27 Mayıs 2013 Pazartesi

Öyle Bir Ülke Düşünün Ki…

Öyle bir ülke düşünün ki doğa cömert davranmış, yeşil, mavi, dağ, deniz, orman, göl, nehir, hepsi mevcut.

Öyle bir ülke düşünün ki 224 yıl önce dünyanın en önemli devrimlerinden birini yapmış.

Öyle bir ülke düşünün ki tüm dünyanın tanıdığı yazarları, şairleri, ressamları, heykeltraşları, düşünürleri, felsefecileri, sinemacıları, şarkıcıları, sporcuları var.
Öyle bir ülke düşünün ki kurumsallaşmış yüzlerce yıllık  restaurantları, cafeleri, dünya markaları ile tanınıyor.
Öyle bir ülke düşünün ki politikacının bir yalanı ortaya çıktığında affedilmiyor. Bütçe Bakanı Isviçre’de beyan etmediği saklı hesapları bulunduğu an istifa etmek zorunda kaldı. Ülkenin Hahambaşısı da, eğitimiyle ilgili yalan beyanı ve yayınlanan son kitabında başka yazarlardan kopya çektiği ortaya çıkınca görevinden ayrıldı.

Öyle bir ülke düşünün ki sosyal adalet öylesine ince işliyor ki örneğin anne çalışıyorsa ya da alt gelir grubundaysa kreşte çocuğuna öncelik veriliyor, ödediği ücret maaşıyla orantılı oluyor.
Öyle bir ülke düşünün ki bir askeri şehit düştüğünde ya da bir vatandaşı kaçırıldığında en üst düzeyde (cumhurbaşkanı) sahip çıkılıyor ve siyasi farklılıklara bakılmaksızın tek bir yürek olunuyor.
Öyle bir ülke düşünün ki politikacılarıyla hakarete varan düzeyde alay edebiliyor. TF1 kanalında her akşam bir mizahçı cumhurbaşkanını, başbakanı, bakanları öylesine ti’ye alabiliyor ki kimi başka ülkelerde olsa mazallah!

Öyle bir ülke düşünün ki yurdun dört bir yanı, neredeyse en ufak köyüne kadar demir ağlarla çevrilmiş, ulaşımın kesintisiz işlediği bir tren sistemi kurulmuş.

Öyle bir ülke düşünün ki nüfusunun %11’i göçmen kökenli ve her yıl 200.000 göçmene daha kapılarını açıyor.

Öyle bir ülke düşünün ki farklı etnik, dinsel, yöresel kökenlere rağmen lisanlarına sahip çıkıyorlar.

Öyle bir ülke düşünün ki acil servise gelen hasta, ülke vatandaşı olsun olmasın, sosyal güvenlik sistemine bağlı olsun olmasın, ülkeye yasadışı yollardan girmiş/kaçak yaşıyor olsun sağlık hizmetlerinden tek bir kuruş ödemeden yararlanabiliyor.

Öyle bir ülke düşünün ki doktor reçetesiyle hasta masaja, spa’ya gidebiliyor!

Öyle bir ülke düşünün ki çocuklara ufacık yaştan sorumlulukları öğretiliyor. Çoğu üniversite öğrencisinin ayakları yere sağlam basıyor, genç yaşta ülkenin ekonomik, politik, sosyal tüm sorunlarıyla yakından ilgileniyorlar.

Öyle bir ülke düşünün ki okulların ve üniversitelerin çoğu yüksek kalitede eğitim veren devlet okulu.

Öyle bir ülke düşünün ki kaçak göçmenlerin çocukları bile yaşları geldiğinde okula kabul ediliyor, her çocuk gibi okuma hakkına sahip oluyor.

Öyle bir ülke düşünün ki ailenin gelir düzeyi ne olursa olsun çocuğunu golf oynamaya,  tenis kursuna bedava gönderebiliyor.

Öyle bir ülke düşünün ki çocuklar ilkokula yürüyerek gidiyor, ev-okul arası mesafe 10 dakikayı geçmiyor.

Öyle bir ülke düşünün ki hantal bürokrasiye rağmen vatandaşın sözüne itibar ediliyor, halen naifçe resmi dairelerde ‘şerefim üzerine yemin ediyorum’ beyanları kabul ediliyor.

Öyle bir ülke düşünün ki haftada 35 saat çalışıyor. Yıllık ücretli izin ortalama 8 hafta, kıdemliyse daha fazla! Beş hafta üstüste izin almaya işveren de müdür de karışamıyor.

Öyle bir ülke düşünün ki mutfakları UNESCO kültür mirası kapsamına alınmış, mutfak şeflerine sinema yıldızları gibi değer veriliyor- hem de 200 yıldan beri!

Öyle bir ülke düşünün ki ‘terroir’a gönül vermiş tutkulu insanların ürettiği 350’nin üzerinde peynir, onlarca çeşit şarap var. Çoğu koruma altına alınarak tescillenmiş.

Öyle bir ülke düşünün ki kaliteli bir şarap için 10 eurodan fazla para harcamaya gerek yok.

Öyle bir ülke düşünün ki kiracıları korumak amacıyla ‘la trêve kanunu var. Mal sahiplerinin kiracıları, bir kuruş kira ödemiyorlarsa bile, kış ortasında mağdur olmasınlar diye, ekim ila mart ayları arasında tahliye etmeleri kanunen yasak.
Öyle bir ülke düşünün ki sivil toplum kuruluşları oldukça güçlü ve herşey devletten beklenmiyor.
Öyle bir ülke düşünün ki sokakta yaşayanları tek tek toplayıp sıcak bir kap yemek ve yatacak yer bulunan merkezlere götüren gönüllü ordusu var. Itfaiye teşkilatının %80’i de gönüllülerden oluşuyor!

Öyle bir ülke düşünün ki sanatçıya değer veriliyor. Sokak ve meydanlara adları veriliyor. Müzisyen Elliott Murphy anlatıyor: ‘Bu şehir bana özgürlüğü tattırdı. Amerika’da müzisyen olduğumu söylediğimde ‘hayatını nasıl kazanıyorsun?’ diye sorarlar. Burada ‘Ne tür müzik yapıyorsun?’ diyorlar’

Öyle bir ülke düşünün ki kültüre öyle düşkün ki her açılan yeni sergiye saatlerce sıra beklemekten gocunmayan binlerce ziyaretçi geliyor. Üstelik işsiz vatandaşına müze/sergi girişleri indirimli hatta ücretsiz!

Öyle bir ülke düşünün ki halkın ¾’ü her gün kitap okuyor.

Öyle bir ülke düşünün ki 56 Nobel ödüllü vatandaşı var.

Öyle bir ülke düşünün ki 140 tane devlet konservatuarı var.

Öyle bir ülke düşünün ki parketaşlı daracık sokaklar, alımlı kasabalar, kiremit çatılı taş evlerle bozulmamış ortaçağ köy ve kentleri ile dolu olsun. En küçücük kasaba/köyün bile turizm ofisi, haftasonu rehberli gezi programları olsun.

Öyle bir ülke düşünün ki mimarisini olabildiğince muhafaza etmeyi başarmış, eski binaları yıkıp AVM yapmamış.

Öyle bir ülke düşünün ki onlarca milletten insan farklı kök, din, cinsel tercih, hepsi birlikte yaşamayı becerebiliyor. Sorunlar yok mu? Çok var ama birlikte yaşama kültürü gelişmiş. Kimse kimsenin dini görüşüne, yaşam biçimine, giyim tarzına, cinsel eğilimine karışmıyor.
Öyle bir ülke düşünün ki çöpçüden ev temizlikçisine, sokaktaki dilenciden suçüstü yakalanan hırsıza, mahkumdan tecavüzcüye ‘beyefendi/hanımefendi’ diye hitap ediliyor.
Öyle bir ülke düşünün ki eşçinsel evliliğe ve bu evliklerde evlat edinmeye izin veriyor.

Öyle bir ülke düşünün ki hayvan haklarına verilen değer en az insana saygı seviyesinde… öyle ki sadece hayvanların defnedildiği özel mezarlık bile var!

Öyle bir ülke düşünün ki 1 Mayıs Işçi Bayramında binlercesi biraraya gelip barışçıl yürüyüşler, protestolar yapabiliyor. Çıkan kanunlara, değişikliklere karşı olduklarında tepkilerini gösterebiliyor. Marsilya’da yeni pantalonlarının rengini beğenmeyen otobüs şöförleri iş bırakabiliyor!

Öyle bir ülke düşünün ki kadınlar bedenleriyle ilgili her tür kararı özgürce verebiliyor, istedikleri renk ruj sürebiliyor.

Bu ayki yazımı geçen aykini ‘karamsar’ bulan tüm okuyucularıma ithaf ediyorum. Kıssadan hisse ‘Mutsuz Insanlar Ülkesinde’* güzel şeyler de oluyor!


19 Nisan 2013 Cuma

Mutsuz Insanlar Ülkesi

courtesy of Brett Petrillo


Fransa’da karanlık bir atmosfer hakim. Sadece uzun, soğuk ve güneşe hasret bir kış geçirdiğimizden değil. Bütçe Bakanı Cahuzac’ın Isviçre bankalarındaki gizli hesaplarının ortaya çıkmasıyla patlak veren skandal, muhalefetin hükümetin istifası için baskıları, Cumhurbaşkanının ‘Hükümette Şeffaflık ve Moral Harekat’ına rağmen sondajlarda rekor düzeyde düşük popülaritesi, artan işsizlik, sıfır büyüme, bütçe açığı, yüksek vergiler nedeniyle ülkeden kaçan zenginler… Fransızlar bitkin, kızgın, suskun, umutsuz…

Bu ağır atmosfer içinde geçen ay The Guardian’da çıkan bir makalede Fransız halkına karamsar olmanın doğuştan öğretildiği iddia ediliyor. Paris School of Economics’den Prof. Claudia Senik tarafından yapılan araştırmada Fransızların kendi kültürleri kanalı ile mutsuz olmayı öğrendiklerinin altı çiziliyor. Bir zamanlar ‘joie de vivre’yle ünlü bu ülkede yaşam standartları ne olursa olsun insanların yetiştirilme tarzlarında kasvet var. Bardağın yarısını hep boş gören ulusal karakter yapısı Fransızları hayatta önce olumsuza odaklaştırıyor. Şikayet etmenin ‘milli bir spor’ olduğu bu ülkede mutsuz insanlar ne kendilerini ne başkalarını sevmiyorlar. Neden mi? Senik’e göre ülkenin genel zenginliği vatandaşlarının mutlu olmasına yetmiyor. Bu tarzın eğitimde, sosyal alanlarda ve gençlik döneminde öğrenildiğini savunuyor.

Gelin Fransa’ya dışarıdan bir bakalım: Dünyanın en iyi yaşam standartlarına sahip ülkelerinden biri. Oturmuş bir sosyal güvenlik ve sosyal adalet sistemi mevcut. Her vatandaşın eşit yararlanabileceği sağlık hizmetleri, devlet okulları ve üniversiteleri var. 35 saat çalışma yasası ile kullanabileceklerinin çok üstünde ücretli izinleri var. Iyi yemek, kaliteli şarap, uzun öğle tatilleri… Filmlerde romantik portrelenen bir Fransa! Üstelik seksi ‘French lover’

Italyan gazeteci Francesca bakın ne diyor: ‘Avrupa’da seks hayatlarından en az tatmin olan millet Fransızlar. Erkekleri romantik, çekici, baştan çıkartıcı mı? Biz Italyanlar için modası geçmiş bir efsane bu… Annemlerin nesli için belki-Belmando, Delon… Fransızlar kadın-erkek eşitliğinde kazandıklarını baştan çıkartma konusunda kaybettiler. Fransız aşık çoktan  tarih oldu!’

Fransa bir gül bahçesi değil. Ülkede 3,2 milyon işsiz var, gençlerde işsizlik oranı %25. Masterlı, doktoralı gençlerin büyük çoğunluğu stajyerliğin ötesine geçemiyor. Binlerce insan SMIC yani asgari ücretle yaşamaya çalışıyor. 50 yaş üstü çalışanların işlerine son verildiği anda tekar iş bulma imkanları neredeyse sıfır. Maaşlarıyla geçinemeyen emekliler kayıtdışı ek işlerle hayatlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Bir MR çektirmek için en az bir ay sıra beklemek, bir biyopsi sonucunu öğrenmek için beş hafta sabretmek gerekiyor. Numarasız sinema biletleri nedeniyle yağmurda/karda sokakta sıra beklemek, havalandırması olmayan, derme çatma salonlarda tiyatro izlemek… 12 gün boyunca teslim edilemeyen FedEx kuryesi, işte bunların hepsi Fransa’da oluyor!

2 saatlik şaraplı öğle molaları artık sadece La Fontaine masalları etkisi yapıyor. Yarım saat içinde ‘fast food’la besleniyor ortalama Fransız… Yeme-içmede son 20 yılda oldukça düşen kalite… Brasserie’lerde hep aynı ‘yorgun’ steak-frites, çikolata mus, orta/düşük kaliteli sofra şarabı, çoğu da Metro Marketlerden sofraya gelen hazır/dondurulmuş gıdalar… Üstelik serviste ufak bir gülümsemeyi bile reddeden suratsız, bıkkın garsonlar…

Ya okul sistemleri? Çocuklara uslu oturmaları, ders dinlemeleri, ses çıkartmamaları öğretiliyor. Kendilerini ifade etmeleri, fikir üretmeleri desteklenmiyor. ‘Sözde’ Ingilizce öğreniyorlar-sokakta bir şey sorulduğunda hata yapma korkusuyla yanıt vermekten çekiniyorlar. Gençlerin gelecekle ilgili beklentileri hep karanlık, kendi nesillerinin bir gün emekli olabileceklerine bile inanmıyorlar. Yine gençlerde, trafik kazalarının ardından ikinci ölüm nedeni intihar. Avrupa’da en çok antidepresan kullanan millet Fransızlar. En yüksek boşanma oranlarından biri de yine bu ülkede...

Fransa’nın dünyanın en güzel ülkelerinden biri olduğu, doğanın cömert davrandığı, inanılmaz köklü tarih, sanat, kültür ve edebiyat geçmişleri malum. Dünya tarihinin en önemli devrimlerinden birine imza atan bir milletin torunları gelin görün ki bugün genel bir ilham eksikliği, hantal bir yapı altında ezilip kalmış. Belki de sürekli pompalanan ‘Çok çalışıp ne yapacaksın? Kazancının çoğunu vergi olarak ödeyeceksin. Başını eğ, orta halli bir hayatı kabullen.’ mantığı gençlerde bile hakim.

Ya Fransa’ya göçeden yabancılar? Ilk başta mutluyken Fransa’da kalış süreleri uzadıkça ve topluma entegre oldukça mutluluk seviyeleri düşmekte! Hiç şaşmamak lazım. Geçen gün saat 18:30’daki randevuma 40 dakika önce vardım ve feçi bir yağmur/soğuk var. Randevu mekanının yanında bir Japon restoranının kapısında büyük puntolarla ‘Restaurant-Bar-Salon de thé’ yazıyor (Restoran, Bar ve Çay Salonu) Şöyle sıcak bir yeşil çay içsem, içim ısınsa deyip içeri girdim. Mekan bomboş, kapının yanındaki minicik barda iki Japon muhabbet ediyor. Çay içmek istediğimi söylediğimde masalara oturamayacağımı, akşam servisi için hazırladıklarını, istersem barda ayakta çay içebileceğimi söylediler. Sevgili Japon, nerede kaldı senin Japon adetlerin? Geleneksel çay sermonin? Eksi derecede kapının dibinde buz gibi barda ayakta çay içmemin ne anlamı var? Eğer saat 18’de çay servis etmeyeceksen niye vitrinine çay salonuyum diye yazıyorsun? Bunları düşüne düşüne arkama bakmadan kaçtım. Ne yazık ki bu ülkeye yerleşen yabancı da mutsuzluk kültüründen payına düşeni alıyor, Fransızlaşıp öz değerlerini kaybediyor.

Son ayların en büyük tartışmalarından biri de okul saatleri. Fransa’da çocuklar haftada 4 gün okula gidiyorlar, çarşamba günleri tatil. Yeni Eğitim Bakanı ‘Avrupa’ya uygun olarak  çocuklarımız yarım gün daha fazla okula gidecek’ diyor ama kanun çıkartılamıyor/ uygulanamıyor. Fransız sürekli şikayet eder ama sistemi bir virgül değişsin de istemez. Ne yapar? Sokağa dökülür. Öğretmenler grevde, anne-babalar sokakta, bütün okul yöneticileri, belediye çalışanları protestoda… Neymiş, şimdi bu ekstra yarım gün için öğretmen eksikliği var, okul temizlikçilerinden kantinlere, servisten güvenliğe herşeyin yeniden organize edilmesi gerekiyor. Büyük dram! Çıkan protestolar sonucunda hükümet geri adım atıyor ve kararı departmanlara bırakıyor. Her departman kendi altyapısına göre bu yarım günün çarşamba mı cumartesi mi olacağına karar verecek. Bu da yetmedi. 2014’de mi yoksa 2015’de mi uygulamaya koyacağını kararlaştıracak. Son yıllarda Türkiye’de sürekli değişen  okul/üniversite sistemleriyle kıyaslayın. Başka söze gerek var mı?

Senik'in araştırmasını Fransa’nın önlenemez çöküşünün ispatı diye değerlendirenler bile var. Yazı çok mu karanlık geldi? Boşverin. Başka bir yazımda olumlu yönlerinden de bahsederim. Bulursam tabii...!!

22 Mart 2013 Cuma

Lisanıma Sakın Dokunma!




Fransız halkının yaşamında Fransızcanın önemini anlamayabilmek için  edebiyatçılarından sokaklarına, şairlerinden Akademi’lerine küçük bir ‘lisan’ gezintisi yapalım bu ay Paris Esintisi’nde...

Fransa’ya yaşamaya/çalışmaya gelen ve Fransızca bilmeyenlerin işi epey zor. Bundan 20 yıl önce yolunuzu kaybedip de tarif sorduğunuzda omuzlarını kaldırıp ‘turist ofisi’ olmadığı söyleyen Fransızlara artık pek rastlanmıyorsa da bu ülkede lisan çok önemli. Mükemmel konuşmasanız da biraz derdinizi anlatmaya çalışmanız Fransızların lisanlarına saygı göstermek diye kabul ediliyor, hemen davranışları farklılaşıyor. Özellikle ‘sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim ama…’ ile başlayan cümlelerle istediğinizi elde etmeniz çok yüksek ihtimal…

Fransız Devrimi ertesinde ülkede Fransızca resmi dil kabul edilir. O döneme dek Parislilerin konuştuğu Fransızca’yı Paris dışındakiler anlamaz, kendi bölgelerinin yöresel lisanlarını konuşurlardı. Bretonne, Provençal, Basque, Alsace, Flaman veya Occitan dilleri gibi… Bu dillerin ‘neredeyse yok olmasından’ pişmanlık duysalar da fransızcayı iyi konuşmak ve çocuklarına doğru öğretmek Fransızlar için daha önemli. 1919 yılında imzalanan Versailles Antlaşmasına dek fransızca dünyada tek diplomatik lisan olarak kabul edilirken, o tarihte Amerikalılar anlaşmanın fransızcanın yanısıra ingilizce de yazılmasını şart koşarlar. Fransızlar için ne büyük bir hüsran..!

Lisanlarını öyle çok seviyor ve değer veriyorlar ki korunması da Fransızlar için çok önemli çünkü tarih, kültür ve medeniyetlerinin lisan etrafında birleştiğine inanıyorlar. Fransa anayasasının ikinci maddesi ‘la langue de la République est le français’ (cumhuriyetin lisanı fransızcadır) der. Hiç bir yöresel ve azınlık lisanını resmi lisan olarak kabul etmeyen Fransa 2008 yılında ‘Les langues régionales appartiennent au patrimoine de la France’ maddesi ile yöresel lisanların, Fransız kültür mirasına ait olduğunu belirtmiştir.

Fransızlar çok okuyan bir toplum. Fransa’da satılan kültürel malzemenin %50’si  kitap! Nüfusun ¾’ü hergün en az bir saat kitap okuyor, yılda ortalama 10 kitap satın alıyor, her evde ortalama 156 kitaplık bir kütüphane var. Sabah işe giderken tren ve metrolarda günlük gazetelerini okumayan azdır, hele çantalarından çıkardıkları ansiklopedi boyunda kocaman kitapları taşımaktan gocunmamalarına şapka çıkartılır. ‘18 yaşına gelmiş 800.000 gence bir yıl boyunca istedikleri gazeteye abonelik bedava’ haberini dinlediğimde bravo demiştim!

Fransızlar edebiyatları ve edebiyatçılarına da çok değer veriyorlar. Geleneksel pazar öğle yemeği muhabbetlerinde Moliere, Hugo, Balzac, Voltaire, Sartre, Proust, Baudelaire konuşulur, tartışılır. Yazarlık da oldukça prestijli bir meslek. Adlarını sokak ve meydanlara veriyor, heykellerini dikiyorlar. Sadece Paris’te 400’den fazla sokak adı yazarlara ait. Zaten şehir edebiyatla içiçe yaşamış hayatı boyunca… Günümüzde de şehrin her köşesinde yazarların ayak izlerine rastlayabilir, halka açık yazar evleri müzelerini gezebilirsiniz.

Şiiri de es geçmeyelim. Her yıl mart ayında Le Printemps des Poètes’(Şairlerin Ilkbaharı) etkinliği kapsamında ilkbaharı şiirlerle karşılıyorlar. Her yıl bir tema çerçevesinde (bu yıl Şairlerin Sesi) meydanlarda, kütüphanelerde, tiyatrolarda, kitapçılarda, okullarda, hastanelerde, hapishanelerde, bistrolarda, plajlarda, metrolarda binlerce aktivite düzenleniyor.

Her yıl içimi kıpır kıpır eden bir açılış da Kitap Fuarı. Mart ayında kapılarını kitapseverlere açan ‘Paris’in bu en büyük kitapçısı’ beş gün boyunca ülkenin dört bir yanından gelen ziyaretçilerle dolup taşar. Gençlerin kitap dışında başka alanlara kayan ilgilerinin, ekonomik konjektürün, yeni teknolojilerin rekabetinin verdiği endişeye rağmen yazarlar kitapsever hayranlarıyla buluşur. Sonbahar ve yılbaşı olmak üzere yılda iki kez “Rentrées Littéraires” (Edebiyat Girişi) gerçekleşir, bu dönemler yeni kitapların geniş bir şekilde lanse edildiği dönemlerdir. Sektörün rakamları başdöndürücü: Yıllık 60,000 yeni kitap, 490 milyon satış, 5 milyar euro ciro!
   
Yeni edebiyatçıları desteklemek amacıyla da her yıl Le Grand Prix de l’Académie Française, Prix Goncourt, Prix Renaudot, Prix de Fémina, Prix Médicis, L’Interallié gibi önemli edebiyat ödülleri için yarışmalar düzenlenir. Yarışma sonuçları hem yazara hem yayıncı şirkete prestij kazandırır. Maddi geliri de hiç yabana atılmaz; Goncourt yarışması birincilerinin kendilerine birer daire satın aldıklarından bahsedilir!

Ya kitapçı dükkanları? Hele belli konularda uzmanlaşmış- tiyatro, sanat, gastronomi, turizm, mimari gibi dükkanlar ne güzel örnekler... Kütüphaneler? Sadece Paris’de altmışın üstünde belediye kütüphanesi mevcut. Çoğunluğuna giriş serbest ve ücretsiz. Bu kütüphanelerden Parisliler yılda ortalama 12 milyon döküman ödünç alıyorlar. 4.200 m2 alana yayılan 140.000 dökümana sahip Médiathèque Marguerite Duras dudak uçuklatıcı. Araştırmacı ve yazarların sıklıkla ziyaret ettiği polisiye roman, film, espiyon edebiyatı, kriminoloji eserleriyle Avrupa’da tek Bibliothèque des littératures policières (BiLiPo). Yabancı araştırmacı ve tarihçilerin vazgeçilmezi Bibliothèque Martial Lapeyre. Sinema severlerin favorisi sinema, televizyon, video üzerine Bibliothèque François Truffaut...
Fransa’nın en eski kurumlarından Académie Française (Fransız Akademisi)’den biraz bahsetmeden geçmeyelim. Akademinin Seine nehri kıyısındaki gözalıcı altın kubbeli binası, üyelerinin yeşil-dore kıyafetleri ve altın kılıçları çok etkileyici. Akademi, yaşam boyu seçilen 40 Immortels (40 Ölümsüz)den oluşur. Ancak bir üye öldüğünde yerine yenisi seçilir, hem de uzun süreli çalışma gerektirir seçilmek... 1643’de Kardinal Richelieu tarafından kurulan bu enstitünün ilk amacı lisanın kurallarını belirleyip iyi bir Fransızca sözlük oluşturmak ve lisanın gelişimini takip edip kalitesini korumaktı. Ilk sözlük 1694’de basılır. O gün bu gündür Fransızcaya girecek her kelimenin bu akademi tarafından onaylanması gerekir. Akademi yabancı kelimelerin Fransızcayı istila etmesini engellemeye, Fransızca karşılıklarını oluşturmaya ve lisanı öz şekliyle korumaya çalışmaktaysa da bu tutucu tutum günlük hayatta pek kabul görmemekte. Fransız halkı lisanına çok tutkun olsa da globalleşmeye engel olunamamakta. Örnek mi? Timing, management, meeting, open space, boss, feedback, fashion, people, shopping gibi onlarca Ingilizce kelime günlük konuşma lisanında yerlerini çoktan aldılar bile….

5 Şubat 2013 Salı

Gurbet

Cok guzel bir yazi dustu e-mailime gecen hafta, arkadasim Ercan gondermis, ona da bir yerlerden ulasmis. Yazinin sonunda Fevzi Caglarsu imzasi var. Gurbetci dostlarima atfediyorum. 

Ciddi istir gurbet, sakaya gelmez.

Uzaktan toz pembe gorunur.

Yasamayan bilmez.

Iki yuzlu olduk buralarda biz biraz.

Sokakta bize gelen gecen "Hi, how are you?" diyerek selam verince sasirdik onceleri, "nerden taniyor beni bu yahu" dedik.

Sonra "ne yapmaciklar" diye elestirdik ama Turkiye'ye donunce "nedir bu insanlarin surati, bir merhaba deseler dillerine mi yapisir?" demeyi ihmal etmedik.

"Isimlerimizi soylerken katlediyor Amerikalilar" diye dem vurduk; ama
senelerdir bir Iowa diyemedik dogru durust; one, van, won'a donduremedik bir turlu dilimizi.

"Anam babam, buralar cok medeni, uygarlik baska seymis" diye telefonlara sarildik onceleri; sonra Gandhi'nin "What do you think of Western civilization?" sorusuna verdigi cevap geldi aklimiza, oturduk agladik.

"Benden gayri dursun Yunanli" dedik senelerce; sonra uzo'ya sarildik raki bulamadigimiz aksamlarda.

"Burada bize ikinci sinif insan muamelesi yapiyorlar" diye sikayet ettik, sonra aklimiza geride biraktigimiz, kendi memleketinde 2. hatta 3. sinif
muamelesi goren insanlarimiz geldi, sustuk.

Es dost dugununde "hadi kizim kalk biraz oyna" diyen annelerimizi "ben mi, hayatta!" diye tersledik; sonra New York barlarinda masalara cikip gobek attik.

"Tuketici haklari super burda" dedik; sonra kullandik, kullandik, geri verdik aldiklarimizi.

Turkiye'deyken, caldigi yerden kosarcasina kactik; burada ise kadehleri
kurunca sofraya "koy bir Ibo, bir Muzeyyen abla" dedik, demekle kalmadik hatta hepsini ezberleyip meze yaptik rakilarimiza.

"Amerikalilar kor cahil, dunyadan haberleri yok" diye dalga gectik, ama
bize "sizler Ermenileri katletmisiniz" denince, "yok biz onlari oldurmedik, onlar goc yolunda olduler"den baska bir sey diyemedik.

Saglik sigortasinin pahaliligindan yakindik durmadan,belese getirmenin
yollarini aradik, ama basimiza bir is gelse, 911'i arayabilmenin, acilden
geri cevrilmeyecegimizi bilmenin rahatligiyla koyduk basimizi yastiga
geceleri.

Ingilizce'yi sardik dilimize, kinandik aralara serpistirdigimiz ingilizce kelime ve deyimler yuzunden; agiz dolusu Turkce kufurler savurduk futursuzca, sanki bu memleketteki tek Turk bizmisiz gibi, rezil olduk zaman zaman; agzimiza gozumuze bulastirdik hepsini.

Hepimiz baska umutlarla geldik buralara. Kimimiz dar atti kendini okyanusun bu yakasina, kimimiz ayaklarini suruye suruye indi JFKye.

Hep OZLEDIK. Hem de Alex'in Lyon'u, Vi'nin Pekin'i, Kavita'nin Bombay'i ozlediginden bir farkli ozledik nedense.

Kimimiz ince belli bardakta turistik Rize cayinin hasretini cekti, kimimiz
anasinin dizinin, kimimiz Kas'in Arnavut kaldirimli yollarinin.

Kimimiz dondurulmus simit tasidi valizinde, kimimiz dolmalik biber- burdakiler kafam kadar, doldur doldur bitmiyor diyerekten.

En cok da Istanbul'u ozledik. Raki-balik girdi nice geceler ruyalarimiza.

Erie golune, Atlas Okyanusuna, Meksika Korfezine donduk yuzumuzu, kapattik gozlerimizi, Kadikoy-Karakoy vapurunda Bogaz ruzgari yaliyor suratimizi diye hayal kurduk.

"Deli misin, n'apcaksin donup, millet kapagi oraya atmaya calisiyor"
azarlariyla anamizin babamizin "kizim yetmedi mi artik?" sitemleri arasinda bir gidip bir geldik gidip-kalma planlari arasinda.

Can Dundar'in dedigi gibi hep ufak bir isik gormek icin baktik Turkiye'ye.

Kimimiz gordu, ilk ucaga atladi. Kimimiz umudunu hepten kesti.