25 Haziran 2012 Pazartesi

Kahve Keyfi Tarihe mi Karişiyor?



Bir yıl içinde Fransa’da 2.000 café kapılarını kapattı. Son 40 yıl içinde café’lerin 4/5’i tarihe karıştı. 1910’larda 510.000, 1960’larda 200.000 civarındaki café sayısı bugün 35.000’e düştü ve hergün ortalama 2 café kapanmaya devam ediyor. Rakamlar neredeyse sürrealist. Peki neden?

France2 televizyonunun ünlü programı Envoyé Spécial’den gazeteci Laurent Hakim Fransız sosyal sembollerinden önemli biri olan caféler üzerine bir araştırmaya yapmaya karar verdiğinde 18 gün boyunca Fransa’yı gezer, bu yaşam ve paylaşım alanlarının yavaş yavaş yokoluşuna tanık olur. Bu gelişimin nedenlerini kırsal bölgelerden nüfus göçü, kentleşme, teknolojik gelişmelerin hayat tarzını değiştirmesi, işyerlerinde cafélerin yerini makinelere bırakması, üstüste gelen kanunların hem tütün hem alkol tüketimini azaltması olarak özetliyor. Son yıllarda artan bobo-branché’ mekanların bir Paris trendi olduğunun altını çizen Hakim, başkentin Fransa genelinin gerçeğini yansıtmadığını belirtiyor. Kırsal alanda okul, eczane, fırın ne kadar önemliyse halk forumu görevini üstlenen cafélerin (üstelik çoğu gazete, sigara,  posta hizmetleri, toplu taşıma bilet satış noktası, hatta benzin, loto gibi çoklu servis sunan mekanlar) ölümünün bir yerel felaket olduğunun altını çiziyor.

Oysa halen bu mekanların günlük 11 milyon müşterisi var. Bir Fransız işine giderken sabah kahvesini caféde içer, öğle yemeğinin üzerine kahvesini içmeden işine geri dönmez, akşam eve giderken de uğrayıp küçük bir aperitif alır. Yani normal Fransız (François Hollande’ın cumhurbaşkalığına seçilmesinin ardından artık kimsenin dilinden düşmüyor bu ‘normal’ sözcüğü…) günde en az 3 defa, çoğunlukla müdavimi olduğu caféye girer, kontuarda takılır, gazetesini okur, muhabbetini eder. Café ritüeli bir tür terapidir. Sevincini paylaşır, hüznünü dillendirir, derdini anlatır, efkar dağıtır. Efkar deyince bir de sigara yakar diyeceğim ama 1 Ocak 2008 tarihinden itibaren kapalı mekanlarda sigara içmenin yasaklanmasıyla çoğu barın cirosu %20-%30 oranında düştü.  ‘Benimkisi gibi bir cafénin durumu umutsuz, çoğu insan kahvesini içip gidiyor, çarçabuk içilen bir kahve yerimi döndürmeye yetmiyor. Evvelden insanlar girer, bir kahve alır, bir sigara yakar, ikinci bir kahve alırdı. Şimdi sigara içmek için dışarı çıkmak zorundalar, çoğu bir daha geri gelmiyor zaten... Ama dengeye dikkat etmemiz gerek çünkü eğer herşeyi yasaklarsak ve standartlaştırırsak kültürümüzü, ulusal kimliğimizi öldürürüz.’ diyor bir café sahibi…

Son yıllarda yaşanan kriz de sektöre ciddi bir tokat oldu. Fransızlar kemer sıkıyor, daha az dışarıda yiyor-içiyor-eğleniyor, daha az para harcıyor. Öğle yemeklerini sandviçle geçiştirenler, karton bardaklarda hazır veya expresso kapsülleriyle evde/işte kahve içenler… Içki fiatlarındaki artış da çoğu insanı süpermarketten şişesini alıp evinde içmeye zorluyor. Café, Brasserie ve Diskotekler Federasyonu ülke genelinde geleneksel barların krizden yoğun etkilendiğini, karanlık ekonomik atmosferin barların kapanmasına/iflaslarına neden olduğunu teyit etmekte.

 Balzac ‘Bir café’nin kontuarı halkın parlamentosudur’ demiş ama alışkanlıklar değişiyor. 20-30 yıl öncesine kadar caféler insan ilişkilerinde ve sosyalleşmede çok önemli rol oynarlardı. Çalışanların büyük çoğunluğu için hergünkü randevularının bir parçası, emekliler için de yalnızlıklarından kurtulmak için güzel bir sebepti. Oysa günümüzde çoğu insan café’ye gitmek yerine virtüel sosyal medya kanallarında vakit geçirmeyi tercih ediyor.  IFOP ve Heineken-France’ın 2010 eylülünde yaptıkları ‘Caféler ve Sosyal Ilişkiler’ etüdünde 18 yaşüstü 957 kişiyle yapılan görüşmelerin sonuçları günümüzde aile ve iş ortamının sosyal ilişkiler açısından en önemli iki kriter olduğunu gösteriyor. 10 fransızdan sadece 4’ü düzenli caféye gidiyor, %20’si haftada bir, %20’si ayda 1-3 kez gidiyor, üç Fransızdan biri hiç ayak basmıyor. Nedenleri sorulduğunda arkadaşlarını eve kahveye davet etmeyi tercih ettiklerini söylüyor ama hemen ardından fiatların pahallılığından bahsediyorlar. Son 10 yıl içinde un demi (25cl’lik biranın) ortalama fiatı 1,80€’dan 3€’ya yükseldi. Cafélerin sosyal hayattaki yerini tekrar canlandırmak amacıyla Heineken bir vatandaş forumu oluşturuyor, çözümler aranıyor.
‘Paris, société de cafés’ (Caféler Toplumu Paris) kitabının yazarı sosyolog Monique Eleb cafélerin toplumsal rollerini kaybettikleri fikrine katılmıyor: ‘Geçmişte insanların geniş apartmanları yoktu, café bir anlamda salonları görevini görüyordu. Bugün halen insanlar köşedeki cafénin patronuyla muhabbet, garsonuyla şakalaşmaktan zevk alıyor. Üstelik caféler örneğin bir Malili, bir Cezayirli ve bir Kamboçyalının birlikte aynı masada oturduğu sosyal mozaiğin önemli bir parçasıdır.’ 
Peki 2004 yılından beri Paris’e yerleşen Starbucks gibi zincir caféler bu düşüşü hızlandırmış mıdır? Fransa Genel Müdürü ‘Biz rakipleri değiliz çünkü sunduğumuz farklı. Gelen müşteri kitlesi farklı. Alkol satmıyoruz. Müşterimiz istediği kadar oturabilir ve bedava wi-fi hizmetinden yararlanabilir’ diyor.
 
Suç sadece tüketicide mi? Tabii ki hayır. Cafélerin çoğunun kendilerine çeki düzen vermesi gerekiyor çünkü karşılamadan servise, rahat bir ortamdan, sunduklarına kadar çoğu toplumun gelişimine ayak uyduramamış. Örneğin 2007’de Fransa’da en çok tüketilen içecek diet kolayken cafélerin %60’ı bu içeceği satmıyordu! Sektörün profesyonelleri alkol karşıtı kampanyaların ve kapalı alanda sigara yasağının sorunu arttırdığını kabul etseler de cafélerin müşteri kaybetmesi dünden bugüne olan bir hikaye değil. Sadece içecek satarak ayakta kalmanın artık mümkün olmadığını belirten uzmanlar menünün mutlaka tapas tarzı minik yiyeceklerle desteklenmesi, müşteri memnuniyetine önem verilmesi gerektiğini, fiatları arttırmak için kadife koltuklar ve loş bir ışıklandırmayla ambalajı değiştirmenin yeterli olmadığını belirtiyorlar.

1990’lardan beri sektörün lideri olan Costes kardeşlerin mekanları özel bir dekorasyon ve modern bir menü sunuyor müşterisine. Başarının sırrı sorulduğunda Gilbert Costes hem mekanlara yeni bir ruh kazandırılması gerektiğini hem de personeli feminize etmenin şart olduğunu belirtiyor ve ekliyor: ‘20 yıl önceki gibi çalışmaya devam edemeyiz. Zevkler, trendler hızla değişiyor, kendilerini yenilemeyenler ayakta kalamaz.’

Kaynakça :
International Herald Tribune
Le Journal du Dimanche
Envoyé Spécial

17 Mayıs 2012 Perşembe

Ben Buyuyunce Cumhurbaskani Olacagim


Tarih 12 ağustos 1954. Fransa’nın Normandiya bölgesindeki Rouen şehrinde mutlu bir aile. Anne fabrikada sosyal hizmetli Nicole, baba KBB doktoru Georges ve abi Philippe küçük François’nın aileye katılmasını kutlar. François akıllı, uslu, kaprizsiz, yemek sorunu olmayan, her anne-babanın arzu duyduğu sevecen bir çocuktur. Okul yıllarında başarılı ve çalışkandır. Sol eğilimli annesi ve aşırı sağcı babası sayesinde evde politika her zaman gündemdedir. Annesinin sevgi dolu tutumu ve babasının hayata karşı karamsar tarzı François’nın geleceğe inanan iyimser bir kişilik geliştirmesini sağlar.

Aile 1968 yılında Paris yakınlarındaki şık burjuva banliyölerden Neuilly’ye taşınır. François Pasteur Lisesine devam eder. 1970’ler sinemada Italyan filmlerine ve müzikte özellikle Léo Ferré’nin sözlerine tutkun olduğu yıllardır. 1971’de hayran olduğu adaşı François (Mitterrand) Sosyalist Partinin başına geçer. Genç François henüz 17 yaşındadır ama politikayla içiçe bir öğrencidir, anarşist ruhlu ya da devrimci değildir ama politika sadece geçici bir tutku da değildir; tüm hayatını şekillendirecektir.

Fransa’nın en prestijli okullarından HEC ve Sciences Po’da okur. Askerlik başvurusu miyopluğu nedeniyle reddedilir. Oysa François kolay pes etmeyen, ısrarcı bir gençtir, askere kabul edilmeyi başarır. Dönüşünde eğitim hayatını ENA[1]’da sürdürür. Insanları biraraya getirmekte oldukça başarılıdır. Öğrenci delegeliği, sendika başkanlığı yapar. Aynı yıllar duygusal yaşamında da romantik yıllardır; okul arkadaşı Ségolène ile genç, modern, burjuva bir çift oluştururlar. 2’si kız, 2’si erkek dört çocukları olur. 1980 cumhurbaşkanlık seçimlerinde her ikisi de Mitterrand’ın kampanyasına destek verir, Jacques Attali’nin tavsiyesi ile Elysée Sarayına danışman olurlar.

1981 yılında Corrèze bölgesinde dönemin Paris Belediye Başkanı Jacques Chirac’a karşı milletvekili seçimlerine aday olur. Henüz 27 yaşında kimsenin ciddiye almadığı bu gencin Chirac’a meydan okuması açık bir provokasyondur. Seçimleri kaybeder ama yedi yıl boyunca mücadelesini sürdürür ve 1988’de bölgeden milletvekili seçilir. Ségolène de milletvekili seçilmiş, 1992’de Çevre Bakanı da olmuştur. Mitterrand, François’ya ‘size de sıra gelecek’ der, sabırlı olmasını ister.  

Yıllar birbirini kovalar. 1997’de Sosyalist Parti başkanı Lionel Jospin başbakan olunca partinin boşalan başkanlığına geçer ve 11 yıl gibi rekor bir süre partiyi yönetir. 2007 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde hayat arkadaşı Ségolène Royal’i başkanlık yarışında destekler. Kişisel yollar ve hırslar 30 yıllık beraberliğin ardından çifti çoktan ayırmıştır ama politikada oyunu kuralına göre oynamak gerekir. Royal Sarkozy’ye karşı cumhurbaşkanlığı seçimlerini kaybeder.

Artık bir yol ayırımındadır. Ségolène’den ayrılır, Sosyalist Parti başkanlığını bırakır, özel hayatında gazeteci Valérie Trierweiler vardır. 15 kilo verir, gözlük modelinden giyim-kuşamına ‘look’ değiştirir. O’na insanları sevmeyi, empati duymayı ve ‘yararlı olma tutkusu’nu aşılayan çok sevdiği annesini 2009’da kaybetmek büyük bir şok, büyük bir hüzündür. Çift yazı Ispanya’da geçirir. Dönüşlerinde Paris’teki yeni evlerinin  dekorasyonu, banliyödeki evlerinin bahçe işleriyle ilgilenir, haftasonları uzun bisiklet turları yapar, futbol izler. Hayat durgunlaşmıştır, içinde büyük bir boşluk vardır. Uzun muhabbetlerine Valérie son noktayı koyar: ‘En iyi olduğunu düşünüyorsan bu işe soyunacaksın. Yok, senden daha iyisi var diye düşünüyorsan vazgeçeceksin.’ Karar verilmiştir, 2012 cumhurbaşkalığı seçimlerine Sosyalist Parti içinde aday olacaktır.

Partisinde bile ciddiye alınmaz, çevresinde onu destekleyen pek kimse yoktur. Üstelik parti içindeki rakibi herhangi biri değildir. Karşısında sondajların ‘Sarkozy’yi yenebilecek tek aday’ dediği eski ekonomi bakanı ve IMF başkanı, çok daha tecrübeli, çok daha karizmatik bir adam vardır ama kader ağlarını örmektedir. Dominique Strauss-Kahn’ın New York’daki otel odasında yaşadığı skandal François’nin en tehlikeli rakibini arenadan siler. 2011 ekiminde halk oylamasıyla Martine Aubry’ye karşı parti içi seçimleri kazanır ve Sosyalist Parti’nin cumhurbaşkanı resmi adayı seçilir. 

‘François küçükken hep ‘ben büyüyünce cumhurbaşkanı olacağım’ derdi, biz de güler geçerdik.’ diye kendisiyle yapılan bir röportajda anılarını anlatan, derinden bağlı olduğu annesi maalesef o günü göremez ama Sarkozy’nin ‘bir hiç’ diye ciddiye almadığı François Hollande 6 mayıs 2012 günü Fransa Cumhurbaşkanı seçilir.

Tüm seçim kampanyası boyunca kendisini Monsieur Tout-le-monde (halkın içinden ‘normal adam’) diye tanımlayan Hollande donanımlı, sempatik, iyimser, neşeli, dostluğa ve sadakate çok değer veren, dinlemeyi bilen, halkla içiçe, asla vazgeçmeyip tekrar deneyen, hayatta hiç birşeyi aceleye getirmeyip zamanı iyi kullanmayı tercih eden, önemli bir konuyu bile bir espriyle sulandırıp vakit kazanan bir adam olarak değerlendiriliyor. ‘Normal adam’ın gölgesinde kalmayı tercih eden ama hep yanında olan Valérie Trierweiler de ‘O’nda gördüğünüz herşey gerçek ve doğal; saklı-gizli bir Hollande yok’ diye tanımlıyor hayat arkadaşını…

Hollande politik hayatının başladığı kırsal Fransa’nın 15.000 nüfuslu Tulle kasabasında 6 mayıs akşamı yaptığı ilk teşekkür konuşmasında ‘bir gün bu seçimi hayal eder miydiniz sorusuna evet ederdim’ der. Bölgenin ünlü akordeonları eşliğinde ‘La Vie en Rose’[2]  şarkısıyla sevgilisinin kollarında zaferinin tadını çıkartır. Paris’in Bastille meydanına vardığında saatler gece yarısını çoktan geçmiştir. Kendisini saatlerdir bekleyen kalabalık halkı selamlayan Hollande yıllardır süren acıları ve yaraları sarmaya, ülkeyi tamir etmeye ve halkı biraraya getirmeye sözverir. Fransızlara ‘yeni bir umut’ olarak 15 mayıs günü devir teslim töreni ile ülkenin en üst politik mertebesine yerleşir.

Kendisiyle yapılan röportajda ‘yaptığınız değil, bundan sonra yapacaklarınız önemlidir’ diyen Elysée’nin bu yeni kiracısını hem ülke hem dünya çapında çok zor günler bekliyor. Önce haziran ayında meclis seçimlerinde çoğunluğu sağlamaya çalışacak hükümeti kuracak. Seçim meydanlarında söz verdiği ‘Değişim zamanı şimdi’ sloganına uygun ülkenin derin sorunlarını çözebilecek, işsizliğin önünü kesebilecek, ekonomiyi tekrar canlandırabilecek, Avrupa’da ağırlığını koyabilecek mi? Bunların hepsini önümüzdeki beş yıl içinde göreceğiz.

Yazi 16.05.2012 tarihli Salom gazetesinde yayimlanmistir.



[1] 1945 yılında Charles De Gaulle tarafından kurulan ENA(École nationale d'administration)’nın her yıl verdiği 110 mezundan %80’i Fransa yönetiminin en üst kademelerinde görev alır.
[2] Edith Piaf’ın meşhur şarkısı 


27 Nisan 2012 Cuma

Fransa’ya Asik bir Turk, Turkiye'ye asik bir Fransiz... Egitime Adanmis bir hayat: Nesim Fintz

Bazı insanlar vardır, bulundukları odaya girdiğinizde onlarca insan arasında fark edilirler, mıknatıs gibi sizi kendilerine çekerler. Gözlerindeki pırıltı, konuşmalarındaki bağlayıcılık, ortama hakimiyet, kendilerine özgü karizma. Sayın Nesim Fintz’le ilk karşılaşmamda bu gerçek Istanbul beyefendisinin tarzından oldukça etkilenmiştim. Paris Başkonsolosu Sayın Uğur Arıner’in onuruna verdiği resepsiyonda ‘Galatasaray Lisesinin yetiştirdiği ve Fransa’ya gönderdiği en iyi beyinlerden biri’ diye nitelendirdiği Nesim Fintz yaptığı konuşmasını şöyle noktalamıştı: ‘Bugün Fransa’ya aşık bir Türk ve Türkiye’ye aşık bir Fransız olmaktan çok mutluyum. Bu çifte kültür, bu çifte aşk, doğuyla batı arasındaki bu güçlü ilişki, Boğazı birleştiren köprü gibi yıkılmaz gönül bağı, sadece köklerimin değil aynı zamanda yaşama nedenim ve insana inancımın da temelidir.’ Mükemmelliyetçilik, yenilikçilik, hümanizm ve laiklik değerleriyle bütünleşmiş bu eğitimciyi sizlere tanıtmak istiyorum.

Nesim Hocam özgeçmişinizden başlayalım.
1969 Galatasaray Lisesi mezunuyum. 1968 yılında General Charles de Gaulle Türkiye’yi ziyareti sırasında Türk öğrencilere Fransız hükümeti tarafından burs verileceğini açıklar. Bu bursu alan ilk öğrencilerin arasında 1969’da Fransa’ya geldim. ESSEC[1]’den 1975 yılında mezun oldum, ardından uygulamalı matematik doktorası yaptım. EDHEC[2]’de 1977’den 1983’e hem hocalık hem departman müdürlüğü yaptım.

1983 yılında EISTI[3] Yüksek Mühendislik okulunu kurdunuz ve genel müdürlüğünü sürdürüyorsunuz. Okul kurma fikri nasıl oluştu?
Hocalığım sırasında bir finans dersine girmiştim. Öğrencilerin bana karşı son derece aşağılayıcı bir tutumları vardı. Taa ki hiç yeri değilken bir stokastik diferansiyel denklemi yazıp çözümünü gösterdim. ‘Bu adam matematikçiymiş, güvenebiliriz’ dediler. O dönemde mühendislik öğrencileri management öğrencilerine bakkal, onlar da mühendislere Profesör Nimbus veya teknisyen derlerdi. Okulu kurma nedenim bu iki nüfus arasında iletişimi sağlamaktı. 1983’de hem prepa dediğimiz lise sonrası iki yıllık eğitim, hem de mühendisler için bir management bölümü açtık. 1989’da devlet tarafından tanınan okulumuzda Commission des Titres d'Ingénieurs (CTI)’den geçip yüksek mühendislik diploması vermeye başladık. 4 yıldır da bir değil iki mühendislik diploması veriyoruz, génie informatique veya génie mathématique(uygulamalı bilgisayar/matematik). Sınava giren ortalama 16.000 öğrenciden biz 100 kişi alırız. Okulun birinci yılı ortak müfredattır, herkes aynı şeyi okur. Ikinci ve üçüncü yıllar ya bilgisayar ya matematrik seçip ona uygun diploma alırlar.

Türkiye’de anlaşılması açısından, çünkü sistemler biraz farklı, Fransa’daki eğitim sistemini biraz açabilir miyiz?
Türkiye’de eskiden olgunluk sınavı vardı, ne senin ne benim dönemime denk gelmedi ama bu sınav aynı zamanda üniversiteye giriş sınavı kabul edilirdi. Fransa’da bu sistem devam etmekte çünkü bütün akademilerin tek BAC sistemi var. BAC hem lise bitirme hem üniversiteye giriş sınavı anlamında. BAC’ı alan kişi, eğer üniversiteye devam edecekse BAC’ın cinsine göre, yani fen BAC’ı almışsa bütün fen üniversiteleri arasında seçim yapabilir. Türkiye’den farklı olarak Fransa’da istediğiniz üniversiteye girme şansınız var.

Fransa’da üniversiteler devlet ve özel diye ikiye mi ayrılıyor?
Hayır, Fransa’da tüm üniversiteler devlet üniversitesidir. Üniversitelerin yanısıra bizimkisi gibi Grandes Ecoles’ler(Yüksek Okullar) var ki mutlaka sınavla öğrenci alır. Bu okullara ya BAC ertesi ya da BAC+2’den sonra farklı sınavlarla öğrenci alınır. Türkiye’de yüksek okullar üniversitenin altındayken burada üstündedir.

Yüksek okul açmak deyince oldukça ciddi bir proje. Üstelik Cergy-Pontoise’daki ilk kampüsün ardından 2003 yılında 1.000 km uzaklıktaki Pau şehrinde de ikinci bir kampüs açtınız. Finansal açıdan işlerin nasıl yürüdüğünü merak ediyorum.
Buradaki özel yüksek okullar Türkiye’deki vakıf okullarına denk düşer, kar amacı olmayan kurumlardır. Fikir vermesi açısından 11 milyon euro’luk okul bütçesinin ortalama yarısı öğrenci aidatları, diğer yarısı devlet, şirket, yerel idare desteği ve yaptığımız ortak araştırmaların karşılığıdır. EISTI bugün vakıf yüksek mühendislik okulları arasında Fransa’da iki numaradır. Yerel idareler hem yüksek eğitime önem verirler hem de kendi imajları için böyle okullara gereksinim duyarlar. Şirketlerle işbirliğimiz ‘win-win’(kazan-kazan) prensibine dayanır. Biz öğrenci yetiştiriyoruz, onlar da en iyilerini almak için ellerinden geleni yapıyorlar. Okul bünyesinde kürsülerimizi şirketlere satar, her kürsüden yılda 200.000 euro tahsil ederiz. Şirketlerin yöneticileri/yüksek mühendisleri bu kürsülerde ders verir, o kürsülerden çıkacak en iyi öğrencileri de alma öncelikleri olur. 8.400 m2’lik Cergy kampüsümüz yerel idareye ait, biz sembolik olarak yılda 1 euro kira öderiz. Pau’nun belediye başkanı bir klasman raporunda okulumuzun başarısını görünce, fizibilite de olumlu çıkınca ikinci kampüsü orada kurduk. Pau’da bir ilke de imza attık, komisyon bir okula iki ayrı kampüste aynı diplomayı verme hakkı tanıdı.

Öğrenci ve öğretmen sayısını öğrenelim.
Yüksek mühendislik programında 1.000 öğrencimiz var. 55 civarında daimi hocamız, 200’e yakın conférencier dediğimiz modül bazında çalışan arkadaşlarımız var. Mastère spécialisé (BAC+6) programlarımız business intelligence, ‘kanuni casusluk’ intelligence economique, yerel idarelerin yangın, deprem, sel vs. risklerinin idaresi (gestion des risques sur les territoires) için ENA[4] ile birlikte öğrenci yetiştiririz. Bu programlarda sırasıyla Fransa birincisi, ikincisi ve üçüncüsüyüz. Gelecek yıl finance quantitative et gestion de risque üzerine, eğitimin %100 ingilizce yapılacağı yeni bir program açacağız. Bu arada başka management okullarıyla ve ESSEC’le işbirliğimiz var; Fransa’da çift diplomanın en çok verildiği okullardan biriyiz, iki okul arasında üç yıl yerine dört yıl okuyarak çift diploma alan öğrencilerimiz var.

Okulunuzla ilgilenebilecek Türk öğrenciler için sormak istiyorum, yabancı öğrenciniz var mı? Eğitim fransızca mı?
%20 yabancı öğrencimiz var. Fransızca bilmeleri şart çünkü fransızca hazırlık sınıfımız yok. Tabii hem Türkiye’den gelen hem de Fransa’da doğmuş Türk öğrencilerimiz var.

Mezunlarınızın en çok talep edildikleri sahalar neler?
Mali ve danışmanlık şirketleri, finans mühendisliği, borsa, business intelligence, cloud computing, 3I(image, integration, insertion) alanları, tibbi görüntüleme ve bilgisayar oyunları sektörlerinde çalışıyorlar.

Size göre iyi bir mühendis nasıl olmalıdır?
Iyi bir mühendis herşeyden önce bir orkestra şefidir. Orkestra şefinin öncelikle bir enstrümanı iyi çalması gerekir. Hem teknik bilgisi kuvvetli olmalı hem bütçesini aşmamak için mutlaka management bilmeli. Fransız mühendisi Avrupa’nın/dünyanın en iyilerindendir çünkü hangi mühendislik okulu olursa olsun temel management bilgisi mutlaka verilir. Üçüncüsü bir mühendisin insan ilişkileri çok iyi olmalıdır, projeyi gerek müşteriye gerek bir üstüne satabilmek için communication(iletişim) bilgisi şart.

Yıllardır gençlerle içiçesiniz. Bir eğitimci olarak bugünün gençliği hakkında gözlemleriniz neler?
Kendi öğrenciliğim dersen nuh nebi zamanına döner gibi oluyorum! Bizler çalışkandık, hayattan çok şey bekliyorduk ama hazırlopçu değildik. Bugün gençlikte bir moral bozukluğu görüyorum, gelecek endişeleri var. Bu endişe bizde yoktu. Günümüzde iyi diplomaların olursa, çalışmayı seven ve açık ufuklu bir insansan iş bulma imkanın var. Ikincisi, diyeceksin Sokrat zamanından beri herkes söylüyor ama, yeni nesil bizim nesile göre daha az edepli. Biz örneğin Genel Müdürümüz odaya girdiğinde ne olursa olsun refleks olarak ayağa kalkardık. Bu refleksler artık kayboluyor, bunlara ihtiyar refleksleri diyor gençler… Bizim zamanımızda bir insan bir şirkete girdiği zaman o şirkette hayatını geçirebilirdi. Bugün mezunlarıma ‘hayatta hiç değilse 4-5 şirket, 2-3 iş alanı değiştireceksin’ diyoruz. Gençlerin ufkunun açık olması lazım. Tabii ki internetin yararı var, biz araştırma yaptığımızda kütüphanelere giderdik, kitap karıştırırdık şimdi çok daha fazla bilgi bulunabiliyor ama hangisinin doğru hangisinin yanlış olduğuna dikkat etmek lazım. Kişilerin kendilerinden birşeyler katmaları lazım, gençlik bunu pek yapmıyor. Sadece okuduklarını, öğrendiklerini tekrarlamaları yeterli değil. Diğer yanda bu çocuklar bizden daha zorlu bir hayat mücadelesine çıkıyorlar. Bizim neslimiz bu çocukların ekmeğini çok yedi. Günümüzde devlet borçlarını görüyoruz, bu borçlar bir sonraki nesillerin sırtına yüklenmiştir. Biz de hatalıyız gibi geliyor; bugünkü nesli eleştirmek için baştan insanın kendini eleştirmesi gerekir çünkü bu çocuklar bizim çocuklarımız! Gene de ben bu gençliği seviyorum, gelecekleri için çok iyimserim.

Bu ay seçimler var. Gündemde olan gençlerin işsizlik oranının genel ortalamanın üstünde olduğu, quartier défavorisé[5]’lerde yetişenlerin eşit fırsata sahip olmamaları konularında görüşleriniz?
Insanların oturdukları yer, ten rengi, diniyle ayrımcılığa uğramalarını kabul edemem ama ABD’den dünyaya yayılan pozitif ayrımcılığa da inanmıyorum. Tamamen cumhuriyetçi bir meritokrasinin insanıyım. Şöyle ki insan birşeye iyicene sarılabiliyorsa bunu başarmaması için hiç bir sebep yok. Fransa’da %10 top kategori var ki bu çocukların ailevi durumu ne olursa olsun, anne-baba işsiz, fakir-fukara, alkolik olsun, bu %10’a Fransa yetişme ve en iyi yere ulaşma imkanı tanıyor. %10 kafası çalışmayan insan var, babası Rothschild olsa fayda etmez, sadece baba parası yer. %80 kitle için anne-babanın görgüsü, bilgisi, vereceği tavsiyeler çok önemli. Bunun zor bölgelerle tabii ki alakası var. Ama anlayamadığım şey II. Dünya Savaşından önce olsun, sonra olsun Fransa’ya gelen orta Avrupa’lı Yahudiler az mı mağdurdular? O adamlar ne yaptılar? Ilk  hedefleri çocuklarını eğitmekti. Bu bir felsefedir. Tabii ki paran varsa, kendin eğitimliysen daha iyi yaparsın ama şart değil.  

Aralık 2011’de çok prestijli bir göreve, l'UGEI(Union des grandes écoles indépendantes)[6]’nın başkanlığına seçildiniz, tebrikler.
Yüksek okullar devlet ve özel diye ikiye ayrılır dedik ya özelleri de katolik ve laik olarak ikiye ayrılır. Benim seçildiğim özel laik vakıf yüksekokulları başkanlığı. 25 okul, 30.000 öğrenci, 160.000 mezun, Katolik okulları birliğinden büyük bir oluşum bu. Sorumluluğum tüm bu okulların politikalarını yönlendirmek, devletle olan tüm ilişkileri sürdürmek. Hedeflerimden biri de laik ve katolik tüm vakıf okullarını birleştirip bir konfederasyon oluşturmak.

Türkiye’de Kültür Bakanlığı, Fransa’da da hem l'Ordre National du Mérite hem Palmes académiques’de ‘chevalier’likle ödüllendirildiniz. Bu başarıların altında sıradışı bir kişilik yatıyor mutlaka.
Sıradışı kişiliği unutun. Önemli olan şu dünyada herşeyin geçici olduğunu öğrenmek. Bir insana veya bir topluma bir şey vermişseniz onu hiç kimse sizin aktif hanenizden geri alamaz. En iyi verilebilen şey ise eğitimdir. Parayı, ziyneti verirsin, adam harcar, ama en güzel, en kalıcı armağan o adamı eğitmektir. Eğitim altın bileziktir. Bugün dünya çok ufaldı, neredeyse bir ilçe boyutuna indi. Herkes herşeyi biliyor! Haliyle bu durumda yapacağınız şeyleri sadece kendi ülkenizle sınırlamayacaksınız, çünkü bulunduğunuz şirkette hintli de olacak, çinli de, brezilyalı da, fransız da. Demek ki yarışmalar da sadece ufak bir kitle içinde yapılmıyor. Kazanabilmek için ‘aklı hür, vicdanı hür’ denir ya, ben vicdanına karışamam, ama aklının hür olduğu, bilimsel bakış açısıyla yetiştirilmiş bir gençlik çok önemli. Bizim şimdi dünyanın dört köşesinde 3.500 yüksek mühendisimiz dolaşıyor. Bu adamlar bir gün, benim deliliğimden yararlanarak açtığım bu okula girmişler ve buradan mezun olmuşlar. Bu benim için çok önemli, kimse bunu benim elimden alamaz.

Sizi tanıyanlar Nesim Fintz eşittir eğitime adanmış bir hayat diyorlar. Size hayatınızın en büyük başarısı nedir desem?
Sağolsunlar. Tabii ki 30 yıldır okulum, varoluşumda temel bir rol oynuyor. Ama benim için hayatımın en büyük başarısı ailemdir, eşimdir, 4 oğlumdur,  torunlarımdır. Ve sağolsun eşimle birlikte çocuklarımıza vermeye çalıştığımız eğitim çok önemli. Ardından çocukların yaşamının akışı hem kendilerine hem de isterseniz ilahi adalete bağlı diyelim.

Isminiz okulunuzla özdeş. Henüz gençsiniz ama sanki emekli olunca sizsiz EISTI yetim kalır gibi geliyor. Okulun geleceğiyle ilgili neler düşünüyorsunuz?
Bu okul 1989 yılında bir ana değerler belgesi yayınladı, açıklık, profesyonellik, etik ve dayanışma. Bunları elimizden geldiğince öğrencilerimizle paylaşmaya çalışıyoruz. Empoze edemezsin çünkü değerler empoze edilmez, değerler paylaşılır. Benden sonra gelen vatandaşın bu değerleri sürdürmesi gerekir. Bu bir. Ikincisi büyük bir ihtimalle altı yıl sonra emekliliğe ayrılacağım. O zamana kadar okulu devlet okulu yapma projemiz var, iki devlet okuluyla beraber Collegium diye bir şey kurduk. Bu projemiz gerçekleşirse naçizane istediğim, bu okulun hiç olmazsa bir sene başkanlığını yaptıktan sonra emekliye ayrılmak.

Yaşamınızın en önemli kilometre taşlarından biri Galatasaray Lisesi. Istanbul’daki üniversitenin akademik konseyine üyesiniz, Fransa’daki Galatasaraylılar Derneğinin de kurucularındansınız. Galatasaray’la ilgili duygularınızı öğrenmek istiyorum.
Babamı rahmetle her andığımda ilk aklıma gelen beni altı yasındayken Galatasaray Lisesine vermiş olmasıdır. GSL bir ekoldü, bir dayanışma okuluydu. Galatasaray’ın bana çok şey verdiğine inanıyorum, nankör de olmadığımı düşünüyorum. Hem Amicale’in kurucu üyesiyiz, iki dönem başkanlık yaptık hem de gerek benim dönemimden çocuklarıyla olsun, gerek yeni mezunlar olsun Galatasaraylılara daima kapım açık. Başkanlığım döneminde oluşturduğumuz anadeğerler belgesindeki etik, dayanışma, açık fikirlilik, laiklik, özveri, misyon yüklenme, mizah duygusu, büyüklere saygı, küçükleri koruyup kollama değerleri Galatasaray camiasında hep paylaşılıyor. Galatasaray deyince tabii spora değinmeden olmaz. Bu seneki GS’ı çok sevdiğimiz gibi kötü zamanlarında da seviyorduk. Bütün Avrupa maçlarına giderim. Hiç unutmayacağım GS UEFA kupasını aldığı zaman altı yüksek mühendislik okulu direktörü telefon edip tebrik etmişlerdi, bu kadar GS’yi sevdiğimi bilirler.

Biraz daha geriye gidip köklerinize bir yolculuk yapsak?
Bir çocuğun köklerini tanıması dengesi için çok önemli çünkü büyükanne-büyükbabaların verdikleri ile anne-babanın verdıklerı farklı. ‘Çocuklar kapital, torunlar faizleridir’ derler ya tabii faizlerle uğraşmak çok daha rahat! Ailede çocuklar  büyük bir sevgi, bir aşk gördükleri zaman daha güçlü yetişiyorlar. Kırgınlıklar, kavgalar, gürültü-patırtılar gören çocuklarınsa durumu daha zor. Aile terbiyesi denen şey Türkiye’de var, gerçekten çok önemli, köklerini oluşturur insanların. Kökleri olmayan insanlar sonbahar yapraklarına benzer, nereye savrulacakları belli olmaz. Kökleri sağlam olan bir ağaç ise ne kadar fırtına çıkarsa çıksın yine de dayanıklı olur.   

42 yıldır Fransa’da yaşıyorsunuz. Türk-Sefarad kökleriniz sizi takip etmiş midir bu kadar yıl?
Valla etmiştir diyeceğim şöyle ki hala ladino konuşmayı bilirim, zevkle konuşurum. Gerçi biz öyle dindar bir aile değiliz ama çocuklar nereden geldiklerini iyi bilirler, iki büyük oğlum türkçe konuşur, iki numaralı oğlum şu aralar ladino öğreniyor. Yemeklerdi, müzikti onlar devam ediyor, Maftirimi çok büyük bir zevkle dinlerim. Pesah’ın ilk akşamı bizde yapılır, soframızda değişik dinlerden en az 25-30 kişi olur; dua ladino, ibranice, fransızca okunur, çocuklarımıza bunu aktarmışızdır.

Biraz doğdunuz şehirden, Istanbul’dan bahsedelim, neleri özlersiniz?
Özlediğim şey eski Istanbul. Daha az nüfuslu, şöyle Istanbul beyefendi/hanımefendilerini  sokaklarda görebildiğiniz günleri arıyorum haliyle. Gerçi bu bir evrimdir, Allah rahmet eylesin GSL’de müdürümüz ‘Beyoğlu’na ceketsiz, kravatsız çıkamazdık’ derdi. Şimdilerde tarihi eserlerini bir yana bırakırsanız gençliğimin Istanbul’unu bulmak zor.

Hayatınızdaki en büyük pişmanlığınız desem?
Dindar değilim dedim ama inançlı bir kişiyim. Inancım şudur ki Cenab-ı Allah bana herzaman yardım etmiştir. Çok rahatsız olduğum zaman bile bu inanç beni terk etmedi. Hiç bir zaman bunu niye yapmadım düşüncem olmadı. Daima ileriye baktım, yalnız dikiz aynasına bakmak da iyidir. Nereden geldiğini bilmek evet ama geleceğe yoğunlaşmak daha iyi. Pişmanlığın aptalca bir duygu olduğuna inanıyorum. Ya o pişmanlığını elinden geldiğince düzeltmeye çalışırsın ya da geçmiş bir şey için üzülmek anlamsız. Esas anlamıyla epiküriyen bir adamım.

Okurlarımızla Paris’le ilgili ne paylaşmak istersiniz?
Herşeyden önce Paris’in güzelliği tartışılmaz. Bir akşam o III.Alexandre köprüsünden geçerken ışıklandırılmış şehir harika. Ama çoğu Parislinin maalesef kaba tavırları var. Gerçi her şehirde iyi ve kötü insanlar var ama Paris’e turist olarak gelenlerin kimi Parislilerin tutumundan ve servis anlayışından dolayı üzülebileceğini düşünebiliyorum. 





[1] Fransa’nın en prestijli okullarından Écoles supérieure des sciences économiques et commerciales
[2] Fransa’nın önemli business okullarından École des hautes études commerciales du Nord
[3] École internationale des sciences du traitement de l’information
[4] ENA: L'École nationale d'administration: Devlet idaresi görevlerine hazırlayan yüksekokul
[5] Mağdur bölgeler
[6] Bağımsız Yüksek Okullar Birliği

17 Şubat 2012 Cuma

Adieu L’euro !


5 şubat akşamı. Ağır bir griple yatıyorum. Ilaç almak için kalktığımda televizyonda bir flaş habere rastlıyorum: Adieu L’Euro! (Elveda Euro) Oldukça çarpıcı bir başlık. Sunucu ülkenin farklı yerleriyle canlı bağlantılar yapıyor, röportajlar birbirini izliyor, sorular, yanıtlar, yorumlar derken kulaklarıma inanamıyor, televizyonun önüne çakılıp kalıyorum. Euro bölgesindeki 17 ülkenin devlet başkanlarının aynı anda euronun 10 yıllık kısa ömrünün sona erdiğini açıklaması, Fransa’da 1 franc’ın 1 euro’ya eşitlendiği, 3 gün boyunca Avrupa borsalarının kapalı kalacağı, 6 ay süresince iki para biriminin de piyasada geçerli olacağı haberleri birbirini izliyor. ‘Sibel, aldığın ilaçlar seni sersemletmiş olmasın’ ya da ‘soğuk bir kamera şakası mı bu’ derken Capital programının jeneriği ile gerçek dünyaya dönüyorum. Meğerse programın gazetecilerinden Jerome Levy tarafından üç aylık araştırma sonucu ortaya böyle bir document fiction çıkmış. Konu: ‘Eğer bir gün eski Fransız para birimi franc’a geri dönülürse Fransızların hayatında neler değişecek?’
Ekonomistler Avrupa’nın finansal geleceğiyle ilgili farklı öngörüler sunarken, sokaktaki adamların %34’ü eurodan vazgeçilmesi taraftarıyken önümüzdeki yıllar euro zone’da nasıl gelişmeler gösterecek kestirmek oldukça güç. Yaklaşan nisan ayı seçimlerine odaklanan Fransa’da herşey seçim sonrasına itelelenirken ve bankaların ‘sağlık’ durumu sorgulanırken kimi Fransızlar euroyu günlük hayatlarından silmişler bile… Nasıl mı? Buyrun anlatayım.

Villeneuve-sur-Lot. 25.000 kişinin yaşadığı küçük bir kasaba. Yerel para birimi fikri Fransa’da ilk kez bu kasabada uygulamaya konulmuş. ‘Agir pour le vivant’  derneği girişimin mimarı. Paranın desenini yapacak bir ressam ve basacak bir matbaa bulup kolları sıvıyorlar. Sahtesini engellemek için de her kağıt para numaralanıyor. Ardından fikir kasaba halkına, özellikle esnafa anlatılıyor, 6 ay içinde kırktan fazla şirket üye oluyor. Derneğe eurolarını verip karşılığında abeille’lerini alıyorlar.

Abeille’in kelime anlamı arı. Paranın sağ tarafında kasabanın manzarası, sol tarafında de bir arı figürü var. Renkler capcanlı: mor, pembe, yeşil. Her arı para 1 euroya eşit. Arı parayı tahsil eden esnaf ve şirketler derneğe üye diğer profesyonellerde harcamaya başlamışlar bile… Kuaföre giriyorsunuz, saç kesimini arı paranızla ödüyorsunuz. Ekmek fırınında ekmeğinizi alırken yine arı para…Bakkallar, manavlar, şarap üreticileri, sağlık malzemeleri, giysi, ayakkabı, kitapçı, terzi, cafe/bar derken günlük ihtiyacın çoğunu karşılayacak bir esnaf grubunda yerel para kabul ediliyor. Kasabada yaşayanlar hayatlarından memnun. Alışkanlıklarını değiştirmişler, ekonomiye inanılmaz bir dinamizm gelmiş. Hem bölge içinde ticaret canlanıyor hem de para kapalı devre yerel dolaşımda kalmayı sürdürüyor.  Kasabanın fırını daha önceleri organik ununu Fransa’nın heryerinden satın alırken şimdilerde tüm ihtiyacını 4 km mesafedeki yerel üreticiden arı parayla aldığını belirtiyor. Haftada 20 kilo un satan üretici de artık 200 kilo sattığını teyit ediyor sevinçle..

Arı para üç ana prensip üzerine işliyor: Birincisi sadece yerel kullanımı mümkün, zaten sadece bölgesel kalmak şartıyla bu ‘yerel değişim sistemi’ yasal.. Ikincisi euroya belli bir parite ile bağlı. Üçüncüsü ve en önemlisi harcanmadığında değerini kaybediyor. Bir anlamda yemek fişleri ya da mağazaların hediye çekleri gibi düşünülebilir. Arı para altı ayda bir %2 devaluasyona uğruyor. Kullanmaya devam etmek için ya dernekten %2 değerinde ek pul alıp üzerine yapıştırmak gerekiyor ya da yine aynı değer kaybıyla euroya döndürülebiliyor.

Villeneuve’ü kısa zamanda başka yerel paralar takip eder: Toulouse’da le sol violette, Aubenas’da la bogue, Lorrain’de l’epi, Pézenas’de l’occitan gibi…

Alternatif para fikri tabii ki yeni bir buluş değil. Ortaçağdan itibaren uygulanan bu fikrin günümüzde dünyada 5.000’in üstünde örneği var. Almanya’da Chiemgauer, ABD’de Ithaca Hour, Kanada’da Calgary Dollar, Ingiltere’de Lewis, Italya’da Roma yakınlarındaki 600 kişilik Filettino kasabasında Fiorito olarak hayat bulmuş.

New York eyaletinin Ithaca şehrinde 1991 yılından bu yana hour kullanılıyor. ABD’nin en eski ve en geniş kullanım ağı olan hour dolaşıma çıktığında bölgede ortalama saat ücreti 10$ olduğundan 1 hour, 10 dolar değere eşitlemiş. Muhasebeciden tamirciye, tiyatro biletinden çocuk bakımına, restoranlardan çiftçilere geniş bir kullanım ağına sahip olan hour kelimesinin saat anlamına gelmesi paranın mal satın almak için gereken bir araç olmasının yanısıra iş gücü ve zaman değerinin de hatırlatılmak istenmesinden.

1990’larda Arjantin’de olduğu gibi çoğu kriz döneminde gelişen bu yerel para fikri günümüzde euronun popülaritesini kaybetmesiyle süksesini arttırmakta. Hem krize hem globalleşmeye karşı bir silah olarak değerlendirilen yerel alternatif para bankacılık sistemine güvenin sarsıldığı günümüzde kriz bölgelerinin dinamiklerini canlandırmakta işe yarayabilir. Bu parayı biriktirmek ve yatırım amaçlı kullanmak mümkün olmadığından paranın spekülasyon amacı dışında sadece harcama amaçlı kullanımı gerçeği Fransız halkının hoşuna gidiyor. Insanlar harcadıkları paranın, bankaları ve spekülasyoncuları zenginleştirmek yerine kendi bölgelerinin kalkınmasına ve yerel üreticilerin yaşamlarını sürdürmesine katkıda bulunma fikrini benimsiyorlar. Arı paranın kurucularından Patrick Figeac ‘Bankalara güvenmiyoruz. Arı para yerel harcanıyor, %100 değişim aracı olarak kullanılıyor. Ulusal paramız ise %100 spekülasyon!’ diyor.

Bir gün gelir de euroya elveda der miyiz bilmiyorum ama yerelden öteye geçemeyeceği kesin olsa bu uygulamanın bana küçükken oynamaktan çok büyük zevk aldığım monopoly oyununu anımsattığını ve beni çok eğlendirdiğini itiraf ediyorum.

Ha bu arada unutmadan bugün eski Fransız franklarını değiştirmek icin son gün!!




Kaynakça : TV M6, Europe1

20 Ocak 2012 Cuma

Yuz Gun Kala...

Geçen yılı bitirdik, koşar adımlarla yenisine başladık, hatta 2012’nin ilk ayını arkamızda bırakıyoruz bile! Fransa’da yılsonu/yılbaşı neler olup bitiyor, kamuoyunda neler konuşuluyor, hadi kısa bir tur yapalım.

2011 yılının son günlerine Türkiye-Fransa gerginliği damgasını vurdu. Trocadero meydanında Fransa’da yaşayan Türkler toplandı, yürüdü, seslerini duyurdu. Ocak sonunda öngörülen Senato görüşmelerinin yapılıp yapılmayacağını ve nasıl sonuçlanacağını hep beraber izleyeceğiz.

Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy yılsonu mesajında Fransa için oldukça karanlık bir tablo çizdi, korku herkesin ensesinde. Aradan iki hafta geçmeden uzun süredir zaten beklenen Fransa’nın kredi notu düşürüldü. Yapılan son anketler Fransızların üçte ikisinin çok tedirgin olduğunu, mutsuzluk seviyesinin tavan yaptığını göstermekte.

Seçimlerin ilk turuna 100 gün kala politikada ton sertleşiyor. Fransa Ulusal Meclisi Başkanı Bernard Accoyer’ın ‘solun bu seçimi kazanması bir savaş sonucuna benzer’ sözlerinin ardından sosyalist Parti başkanı Martine Aubry, geçen hafta Lille’e ziyareti sırasında cumhurbaşkanı Sarkozy’yi uyardı: ‘Grubunuzu daha iyi kontrol edin, seçim tartışmaları seviyesini yüksek ve kaliteli tutarsak hem cumhuriyet hem halk kazanır’ dedi. Cumhurbaşkanı yanıtında kendisi hakkında ileri geri konuşan François Hollande’a göz kulak olması tavsiyesinde bulundu! 

Yeşiller Partisi başkanı eski yargıç Eva Joly 14 temmuz cumhuriyet bayramında askeri resmi geçide gerek olmadığı söyleminin ardından yeni bir polemiğe imza atti. Partisinin ‘Eşitlik Gecesi’nde konuşan Joly Yahudilerin Kipur (oruç) ve Müslümanların Ramazan Bayramlarının da resmi tatil olması gerektiğini söyledi. Sosyalist Parti yetkilileri Joly’ye devletin laiklik kuralını hatırlatırken Yüksek Öğretim Bakanı Fransa’nın Hristiyan köklerini vurguladı. Seçim kampanyaları başlığı altında ‘diyalog ve tartışmaların yerine polemiklerin tercih edilmesine’ üzüldüğünü belirten Joly ‘öneride bulunmanın, ne yapmak istediğini söylememekten’ daha iyi olduğu görüşünü savundu.

Geçen yılki Mediator (Servier Laboraturalarının diyabet için ürettiği bu ilacın kilo kaybetmek isteyen hastalara da verilmesi, yaklaşık 5 milyon kişinin kullandığı ilacın kalp rahatsızlıkları ve ölümlere sebep olması) skandalının ardından tıbbi yerine çok daha ucuz atık malzemeden üretilen sanayi tipi silikon kullanan Fransız PIP firması da son yılların en büyük sağlık skandallarından birine neden oldu. Dünyada 300 ila 400.000 kadın tarafından  kullanıldığı tahmin edilen bu meme silikonlarının değiştirilmesinde, gerekli kontrol ve önlemlerin alınmadığından yola çıkarak, devletin masrafları karşılaması konusu tartışılmakta.

Kelime anlamı ‘gülümseme barı’ olan bar à sourire’ler gündeme bomba gibi düştü. Bembeyaz dişlere mi sahip olmak istiyorsunuz? Giriyorsunuz bu dükkanların birine, rahat koltuklara yerleşiyorsunuz. Üzerine jel sürülen silikon bir protez ağzınıza yerleştiriliyor; mavi ışıklı lambanın altında 15 dakika oturuyor, tv izleyip müzik dinleyebiliyorsunuz. 30 euroya mal olan bu ‘bakım’ şu anda Paris’te çok moda. Kuruluş maliyetinin düşük olması, tek kişi ile işletilebilmesi, 30-40 m2lik alanda üç müşteriye aynı anda hizmet verilebilmesi, kullanılan kitlerin hiç bir hazırlık gerektirmemesi, Paris’te iki yıl içinde 80 mağazanın açılmasının en önemli sebeplerinden. Hem tüketici memnun, hem iş sahibi ama memnun olmayan bir kesim var: diş doktorları. Jelin içindeki beyazlatıcı madde olan hidrojen peroksitin fazla kullanımının sağlığa zararlı etkilerini vurgulayan doktorlar bu ‘bar’ların bilinçsizce açılmasının halk sağlığına ciddi tehdit oluşturabileceğini belirtirken beyazlatıcı kitlerin ithalatçısı, hekimlerin %25 oranında kullandıkları bu maddenin kitlerde sadece %0.1 oranında bulunduğunu ve hiç bir tehlikenin söz konusu olmadığını kamuoyuna duyurdu. Tartışmalar süreceğe benzer.

Paris’te farklı bir hırsız: Son iki hafta içinde onun üzerinde boulangerie(fırın)’ye girip her seferinde 8 ila 20 euro değerinde croissant satın alan, ardından tabancasını göstererek parayı ödemeden kaçan hırsız aranıyor. Soyulan fırınlardan birinin sahibi Augusto Dos Santos, gazetecilere ‘eğer gerçekten ihtiyaç sahibiyse hergün yiyeceğini ücretsiz verebilirim’ açıklaması yaptı.

Hoş bir sedayla son verelim bu ayki yazımıza: 17 milyon üzeri seyirciyle tüm zamanların en çok izlenen Fransız filmi sıralamasında ikinci olan ‘Intouchables’ (Dokunulmazlar) sinemaseverleri mest ededursun bir başka güzel film El Gusto vizyona girdi. Filmin senarist ve yönetmeni Safinez Bousbia Cezayir doğumlu. Bir süre mimar olarak çalıştıktan sonra 2003 yılında sinema dünyasına adım atan Bousbia 2004 yılında Dublin’de Quidam Productions şirketini kuruyor. Şirketin amacı gün ışığına çıkmamış hikayeleri bulmak ve ekrana taşımak. Bousbia’nın tutkulu projesi 2003 yılında bir Cezayir gezisinde beğendiği bir aynayı satın almak için küçük bir dükkanı ziyaretiyle başlar. Satıcının gösterdiği eski fotoğraflardan yola çıkarak şimdi 70 ila 100 yaşlarında Cezayir ve Fransa’da yaşayan bir grup Müslüman ve Yahudi müzisyenin izini sürmeye başlar. ‘O gün hem onların hem benim hayatım değişti.’ diyen Bousbia’nın filmi biraz Buena Vista Social Club biraz Radu Mihăileanu’nun Le Concert (Konser) filmlerini çağrıştıyor. Cezayir Konservatuarında Chaabi müziğinin efsane ustası El Hadj M’Hamed El Anka’dan aldıkları derslerin üzerinden elli yıl geçmiştir. Kelime anlamı folk olan chaabi müziği Arap-Endülüs, Berber ve Flamenko müzik geleneklerinin bir kokteyli. Savaşın ve tarihin ayırdığı ama dostluğun ve müziğe aşkın ortak paydasında tekrar birleşen 42 kişilik El Gusto orkestrasının Fransa’da verecekleri konsere hazırlanışını izlediğimiz film boyunca mandolin, keman ve perküsiyon eşliğinde melodilerin enerjisi bizi Cezayir Casbah’sının sokaklarına götürür. ‘Her evin taşında bir şiir yatar’, ‘açlığı, susuzluğu, yoksulluğu unutturan’ sokaklarımızın müziği kanımıza işlemiştir, asla ölmeyecek’ diye tanımladıkları müziklerinin yanısıra film aşkı, kayıpları, sürgünleri, ihaneti ve dostluğu dile getirir. Namelerine ortak olduğumuz müzik tutkusunun tüm kültürel, etnik ve dini sınırları aştığını ispat eden El Gusto mükemmel arkadaşlığın değerine dikkat çekerek gözleri yaşartıyor, gönülleri fethediyor.