18 Şubat 2014 Salı

Ifade özgürlüğü mü? Nefret suçu mu?



courtesy of le Huffington Post


-Yahudilerle Naziler arasında taraf tutmuyorum. Kimin başladığını bilmiyorum. Bunlar geçmişte kaldı. Kim kimi provoke etti? Kim kimden çaldı? Bir fikrim var tabii…
-Hiç bir zaman antisemit olmayacağım demiyorum. Bu olasılığı saklı tutuyorum.
-Biliyor musun, bir gün rüzgar yön değiştirirse valizini yapacak zamanı olacağından bile emin değilim. Patrick Cohen’in (France Inter’de her sabah program yapan bir gazeteci) konuşmasını duyunca ‘işte diyorum gaz odaları… yazık’
Dieudonné Mbala Mbala Fransız bir aktör, tiyatrocu, mizahçı. Annesi Fransız, babası  Kamerunlu. Ünlü Yahudi mizahçı Elie Semoun’la oluşturdukları komik ikili uzun yıllar birlikte çalışmış, sonra yolları ayrılmış. Yıllardan beri tek kişilik oyunlar oynuyor. Gösterileri  binlerce insan tarafından izleniyor, haftalık youtube showları 2 ila 3 milyon kez tıklanıyor. Kendisinden ‘mizahın diktatörü’ diye bahsediliyor. Yukarıdaki cümleler oyunlarından bir kaç alıntı…

Geçen hafta Fransız kamuoyu komedyenle Içişleri Bakanının mücadelesine tanık oldu. Içişleri Bakanı Manuel Valls komedyenin gösteri değil, kamu düzenini bozma riski taşıyan toplantılar düzenlediğini ve bu ‘mitingleri’ engellemek için tüm yargı yollarına başvuracağını açıkladı. Üstelik bu açıklama François Hollande’ın CRIF (Fransa Yahudi kurumları temsil konseyi) toplantısındaki konuşmasının bir kaç gün sonrasında gerçekleşti. Cumhurbaşkanı ‘kendini komedyen zanneden ama sadece patentli antisemit olanların alaycı davranışlarından’ dem vurmuş ama komedyenin adını anmamıştı. ‘Irkçılık ve antisemitizme karşı mücadele hükümetimizin en önemli hedeflerinden biridir’ diyen Içişleri Bakanı Valls yeni gösterilerine engel olmak amacıyla komedyenin oyunlarının oynanacağı şehirlerin valilerine bir sirküler gönderdi ve şartlar gerektirirse yasaklama güçlerini kullanabileceklerini belirtti. Komedyenin Yahudi dinine ait bir çok kişiye antisemit yorumlar ve Holokost kurbanlarına hakaret edici sözlerle bezeli yeni oyunu Duvar ‘Le Mur’ Fransa’nın bir çok ilinde turneye çıkmak üzereydi.

Dieudonné avukatı Jacques Verdier kanalıyla sadece gösteri yaptığını, Valls’in girişiminin ‘abartılı bir tepki ve açık bir sansür’ olduğunu belirtti. ‘Gösterileri izlemeye gelen halka karşı siyasi otorite tarafından büyük bir saygısızlık yapılmakta’ diyen Verdier gösterileri yasaklayan tüm kararlara karşı dava açacaklarının altını çizdi. Dieudonné’yi savunan ve olayın Fransa’da ifade özgürlüğüne vurulmuş büyük bir darbe olduğunu açıklayan Ulusal Cephe (FN-Front National)’ın başkan yardımcısı Içişleri Bakanına Fransızların daha ciddi sorunlarıyla ilgilenmesini tavsiye etti. Bu sözlerle FN’nin hiç bir şekilde değişmediğini ispat ettiğini söyleyen Sosyalist Parti sözcüsü Eduardo Rihan Cypel, ‘Dieudonné’nin uzun zamandır komedyenler katagorisinde olmadığını, nefrete teşvik profesyoneli’ olduğunu belirtti. Artistler, entellektüeller ve avukatlar için eleştirmenin haktan öte bir görev olduğunun altını çizen ve eleştirme özgürlüğü olmaksızın demokrasinin olmayacağını belirten Paris Barosu avukatlarından Nicolas Gardères ‘politik ve entellektüel anti-Dieudonné fikir birliğinin beni endişelendiren tarafı mizahın, ifade özgürlüğünün ve son tahlilde düşünce özgürlüğünün kısıtlamasıdır’ diye görüş bildirdi.

Fransa’nın Yahudi Öğrencileri Birliği (UEJF-Union des Étudiants Juifs de France) başkanı Sacha Reingewirtz, Dieudonné’nin ırkçıların ve antisemitlerin maskotu olduğunu açıkladı. Dieudonné ve Fransa’da antisemitizmin tırmanışı konusunda BBC’ye söyleşi veren CRIF başkanı Roger Cukierman Patrick Cohen’in Holokostta bulunmadığından üzüntü duyduğunu söylüyor ya da Holokost hiç olmadı, Yahudilerin uydurması diyor. Antisemit olduğunu ispatlamak için daha fazla dinlememe gerek var mı?’ açıklamasını yaptı.

Le Figaro gazetesi ise okuyucularının %70’inin Dieudonné oyunlarının yasaklanmasına karşı oldukları sonucu çıkan bir anket yayınladı, başka bir gazetede bu konudaki yorum şöyleydi: Skeçlerinin birinde Dieudonné izleyicilerini ‘renkli kalem kutusu’na benzetmekte. Yanyana oturup aynı esprilere gülen Arap, zenci, beyaz, banliyö gençleri, göçmen çocukları, solcular, aşırı solcular, aşırı sağcılar, ırkçılar, ırkçı olmayanlar, radikal islamcılar, antisemitler, antisiyonistler komedyenin sisteme karşı çıkmasını alkışlıyor, dozunu arttırdığı provokasyonla insanların zayıf noktalarına hitap ediyor, onların gündelik acılarını rahatlatıyor.’

Mizahçı Stéphane Guillon da katıldığı tv programında şöyle dedi: Başta oldukça akıllı ve komikti. Aramızda en yeteneklisiydi, gerçek bir mizahçıydı. Ama yıllar içinde mizah yerini provokatif, hedef gösteren, kısır döngü içine sıkışmış bir kişiliğe bıraktı. Her 5 dakikada bir Yahudilere karşı bir hakaret var oyunlarında… Sahnede Ilan Halimi’nin katili Youssouf Kofana’yı alkışlattıran bir komedyen olabilir mi? Tabii herşeye gülebiliriz, buna din de dahil, ben de bunun için mücadele veriyorum yıllardır… Gösteri yasaklama taraftarı da değilim ama antisemit görüşlerini açıkladığı miting düzenlemesine karşıyım. Provokasyonları görüş değil, suç. Demokrasinin kuralları vardır, ırksal nefrete davet etmek yasalarımızca yasak. Kanunlarca açıkça yasaklanmış fikirlerin propagandası yapılamaz. Dieudonné’nin antisemitizmi bir ‘business’ olmuştur. Ifade özgürlüğü mü? O zaman ben de yarin çıkıp ‘6 yaşından küçük kızları beğeniyorum, ya da çok fazla zenci var bu dünyada, Rwanda işi tamamlamadı, zenciler maymundur, onlara muz vermek lazım’ diyeyim. Buna ifade özgürlüğü diyemeyiz, insanlara hakaret edemeyiz, insanları nefrete davet edemeyiz.’

9 ocakta Nantes şehrinde başlayacak oyun için mahkeme oynanabilir kararı verirken aynı günün akşamı yüksek mahkeme kararı bozdu ve oyunun oynanamayacağını hükme bağladı. Polemik şimdilik devletin kanunlarını ve değerlerini tehdit edenlere karşı demokrasinin aciz olmadığını göstermek için politik bir mücadele sürdürmek gerektiğini savunan kamu düzeninden sorumlu Içişleri Bakanının galibiyetiyle sonlandı. Konunun komedyene büyük reklam olduğunu savunanlar olsa da ifade özgürlüğünün demokrasinin garantisi ve insan haklarının sınırlarının oldukça geniş olduğu bir ülkede nefret suçlarına karşı sıkı durulması ve caydırıcı tepki verilmesi kayda değer. Diğer yanda ise özgürlüklerin politik, idari veya polis gücüyle kontrolü keyfi sonuçlar da doğurabileceğinden nefret suçlarıyla mücadele ve özgürlüklerin savunulmasında hiç bir gücün yargı kararından üstün olmayacağı da akıldan çıkartılmamalı. 

13 ocak 2014

20 Aralık 2013 Cuma

Yaşlı adam ağır ağır ayrılırken….



Aralık ayının gri havası, aşırı hava kirliliği, kısalan günleri ve dondurucu soğukları hepimizi yoruyor ve bezdiriyor. Fransa gündemi ise en az o kadar karanlık: Toplu ulaşımda, postalarda, okullarda grevler, çiftçilerin isyanı ve hükümeti protesto için yolları trafiğe kapatmaları, artan vergiler, işsizler ordusunun önlenemez yükselişi, değişmesi muhtemel bakanlar kurulu, %12’lere düşen oyuyla tarihin en az popüler cumhurbaşkanı ünvanını alan François Hollande’a ‘sen benim başkanım değilsin (pas mon president)’ pankartalarıyla ‘çek, git’ diyen onbinler, mart ayında yapılacak yerel seçimler için kızışan tartışmalar, Mali’den sonra bir de Orta Afrika Cumhuriyetine gönderilen askerler…

Ya ırkçı olaylara ne demeli? Geçen ay Adalet Bakanı Christiane Taubira’ya yapılan hakaret Fransa’nın bu konuda daha çok yol alması gerektiğinin göstergesi. Önce Ulusal Cephe’den bir adayın kendisini maymuna benzetmesi, ardından Angers şehrine yaptığı ziyarette homoseksüel evliliğe karşı yürüyen grubun içinde ‘Muz kimin içindir? Dişi şempanzeler için’, ‘Taubira çek git, kötü kokuyorsun, günlerin sayılı’ diye bağıran 12 yaşındaki çocuklar… Olay sonrası ‘Çocukları nefret sloganlar atmaya teşvik eden bu zihniyet çok tehlikeli’ diyen Sosyalist Parti Sekreteri Harlem Désir cezalandırılması gerekenler olduğunun altını çizer. Fransa tarihinde önemli yeri olan ‘Marche des Beurs’ün (ırkçılığa karşı eşitlik yürüyüşü) 30. yılında halen gidecek çok yolu olan bu ülkede yapılan protesto yürüyüşlerinde ‘Hepimiz aynıyız’, ‘Hepimiz göçmeniz’ pankartları açıldı.

2000 yılından bu yana OECD tarafından üç yılda bir gerçekleştirilen PISA(Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı) sonuçları da geçen hafta Fransızları üzen konuların arasında yerini aldı. Dünyadaki 65 ülkenin eğitim sistemlerini karşılaştıran, 15 yaşında 510.000 öğrencinin katıldığı çalışma okuma-anlama, matematik ve fen bilimleri alanlarında 2 saat süren bir sınav şeklinde gerçekleştiriliyor. Şanghay(Çin), Singapur ve Hong Kong başta olmak üzere Asya ülkeleri ilk sıraları paylaşırken 2003 yılında üst sıralarda ‘iyi öğrenci’ olan Fransa özellikle matematik alanındaki başarısızlıklarıyla son on yıl içinde 25. sıraya düştü! Eğitim Bakanlığının devletin en yüksek bütçeli bakanlığı olduğu düşünülürse bu başarısızlık Başbakan Ayrault’un dediği gibi tam bir ‘elektro şok’ etkisi yaptı. (not: Aynı çalışmada Türkiye genel ortalamada 45. sırada yer aldı)

2013 sona eriyor, çoğumuzun üzerine bir nostalji çökmeye başladı bile…. Hiç unutmam geçmiş yıllarda televizyon tek kanal iken yılbaşı geceleri geçmis yılı simgeleyen yaşlı adam ağır adımlarla ekrana ve evlerimize veda eder, genç delikanlı dinamik adımlarla merhaba derdi. O dönemin gençleri büyük bir heyecanla yeni yıldan çok şeyler bekler olurduk. Yıllar içinde o heyecanlar yerini daha sakin kutlamalara bıraktı, hem de daha az hayal kırıklıklarına! Yeni yıl kararları derseniz, günler öncesinden hazırlanan listeler ve çoğunlukla uygulanmayan kararlar, onlar da sanki sisli yıllar ardında kayboluverdi. Artık neler mi diliyorum?

Sağlıklı günler diliyorum…

Dünyanın bir çok şehrine, ülkesine dağılmış akrabalarımdan, arkadaşlarımdan iyi haberler
almayı diliyorum.

Dargınlıkların sona ermesini, insanların bağışlayıcı olmasını diliyorum.

Olumlu düşünmeye çalışmak istiyorum her ne kadar dünyamızda korkunç şeyler oluyorsa da

Küçük-büyük geleceğe umutla bakabileceğimiz hedeflerimizin olmasını diliyorum.

Düş kurmayı unutmayalım, içimizdeki çocuğu kaybetmeyelim diliyorum.

Hep üreterek meşgul olmayı, hayatı boşa geçirmemeyi, zamanın çok değerli olduğunu unutmamayı ve onu en iyi şekilde değerlendirebilmeyi diliyorum.

Heyecanların peşinde koşmayı, yaşama sevincini kaybetmemeyi diliyorum.

Sevdiğimizi söylemeyi, yardımlaşmayı unutmamayı diliyorum.

Açık yüreklilik ve içtenlikten vazgeçmemeyi diliyorum.

Yakınlaşan uzaklar, sıcak sohbetler, tatlı paylaşımlar, lezzetli-bereketli sofralar olsun diliyorum.

Yeni yıla hevesle, dostlukla, barışla, özgürlüklerimizden vazgeçmeyerek, daha iyi insan ve daha iyi bir dünya için çalışmak hedefi ile girelim istiyorum.

Invictus filmi sayesinde daha geniş kitlelere ulaşan William Ernest Henley’in şiiri ne güzel söyler: ‘I am the master of my fate, I am the captain of my soul’. Henley 25 yaşındayken geçirdiği ameliyat sonucunda bir bacağını kaybeder. Bu şiiri yaşadığı acıların ardından kaleme alır. Ne mutlu kaderinin efendisi, ruhunun kaptanı olarak yaşamını sürdürebilenlere… 


21 Kasım 2013 Perşembe

Kaynayan her tencerede geçmişi görürüm…



Sibel C. Pinto ve Claudia Roden


 Çok heyecanlıyım, kalbim kütür kütür atıyor. Az sonra ünlü yazar Claudia Roden’le tanışıp Şalom gazetesi adına kendisiyle röportaj yapacağım, nasıl heyecanlanmam ki?

Claudia Roden Yahudi Kültürü Günleri kapsamında Aki Estamos derneğinin davetlisi olarak Paris’te bir konferans verdi. Çogu yemek kitabıi yazarından çok farklı bir isim Claudia. Onun için araştırma demek seyahat demek, yereli yerinde görüp tanıyıp tespit etmek demek. Işini aceleye getirmeyi sevmiyor. Sadece Ispanya Mutfağı kitabını yazmak beş yılını almış! Konferansında Yahudi mutfağının tarihinden çok kendi ‘tarihi’nden bahsetti, onlarca güzel anektod anlattı.

Roden çok sıcak kanlı, samimi bir insan. Yüzünü aydınlatan gülüşü insanın içini ısıtıyor. Tanışıyoruz, anlatmaya başlıyor:

1936’da Kahire’de doğdum. 15 yaşında Paris’e taşındık, Sanat Okuluna gittim. Koleksiyon merakım oradan geliyor. Paris’in ardından Londra’ya taşındık ve halen Londra’da yaşıyorum.

Anneannem Istanbul’lu Eugenie Alfandari. O nedenle Istanbul benim için çok önemli. Biliyor musunuz benim için mutfakta kaynayan bir tencere sadece bir tencere yemek değil. Bir tencereye baktığımda geçmişi görürüm. Büyüklerimizi, tarihimizi, aile hikayelerini …Yahudi mutfağı ‘terroir’ı olmayan bir mutfaktır. Ruhtur, kimliktir, nostaljidir, tarihtir, göç eden kültürdür, binbir hikayedir... Mısır kökenli Halep’ten gelen Bayan Iris Galante’den öğrendiğim pastelikos beni farklı diyarlara, farklı zamanlara götürür.

Ilk olarak 1956 yılında reçeteler toplamaya başladım. Kiminle tanışırsam, hangi ortama girersem soruyordum, geleneksel tarifleri biriktiriyordum. Cuma akşamları evimizde hep misafir olurdu. Mısır’dan göç eden bir çok Yahudi Londra’da toplanmıştık. Yediğimiz en basit yemekte bile Kahire’nin sıcaklığı ve ihtişamı vardı. Bolca da özlem! O dönemlerde  tariflerin kitabı yoktu, hepimiz birbirimizden tarif alışverişi yapardık. Araştırmalarımı derinleştirmek istediğimde British Library’den yararlandım. Bağdat, Şam, Ispanya üçgeninde 13. yüzyıl elyazmalarını inceledim. Londra’daki Orta Doğu elçilikleri önünde vize kuyruğu bekleyenlere sorardım, deli diye bakarlardı bana… O dönemlerde tarif sormak moda değil ki, şimdi pazarcılara bile tarif soruluyor!

Orta Doğu Mutfağı üzerine yazdığım ilk kitabım ‘A Book of Middle Eastern Food’ çok uzun soluklu çalışma gerektirdi, yayınevim 15 yıl beklemek zorunda kaldı!  

Claudia’nın ‘The Book of Jewish Food: An Odyssey from Samarkand and Vilna to the Present Day’ kitabı tam bir kaynak kitap.

Yahudi toplulukları o kadar çok ülkede yaşamış ki hepsini derlemek oldukça zor oldu. Sonuçta da yine bana sitem edenler oldu, Afganlar ‘bizim yemeklerimizi kitaba almadınız’ dediler. Kitap öylesine kalın olmuştu ki yeni bir şeyler eklemek mümkün değildi. ‘Arabesque: A Taste of Morocco, Turkey, and Lebanon’ 2006 yılında, beş yılda tamamladığım Ispanya Yemekleri kitabım ‘The Food of Spain’ 2011’de yayımlandı. Ispanya’nin yöresel yemeklerini kaybetmediğini görmek çok heyecanlandırdı beni. Bu tariflerde hep ‘anılar’ var ve insanlar bunlara bağlı kalmak istiyorlar. Düşünün ki Katalan Gastronomi Enstitüsü bana tüm arşivini gönderdi, 900 tarif vardı ve bu Ispanya’nın sadece bir bölgesi!

Kendimi yalnız hissettiğim bir gün (üç çocuğum da aynı gün evden ayrılmışlardı, biri üniversiteye diğer ikisi staja gitmişti) ‘hadi sen de yola çıkıyorsun’ dedim. Ver elini Akdeniz! BBC için Akdeniz mutfakları üzerine bir seri,  Sunday Times dergisi için yöresel Italyan mutfağı çalışması yaptım. Gittiğim yerlerde masraflarımı ödüyorlardı, dönüşümde ‘sen ne kadar ucuzsun’ diyorlardı. Tabii ben beş yıldız otellerde kalmıyordum, aile yanında, pansiyonlarda kalıyordum. Sinagoglara gidiyordum. Italya’da bir çok reçetemi Ihtiyarlar Yurdunda yaptığım görüşmeler sonucunda derledim. Amacım halkın yemek alışkanlıklarını, geleneksel tadları keşfetmek ve okuyucuya/izleyiciye aktarmaktı. Güney Afrika’da Cape Town’da tanıştığım 90 yaşındaki Rodos’lu bir hanım yemekler hazırlamıştı, yemekten sonra Ispanyolca, Fransızca, Rumca şarkılar söylemeye başladı. Aşk şarkıları, ayrılık şarkıları, hepsi halen kulaklarımda çınlıyor. Çok özel bir andı!

Yıllar önce Istanbul’da davet edildiğim bir festivalde Sefarad yemeklerinden bahsetmiştim. Şimdi rahmetli olan Tuğrul Şavkay ‘biz bu yemekleri hiç tatmadık, bilmiyoruz’ dedi. Istanbul’daki Levi restoranı keşfetmek de çok etkilemişti beni; çufletikos, almodrote, rulos de berencena tatmıştım, hepsi çok lezzetliydi.

Madrid’de Hotel Wellington’da şef Jesus Santos’un degüstasyon menüsünü tadıyorduk. Şefin Yeni Bask Mutfağında Kastilya, Arap ve Yahudi esintileri hissediyordum. Yemek sonunda bizi selamlamaya geldiğinde converso(dönme) olduğunu ve tüm bu mutfakların kendi stilini etkilediğini anlattı.

Kitaplarımda Sefarad reçeteler daha yoğun. Bir ayrım yapmak amacında hiç olmadım ama Aşkenaz mutfağı daha ortak bir mutfak. Sefarad mutfağı ise ülkeye, şehre, kasabaya, aileye göre çok farklılık gösterir. Israilli bir eleştirmen kitabımla ilgili ‘Işte sonuçta Sefaradların öcü’ yorumunu yapmıştı!

Claudia Roden Paris’ten rüzgar gibi geldi geçti. Ardından paylaştığı özel anılar ve kendisine hayran bir dinleyici kitlesi bıraktı. Bir özel hanımefendiyle birlikte olmaktan büyük keyif aldım. Roden’e favori reçetelerinden birini sorduğumda ‘Portakalli Bademli Kek’ dedi ve tarifini verdi.



PORTAKALLI BADEMLI KEK

Kek için:
8 yumurta(sarısı beyazı ayrılmış)
200 gr şeker
2 portakal kabuğu rendesi
2 çay kaşığı tarçın
200 gr toz badem

Şurup için:
600 ml taze sıkılmış portakal suyu
200 gr şeker

Yumurta sarılarını şekerle güzelce karıştıralım, portakal kabuğu, tarçın ve bademleri ekleyelim. Yumurta beyazlarını katılaşıncaya dek çırpıp karışıma ekleyelim. 26 cm.lik kek kalıbını yağlayıp unlayalım, karışımı ekleyip 180°C’da ısıtılmış fırında 1 saat kadar pişirelim. Portakal suyunu şekerle kaynatalım. Kek ılınınca üstüne çatalla minik delikler açalım, derince bir tepsiye ters çevirip şurubu verelim. Bir gece kekin şurubu emmesini sağlayalım, ertesi gün servise sunalım.

19 Eylül 2013 Perşembe

Kültür mirasına sahip çık..!




Fransızlar unutmuyorlar. Tarih bilinçleri oldukça derin ve köklü. Her sokakta, her semtte, her binada kültür miraslarının izleri var, hem Paris’te hem tüm Fransa’da. O binada yaşayan bir yazarın, o kafede felsefe sohbetleri yapan bir filozofun, adı semtin parkına verilen bir ressamın, bir müzisyenin ayak izleri şehrin her köşesinde. Nazi işgali altında kamplara gönderilen çocukların anısına okul binalarına konulan plaketler dünün en canlı hatıraları.

Patrimoine Culturel (kültür mirası) Fransızlar için çok ama çok değerli. Halk tarihine sahip çıkıyor, yaşam ortamının kalitesine özen gösteriyor, detayların korunmasına katkıda bulunuyor. Şehrini, köyünü tutkuyla seviyor, gurur duyuyor.

Kanunlar da çok bağlayıcı. Öyle Seine nehri kıyısında sıra sıra kafeymiş, restoranmış, otoparkmış kondurmuyorlar. Şehrin binalarının dış cepheleri belli aralıklarla mutlaka boyanıp yenilenmek zorunda. Tarihi eserlere çivi çakmak bile izne tabi, öyle istediğiniz yere kat çıkamaz, balkonları kapatamazsınız. Evinize pancur ya da tente takacaksanız bile izin almanız ve sadece izin verilen tipte/renkte bir ekleme yapmanız mümkün. Paris’te korunması gereken bir mimari var, şehrin tarihi özellikleri var. Kurallar bir düzen, bir sistem oluşturmakta. Bununla beraber Paris yöneticileri şehrin asla bir müze şehir olmasından yana değiller, amaçları ve girişimleri Paris’in ruhunu korurken aynı zamanda günümüz gelişimine ayak uydurmasını da sağlamak. Bu kapsamda her eylül ayında ülke genelinde ‘Les Journées du Patrimoine’ (Kültür Mirası Günleri) adı altında coşkulu bir festival kutlanıyor. (Fransa’nın önderliğinda başlatılan Avrupa Miras Günlerinde 50 civarında ülkede, nadiren açılan binlerce tarihi ve kültürel alana ücretsiz girişten faydalanılabiliyor.)

Geçen haftasonu festivalin 30. yılında tüm Fransa mirasıyla tekrar buluştu. ‘1913-2013: 100 ans de protection’ temasıyla 1913 yılında kabul edilen Kültür Mirasını Koruma Yasasının da 100. yılı kutlandı. Iki gün boyunca bir alanın, parkın, binanın, eserin korunması, tarihi değerinin anlaşılması, gelecek nesillere aktarılması için verilen zorlu mücadeleyi anlatan turlar, sergiler, konferanslar düzenlendi. Sadece Paris’te 817 mekan ziyaretçilerine kapılarını ücretsiz açtı. Senato, Millet Meclisi, Cumhurbaşkanlığı Konutu, Başbakanlık ve tüm Bakanlıklar, Paris Belediyesi, Konsolosluklar önünde saatlerce süren kuyruklar oluştu, çoluk-çocuk ailecek ziyaretçiler beklemekten sıkılmadı, gocunmadı. Sorbonne gibi önemli üniversitelerden tutun Lido gibi kabare dünyasının kulislerine, tarihi restoranlardan tiyatrolara yüzlerce mekan festivale coşkuyla katıldı. Çalışanıyla, derneğiyle, gönüllüsüyle, ziyaretçisiyle, turistiyle tüm katılımcılar bu 2 günlük festivalin başarısına keyifle katkıda bulundu.

Insanın sahip olduğu geçmişi ve tarihi ile gurur duyması kendine verdiği değerin de bir göstergesi... Fransa’nın en küçücük yerleşim biriminde bile her tür ekipmana sahip turizm ofisleri kurulması, yörelerinde ziyaret edilebilecek yerlerle ilgili broşürler bastırmaları, her köyün, kasabanın bayramı, fuarı, festivali olması, üreticilerin el üstünde tutulması, haftasonu pazar meydanlarında ürünlerini gururla sergilemeleri görülmeye değer. Çilek festivali, kiraz bayramı, hayvan yarışmaları, turnuvalar, bağ bozumu etkinliklerine tüm köy ve çevre yerleşimlerin katılması, haftasonları mutlaka visite guidée (rehber eşliğinde geziler) düzenlemeleri, turizm sektöründe bir çok bénévole (gönüllü) çalışması, sahip oldukları tarihe ve coğrafyaya ne kadar önem verdiklerini ve bölgelerini ziyarete gelenlerle paylaşmaktan ne büyük haz aldıklarının açıkça göstergesi.

Patrimoine sadece tarihi binalar değil. ‘Les Plus Beaux Villages de France’ (Fransa’nın En Güzel Kasabaları)’na ne dersiniz? Ilk gördüğümde çoğul kısmını atladığımdan ‘Fransa’nın en güzel kasabası’ diye heyecanlanmıştım. Acaba hangi kritere göre diye sorgulamaya başlıyordum ki gezimiz sırasında bir kaç kez daha rastlayınca tek olmadığını anladım. Collonges-la-Rouge kasabasının belediye başkanı Charles Ceyrac’ın girişimi ile 1962’de kurulan dernek kısa zamanda 157 kasabaya bu unvanı uygun görür. Bu listeye dahil olmak için 2.000 kişiyi aşmayan yerleşimlerin en az iki korunan ve ülke mirasına kayıtlı özel yere sahip olması gerekiyor. Bu bir kilise veya şato olabilir, özel bir manzara olabilir, gastronomi, şarap, konyak olabilir, bir kelebek bahçesi, bir tirbüşon müzesi gibi orijinallikler de olabilir. Kriterler çerçevesinde komite değerlendirmeleri sonucunda ulaşılan bu unvan, kasabalara mirasını koruma, değerini tanıtma ve turizmde artı bir değer katma imkanı veriyor.

Villes et Villages Fleuries’ (Çiçeklendirilmiş Şehir ve Kasabalar)da 1959’da Turizm ve Ziraat Bakanlıklarının başlattığı ‘Fransa’yı Çiçeklendirme’ çalışmaları kapsamında halkla elele çalışılmış. Her iki yılda bir yapılan bu yarışmada başvurular nüfusu 500 kişi üstünde olan kasaba/şehirler arasında yapılır. En yüksek değerin 4 çiçek kazanmak olduğu yarışmada 222 şehir/kasaba bu başarıyı elde etmiş. Değerlendirme kriterleri şehrin ağaç ve çiçeklendirilmesinin yanısıra temizliği, binaların bakımı, çevreye saygı, ekolojik denge, belediyesinin çabaları ve halkın katılımını göz önüne alır. Fransızlar evlerinin bahçelerini, balkonlarını, pencere kenarlarını süsleme konusunda birbiriyle yarışmakta ve muhteşem güzel görüntüler oluşmakta. Girişte bir tabelayla ödüllendirilen kasaba, bölgenin yaşam kalitesini ve popülaritesini de arttıran bir unvana sahip olmakta.

Yıllar önce yolum Kayseri’ye düştüğünde mantı yemek istediğimde ‘restoranlarda mantı pek bulamazsınız, ancak evlerde yapılıyor, ama güzel kebabçılarımız var’ yanıtını aldığımda yaşadığım hayal kırıklığının ardından arabasına bindiğim taksi şöförüne ‘Erciyes’e gitmeden bir kaç saatim var, şehrinizin görülecek yerlerini gezdirebilir misiniz’ dediğimde halen kulaklarımda çınlayan ‘abla, bu şehirde ne var ki, sen kafa mı buluyorsun benimle?’ sözleri eklenince başka ne söylesem? Belki ben doğru insanlara rastlamadım diye avutmaya çalışmıştım kendimi…. Bugün sahip olup yararlandığımız geçmişten bize aktarılan, bizim de gelecek nesillere aktarmamız gereken tarihi, kültürel, mimari, artistik, gastronomik (örnekler çoğaltılabilir) mirasın gerçek değerini ve önemini bilememek ne büyük bir kayıptır ve de ayıptır oysa...