz.’

9 ocakta Nantes şehrinde başlayacak oyun için mahkeme oynanabilir kararı verirken aynı günün akşamı yüksek mahkeme kararı bozdu ve oyunun oynanamayacağını hükme bağladı. Polemik şimdilik devletin kanunlarını ve değerlerini tehdit edenlere karşı demokrasinin aciz olmadığını göstermek için politik bir mücadele sürdürmek gerektiğini savunan kamu düzeninden sorumlu Içişleri Bakanının galibiyetiyle sonlandı. Konunun komedyene büyük reklam olduğunu savunanlar olsa da ifade özgürlüğünün demokrasinin garantisi ve insan haklarının sınırlarının oldukça geniş olduğu bir ülkede nefret suçlarına karşı sıkı durulması ve caydırıcı tepki verilmesi kayda değer. Diğer yanda ise özgürlüklerin politik, idari veya polis gücüyle kontrolü keyfi sonuçlar da doğurabileceğinden nefret suçlarıyla mücadele ve özgürlüklerin savunulmasında hiç bir gücün yargı kararından üstün olmayacağı da akıldan çıkartılmamalı. 

13 ocak 2014

20 Aralık 2013 Cuma

Yaşlı adam ağır ağır ayrılırken….



Aralık ayının gri havası, aşırı hava kirliliği, kısalan günleri ve dondurucu soğukları hepimizi yoruyor ve bezdiriyor. Fransa gündemi ise en az o kadar karanlık: Toplu ulaşımda, postalarda, okullarda grevler, çiftçilerin isyanı ve hükümeti protesto için yolları trafiğe kapatmaları, artan vergiler, işsizler ordusunun önlenemez yükselişi, değişmesi muhtemel bakanlar kurulu, %12’lere düşen oyuyla tarihin en az popüler cumhurbaşkanı ünvanını alan François Hollande’a ‘sen benim başkanım değilsin (pas mon president)’ pankartalarıyla ‘çek, git’ diyen onbinler, mart ayında yapılacak yerel seçimler için kızışan tartışmalar, Mali’den sonra bir de Orta Afrika Cumhuriyetine gönderilen askerler…

Ya ırkçı olaylara ne demeli? Geçen ay Adalet Bakanı Christiane Taubira’ya yapılan hakaret Fransa’nın bu konuda daha çok yol alması gerektiğinin göstergesi. Önce Ulusal Cephe’den bir adayın kendisini maymuna benzetmesi, ardından Angers şehrine yaptığı ziyarette homoseksüel evliliğe karşı yürüyen grubun içinde ‘Muz kimin içindir? Dişi şempanzeler için’, ‘Taubira çek git, kötü kokuyorsun, günlerin sayılı’ diye bağıran 12 yaşındaki çocuklar… Olay sonrası ‘Çocukları nefret sloganlar atmaya teşvik eden bu zihniyet çok tehlikeli’ diyen Sosyalist Parti Sekreteri Harlem Désir cezalandırılması gerekenler olduğunun altını çizer. Fransa tarihinde önemli yeri olan ‘Marche des Beurs’ün (ırkçılığa karşı eşitlik yürüyüşü) 30. yılında halen gidecek çok yolu olan bu ülkede yapılan protesto yürüyüşlerinde ‘Hepimiz aynıyız’, ‘Hepimiz göçmeniz’ pankartları açıldı.

2000 yılından bu yana OECD tarafından üç yılda bir gerçekleştirilen PISA(Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı) sonuçları da geçen hafta Fransızları üzen konuların arasında yerini aldı. Dünyadaki 65 ülkenin eğitim sistemlerini karşılaştıran, 15 yaşında 510.000 öğrencinin katıldığı çalışma okuma-anlama, matematik ve fen bilimleri alanlarında 2 saat süren bir sınav şeklinde gerçekleştiriliyor. Şanghay(Çin), Singapur ve Hong Kong başta olmak üzere Asya ülkeleri ilk sıraları paylaşırken 2003 yılında üst sıralarda ‘iyi öğrenci’ olan Fransa özellikle matematik alanındaki başarısızlıklarıyla son on yıl içinde 25. sıraya düştü! Eğitim Bakanlığının devletin en yüksek bütçeli bakanlığı olduğu düşünülürse bu başarısızlık Başbakan Ayrault’un dediği gibi tam bir ‘elektro şok’ etkisi yaptı. (not: Aynı çalışmada Türkiye genel ortalamada 45. sırada yer aldı)

2013 sona eriyor, çoğumuzun üzerine bir nostalji çökmeye başladı bile…. Hiç unutmam geçmiş yıllarda televizyon tek kanal iken yılbaşı geceleri geçmis yılı simgeleyen yaşlı adam ağır adımlarla ekrana ve evlerimize veda eder, genç delikanlı dinamik adımlarla merhaba derdi. O dönemin gençleri büyük bir heyecanla yeni yıldan çok şeyler bekler olurduk. Yıllar içinde o heyecanlar yerini daha sakin kutlamalara bıraktı, hem de daha az hayal kırıklıklarına! Yeni yıl kararları derseniz, günler öncesinden hazırlanan listeler ve çoğunlukla uygulanmayan kararlar, onlar da sanki sisli yıllar ardında kayboluverdi. Artık neler mi diliyorum?

Sağlıklı günler diliyorum…

Dünyanın bir çok şehrine, ülkesine dağılmış akrabalarımdan, arkadaşlarımdan iyi haberler
almayı diliyorum.

Dargınlıkların sona ermesini, insanların bağışlayıcı olmasını diliyorum.

Olumlu düşünmeye çalışmak istiyorum her ne kadar dünyamızda korkunç şeyler oluyorsa da

Küçük-büyük geleceğe umutla bakabileceğimiz hedeflerimizin olmasını diliyorum.

Düş kurmayı unutmayalım, içimizdeki çocuğu kaybetmeyelim diliyorum.

Hep üreterek meşgul olmayı, hayatı boşa geçirmemeyi, zamanın çok değerli olduğunu unutmamayı ve onu en iyi şekilde değerlendirebilmeyi diliyorum.

Heyecanların peşinde koşmayı, yaşama sevincini kaybetmemeyi diliyorum.

Sevdiğimizi söylemeyi, yardımlaşmayı unutmamayı diliyorum.

Açık yüreklilik ve içtenlikten vazgeçmemeyi diliyorum.

Yakınlaşan uzaklar, sıcak sohbetler, tatlı paylaşımlar, lezzetli-bereketli sofralar olsun diliyorum.

Yeni yıla hevesle, dostlukla, barışla, özgürlüklerimizden vazgeçmeyerek, daha iyi insan ve daha iyi bir dünya için çalışmak hedefi ile girelim istiyorum.

Invictus filmi sayesinde daha geniş kitlelere ulaşan William Ernest Henley’in şiiri ne güzel söyler: ‘I am the master of my fate, I am the captain of my soul’. Henley 25 yaşındayken geçirdiği ameliyat sonucunda bir bacağını kaybeder. Bu şiiri yaşadığı acıların ardından kaleme alır. Ne mutlu kaderinin efendisi, ruhunun kaptanı olarak yaşamını sürdürebilenlere… 


21 Kasım 2013 Perşembe

Kaynayan her tencerede geçmişi görürüm…



Sibel C. Pinto ve Claudia Roden


 Çok heyecanlıyım, kalbim kütür kütür atıyor. Az sonra ünlü yazar Claudia Roden’le tanışıp Şalom gazetesi adına kendisiyle röportaj yapacağım, nasıl heyecanlanmam ki?

Claudia Roden Yahudi Kültürü Günleri kapsamında Aki Estamos derneğinin davetlisi olarak Paris’te bir konferans verdi. Çogu yemek kitabıi yazarından çok farklı bir isim Claudia. Onun için araştırma demek seyahat demek, yereli yerinde görüp tanıyıp tespit etmek demek. Işini aceleye getirmeyi sevmiyor. Sadece Ispanya Mutfağı kitabını yazmak beş yılını almış! Konferansında Yahudi mutfağının tarihinden çok kendi ‘tarihi’nden bahsetti, onlarca güzel anektod anlattı.

Roden çok sıcak kanlı, samimi bir insan. Yüzünü aydınlatan gülüşü insanın içini ısıtıyor. Tanışıyoruz, anlatmaya başlıyor:

1936’da Kahire’de doğdum. 15 yaşında Paris’e taşındık, Sanat Okuluna gittim. Koleksiyon merakım oradan geliyor. Paris’in ardından Londra’ya taşındık ve halen Londra’da yaşıyorum.

Anneannem Istanbul’lu Eugenie Alfandari. O nedenle Istanbul benim için çok önemli. Biliyor musunuz benim için mutfakta kaynayan bir tencere sadece bir tencere yemek değil. Bir tencereye baktığımda geçmişi görürüm. Büyüklerimizi, tarihimizi, aile hikayelerini …Yahudi mutfağı ‘terroir’ı olmayan bir mutfaktır. Ruhtur, kimliktir, nostaljidir, tarihtir, göç eden kültürdür, binbir hikayedir... Mısır kökenli Halep’ten gelen Bayan Iris Galante’den öğrendiğim pastelikos beni farklı diyarlara, farklı zamanlara götürür.

Ilk olarak 1956 yılında reçeteler toplamaya başladım. Kiminle tanışırsam, hangi ortama girersem soruyordum, geleneksel tarifleri biriktiriyordum. Cuma akşamları evimizde hep misafir olurdu. Mısır’dan göç eden bir çok Yahudi Londra’da toplanmıştık. Yediğimiz en basit yemekte bile Kahire’nin sıcaklığı ve ihtişamı vardı. Bolca da özlem! O dönemlerde  tariflerin kitabı yoktu, hepimiz birbirimizden tarif alışverişi yapardık. Araştırmalarımı derinleştirmek istediğimde British Library’den yararlandım. Bağdat, Şam, Ispanya üçgeninde 13. yüzyıl elyazmalarını inceledim. Londra’daki Orta Doğu elçilikleri önünde vize kuyruğu bekleyenlere sorardım, deli diye bakarlardı bana… O dönemlerde tarif sormak moda değil ki, şimdi pazarcılara bile tarif soruluyor!

Orta Doğu Mutfağı üzerine yazdığım ilk kitabım ‘A Book of Middle Eastern Food’ çok uzun soluklu çalışma gerektirdi, yayınevim 15 yıl beklemek zorunda kaldı!  

Claudia’nın ‘The Book of Jewish Food: An Odyssey from Samarkand and Vilna to the Present Day’ kitabı tam bir kaynak kitap.

Yahudi toplulukları o kadar çok ülkede yaşamış ki hepsini derlemek oldukça zor oldu. Sonuçta da yine bana sitem edenler oldu, Afganlar ‘bizim yemeklerimizi kitaba almadınız’ dediler. Kitap öylesine kalın olmuştu ki yeni bir şeyler eklemek mümkün değildi. ‘Arabesque: A Taste of Morocco, Turkey, and Lebanon’ 2006 yılında, beş yılda tamamladığım Ispanya Yemekleri kitabım ‘The Food of Spain’ 2011’de yayımlandı. Ispanya’nin yöresel yemeklerini kaybetmediğini görmek çok heyecanlandırdı beni. Bu tariflerde hep ‘anılar’ var ve insanlar bunlara bağlı kalmak istiyorlar. Düşünün ki Katalan Gastronomi Enstitüsü bana tüm arşivini gönderdi, 900 tarif vardı ve bu Ispanya’nın sadece bir bölgesi!

Kendimi yalnız hissettiğim bir gün (üç çocuğum da aynı gün evden ayrılmışlardı, biri üniversiteye diğer ikisi staja gitmişti) ‘hadi sen de yola çıkıyorsun’ dedim. Ver elini Akdeniz! BBC için Akdeniz mutfakları üzerine bir seri,  Sunday Times dergisi için yöresel Italyan mutfağı çalışması yaptım. Gittiğim yerlerde masraflarımı ödüyorlardı, dönüşümde ‘sen ne kadar ucuzsun’ diyorlardı. Tabii ben beş yıldız otellerde kalmıyordum, aile yanında, pansiyonlarda kalıyordum. Sinagoglara gidiyordum. Italya’da bir çok reçetemi Ihtiyarlar Yurdunda yaptığım görüşmeler sonucunda derledim. Amacım halkın yemek alışkanlıklarını, geleneksel tadları keşfetmek ve okuyucuya/izleyiciye aktarmaktı. Güney Afrika’da Cape Town’da tanıştığım 90 yaşındaki Rodos’lu bir hanım yemekler hazırlamıştı, yemekten sonra Ispanyolca, Fransızca, Rumca şarkılar söylemeye başladı. Aşk şarkıları, ayrılık şarkıları, hepsi halen kulaklarımda çınlıyor. Çok özel bir andı!

Yıllar önce Istanbul’da davet edildiğim bir festivalde Sefarad yemeklerinden bahsetmiştim. Şimdi rahmetli olan Tuğrul Şavkay ‘biz bu yemekleri hiç tatmadık, bilmiyoruz’ dedi. Istanbul’daki Levi restoranı keşfetmek de çok etkilemişti beni; çufletikos, almodrote, rulos de berencena tatmıştım, hepsi çok lezzetliydi.

Madrid’de Hotel Wellington’da şef Jesus Santos’un degüstasyon menüsünü tadıyorduk. Şefin Yeni Bask Mutfağında Kastilya, Arap ve Yahudi esintileri hissediyordum. Yemek sonunda bizi selamlamaya geldiğinde converso(dönme) olduğunu ve tüm bu mutfakların kendi stilini etkilediğini anlattı.

Kitaplarımda Sefarad reçeteler daha yoğun. Bir ayrım yapmak amacında hiç olmadım ama Aşkenaz mutfağı daha ortak bir mutfak. Sefarad mutfağı ise ülkeye, şehre, kasabaya, aileye göre çok farklılık gösterir. Israilli bir eleştirmen kitabımla ilgili ‘Işte sonuçta Sefaradların öcü’ yorumunu yapmıştı!

Claudia Roden Paris’ten rüzgar gibi geldi geçti. Ardından paylaştığı özel anılar ve kendisine hayran bir dinleyici kitlesi bıraktı. Bir özel hanımefendiyle birlikte olmaktan büyük keyif aldım. Roden’e favori reçetelerinden birini sorduğumda ‘Portakalli Bademli Kek’ dedi ve tarifini verdi.



PORTAKALLI BADEMLI KEK

Kek için:
8 yumurta(sarısı beyazı ayrılmış)
200 gr şeker
2 portakal kabuğu rendesi
2 çay kaşığı tarçın
200 gr toz badem

Şurup için:
600 ml taze sıkılmış portakal suyu
200 gr şeker

Yumurta sarılarını şekerle güzelce karıştıralım, portakal kabuğu, tarçın ve bademleri ekleyelim. Yumurta beyazlarını katılaşıncaya dek çırpıp karışıma ekleyelim. 26 cm.lik kek kalıbını yağlayıp unlayalım, karışımı ekleyip 180°C’da ısıtılmış fırında 1 saat kadar pişirelim. Portakal suyunu şekerle kaynatalım. Kek ılınınca üstüne çatalla minik delikler açalım, derince bir tepsiye ters çevirip şurubu verelim. Bir gece kekin şurubu emmesini sağlayalım, ertesi gün servise sunalım.