17 Şubat 2012 Cuma

Adieu L’euro !


5 şubat akşamı. Ağır bir griple yatıyorum. Ilaç almak için kalktığımda televizyonda bir flaş habere rastlıyorum: Adieu L’Euro! (Elveda Euro) Oldukça çarpıcı bir başlık. Sunucu ülkenin farklı yerleriyle canlı bağlantılar yapıyor, röportajlar birbirini izliyor, sorular, yanıtlar, yorumlar derken kulaklarıma inanamıyor, televizyonun önüne çakılıp kalıyorum. Euro bölgesindeki 17 ülkenin devlet başkanlarının aynı anda euronun 10 yıllık kısa ömrünün sona erdiğini açıklaması, Fransa’da 1 franc’ın 1 euro’ya eşitlendiği, 3 gün boyunca Avrupa borsalarının kapalı kalacağı, 6 ay süresince iki para biriminin de piyasada geçerli olacağı haberleri birbirini izliyor. ‘Sibel, aldığın ilaçlar seni sersemletmiş olmasın’ ya da ‘soğuk bir kamera şakası mı bu’ derken Capital programının jeneriği ile gerçek dünyaya dönüyorum. Meğerse programın gazetecilerinden Jerome Levy tarafından üç aylık araştırma sonucu ortaya böyle bir document fiction çıkmış. Konu: ‘Eğer bir gün eski Fransız para birimi franc’a geri dönülürse Fransızların hayatında neler değişecek?’
Ekonomistler Avrupa’nın finansal geleceğiyle ilgili farklı öngörüler sunarken, sokaktaki adamların %34’ü eurodan vazgeçilmesi taraftarıyken önümüzdeki yıllar euro zone’da nasıl gelişmeler gösterecek kestirmek oldukça güç. Yaklaşan nisan ayı seçimlerine odaklanan Fransa’da herşey seçim sonrasına itelelenirken ve bankaların ‘sağlık’ durumu sorgulanırken kimi Fransızlar euroyu günlük hayatlarından silmişler bile… Nasıl mı? Buyrun anlatayım.

Villeneuve-sur-Lot. 25.000 kişinin yaşadığı küçük bir kasaba. Yerel para birimi fikri Fransa’da ilk kez bu kasabada uygulamaya konulmuş. ‘Agir pour le vivant’  derneği girişimin mimarı. Paranın desenini yapacak bir ressam ve basacak bir matbaa bulup kolları sıvıyorlar. Sahtesini engellemek için de her kağıt para numaralanıyor. Ardından fikir kasaba halkına, özellikle esnafa anlatılıyor, 6 ay içinde kırktan fazla şirket üye oluyor. Derneğe eurolarını verip karşılığında abeille’lerini alıyorlar.

Abeille’in kelime anlamı arı. Paranın sağ tarafında kasabanın manzarası, sol tarafında de bir arı figürü var. Renkler capcanlı: mor, pembe, yeşil. Her arı para 1 euroya eşit. Arı parayı tahsil eden esnaf ve şirketler derneğe üye diğer profesyonellerde harcamaya başlamışlar bile… Kuaföre giriyorsunuz, saç kesimini arı paranızla ödüyorsunuz. Ekmek fırınında ekmeğinizi alırken yine arı para…Bakkallar, manavlar, şarap üreticileri, sağlık malzemeleri, giysi, ayakkabı, kitapçı, terzi, cafe/bar derken günlük ihtiyacın çoğunu karşılayacak bir esnaf grubunda yerel para kabul ediliyor. Kasabada yaşayanlar hayatlarından memnun. Alışkanlıklarını değiştirmişler, ekonomiye inanılmaz bir dinamizm gelmiş. Hem bölge içinde ticaret canlanıyor hem de para kapalı devre yerel dolaşımda kalmayı sürdürüyor.  Kasabanın fırını daha önceleri organik ununu Fransa’nın heryerinden satın alırken şimdilerde tüm ihtiyacını 4 km mesafedeki yerel üreticiden arı parayla aldığını belirtiyor. Haftada 20 kilo un satan üretici de artık 200 kilo sattığını teyit ediyor sevinçle..

Arı para üç ana prensip üzerine işliyor: Birincisi sadece yerel kullanımı mümkün, zaten sadece bölgesel kalmak şartıyla bu ‘yerel değişim sistemi’ yasal.. Ikincisi euroya belli bir parite ile bağlı. Üçüncüsü ve en önemlisi harcanmadığında değerini kaybediyor. Bir anlamda yemek fişleri ya da mağazaların hediye çekleri gibi düşünülebilir. Arı para altı ayda bir %2 devaluasyona uğruyor. Kullanmaya devam etmek için ya dernekten %2 değerinde ek pul alıp üzerine yapıştırmak gerekiyor ya da yine aynı değer kaybıyla euroya döndürülebiliyor.

Villeneuve’ü kısa zamanda başka yerel paralar takip eder: Toulouse’da le sol violette, Aubenas’da la bogue, Lorrain’de l’epi, Pézenas’de l’occitan gibi…

Alternatif para fikri tabii ki yeni bir buluş değil. Ortaçağdan itibaren uygulanan bu fikrin günümüzde dünyada 5.000’in üstünde örneği var. Almanya’da Chiemgauer, ABD’de Ithaca Hour, Kanada’da Calgary Dollar, Ingiltere’de Lewis, Italya’da Roma yakınlarındaki 600 kişilik Filettino kasabasında Fiorito olarak hayat bulmuş.

New York eyaletinin Ithaca şehrinde 1991 yılından bu yana hour kullanılıyor. ABD’nin en eski ve en geniş kullanım ağı olan hour dolaşıma çıktığında bölgede ortalama saat ücreti 10$ olduğundan 1 hour, 10 dolar değere eşitlemiş. Muhasebeciden tamirciye, tiyatro biletinden çocuk bakımına, restoranlardan çiftçilere geniş bir kullanım ağına sahip olan hour kelimesinin saat anlamına gelmesi paranın mal satın almak için gereken bir araç olmasının yanısıra iş gücü ve zaman değerinin de hatırlatılmak istenmesinden.

1990’larda Arjantin’de olduğu gibi çoğu kriz döneminde gelişen bu yerel para fikri günümüzde euronun popülaritesini kaybetmesiyle süksesini arttırmakta. Hem krize hem globalleşmeye karşı bir silah olarak değerlendirilen yerel alternatif para bankacılık sistemine güvenin sarsıldığı günümüzde kriz bölgelerinin dinamiklerini canlandırmakta işe yarayabilir. Bu parayı biriktirmek ve yatırım amaçlı kullanmak mümkün olmadığından paranın spekülasyon amacı dışında sadece harcama amaçlı kullanımı gerçeği Fransız halkının hoşuna gidiyor. Insanlar harcadıkları paranın, bankaları ve spekülasyoncuları zenginleştirmek yerine kendi bölgelerinin kalkınmasına ve yerel üreticilerin yaşamlarını sürdürmesine katkıda bulunma fikrini benimsiyorlar. Arı paranın kurucularından Patrick Figeac ‘Bankalara güvenmiyoruz. Arı para yerel harcanıyor, %100 değişim aracı olarak kullanılıyor. Ulusal paramız ise %100 spekülasyon!’ diyor.

Bir gün gelir de euroya elveda der miyiz bilmiyorum ama yerelden öteye geçemeyeceği kesin olsa bu uygulamanın bana küçükken oynamaktan çok büyük zevk aldığım monopoly oyununu anımsattığını ve beni çok eğlendirdiğini itiraf ediyorum.

Ha bu arada unutmadan bugün eski Fransız franklarını değiştirmek icin son gün!!




Kaynakça : TV M6, Europe1

20 Ocak 2012 Cuma

Yuz Gun Kala...

Geçen yılı bitirdik, koşar adımlarla yenisine başladık, hatta 2012’nin ilk ayını arkamızda bırakıyoruz bile! Fransa’da yılsonu/yılbaşı neler olup bitiyor, kamuoyunda neler konuşuluyor, hadi kısa bir tur yapalım.

2011 yılının son günlerine Türkiye-Fransa gerginliği damgasını vurdu. Trocadero meydanında Fransa’da yaşayan Türkler toplandı, yürüdü, seslerini duyurdu. Ocak sonunda öngörülen Senato görüşmelerinin yapılıp yapılmayacağını ve nasıl sonuçlanacağını hep beraber izleyeceğiz.

Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy yılsonu mesajında Fransa için oldukça karanlık bir tablo çizdi, korku herkesin ensesinde. Aradan iki hafta geçmeden uzun süredir zaten beklenen Fransa’nın kredi notu düşürüldü. Yapılan son anketler Fransızların üçte ikisinin çok tedirgin olduğunu, mutsuzluk seviyesinin tavan yaptığını göstermekte.

Seçimlerin ilk turuna 100 gün kala politikada ton sertleşiyor. Fransa Ulusal Meclisi Başkanı Bernard Accoyer’ın ‘solun bu seçimi kazanması bir savaş sonucuna benzer’ sözlerinin ardından sosyalist Parti başkanı Martine Aubry, geçen hafta Lille’e ziyareti sırasında cumhurbaşkanı Sarkozy’yi uyardı: ‘Grubunuzu daha iyi kontrol edin, seçim tartışmaları seviyesini yüksek ve kaliteli tutarsak hem cumhuriyet hem halk kazanır’ dedi. Cumhurbaşkanı yanıtında kendisi hakkında ileri geri konuşan François Hollande’a göz kulak olması tavsiyesinde bulundu! 

Yeşiller Partisi başkanı eski yargıç Eva Joly 14 temmuz cumhuriyet bayramında askeri resmi geçide gerek olmadığı söyleminin ardından yeni bir polemiğe imza atti. Partisinin ‘Eşitlik Gecesi’nde konuşan Joly Yahudilerin Kipur (oruç) ve Müslümanların Ramazan Bayramlarının da resmi tatil olması gerektiğini söyledi. Sosyalist Parti yetkilileri Joly’ye devletin laiklik kuralını hatırlatırken Yüksek Öğretim Bakanı Fransa’nın Hristiyan köklerini vurguladı. Seçim kampanyaları başlığı altında ‘diyalog ve tartışmaların yerine polemiklerin tercih edilmesine’ üzüldüğünü belirten Joly ‘öneride bulunmanın, ne yapmak istediğini söylememekten’ daha iyi olduğu görüşünü savundu.

Geçen yılki Mediator (Servier Laboraturalarının diyabet için ürettiği bu ilacın kilo kaybetmek isteyen hastalara da verilmesi, yaklaşık 5 milyon kişinin kullandığı ilacın kalp rahatsızlıkları ve ölümlere sebep olması) skandalının ardından tıbbi yerine çok daha ucuz atık malzemeden üretilen sanayi tipi silikon kullanan Fransız PIP firması da son yılların en büyük sağlık skandallarından birine neden oldu. Dünyada 300 ila 400.000 kadın tarafından  kullanıldığı tahmin edilen bu meme silikonlarının değiştirilmesinde, gerekli kontrol ve önlemlerin alınmadığından yola çıkarak, devletin masrafları karşılaması konusu tartışılmakta.

Kelime anlamı ‘gülümseme barı’ olan bar à sourire’ler gündeme bomba gibi düştü. Bembeyaz dişlere mi sahip olmak istiyorsunuz? Giriyorsunuz bu dükkanların birine, rahat koltuklara yerleşiyorsunuz. Üzerine jel sürülen silikon bir protez ağzınıza yerleştiriliyor; mavi ışıklı lambanın altında 15 dakika oturuyor, tv izleyip müzik dinleyebiliyorsunuz. 30 euroya mal olan bu ‘bakım’ şu anda Paris’te çok moda. Kuruluş maliyetinin düşük olması, tek kişi ile işletilebilmesi, 30-40 m2lik alanda üç müşteriye aynı anda hizmet verilebilmesi, kullanılan kitlerin hiç bir hazırlık gerektirmemesi, Paris’te iki yıl içinde 80 mağazanın açılmasının en önemli sebeplerinden. Hem tüketici memnun, hem iş sahibi ama memnun olmayan bir kesim var: diş doktorları. Jelin içindeki beyazlatıcı madde olan hidrojen peroksitin fazla kullanımının sağlığa zararlı etkilerini vurgulayan doktorlar bu ‘bar’ların bilinçsizce açılmasının halk sağlığına ciddi tehdit oluşturabileceğini belirtirken beyazlatıcı kitlerin ithalatçısı, hekimlerin %25 oranında kullandıkları bu maddenin kitlerde sadece %0.1 oranında bulunduğunu ve hiç bir tehlikenin söz konusu olmadığını kamuoyuna duyurdu. Tartışmalar süreceğe benzer.

Paris’te farklı bir hırsız: Son iki hafta içinde onun üzerinde boulangerie(fırın)’ye girip her seferinde 8 ila 20 euro değerinde croissant satın alan, ardından tabancasını göstererek parayı ödemeden kaçan hırsız aranıyor. Soyulan fırınlardan birinin sahibi Augusto Dos Santos, gazetecilere ‘eğer gerçekten ihtiyaç sahibiyse hergün yiyeceğini ücretsiz verebilirim’ açıklaması yaptı.

Hoş bir sedayla son verelim bu ayki yazımıza: 17 milyon üzeri seyirciyle tüm zamanların en çok izlenen Fransız filmi sıralamasında ikinci olan ‘Intouchables’ (Dokunulmazlar) sinemaseverleri mest ededursun bir başka güzel film El Gusto vizyona girdi. Filmin senarist ve yönetmeni Safinez Bousbia Cezayir doğumlu. Bir süre mimar olarak çalıştıktan sonra 2003 yılında sinema dünyasına adım atan Bousbia 2004 yılında Dublin’de Quidam Productions şirketini kuruyor. Şirketin amacı gün ışığına çıkmamış hikayeleri bulmak ve ekrana taşımak. Bousbia’nın tutkulu projesi 2003 yılında bir Cezayir gezisinde beğendiği bir aynayı satın almak için küçük bir dükkanı ziyaretiyle başlar. Satıcının gösterdiği eski fotoğraflardan yola çıkarak şimdi 70 ila 100 yaşlarında Cezayir ve Fransa’da yaşayan bir grup Müslüman ve Yahudi müzisyenin izini sürmeye başlar. ‘O gün hem onların hem benim hayatım değişti.’ diyen Bousbia’nın filmi biraz Buena Vista Social Club biraz Radu Mihăileanu’nun Le Concert (Konser) filmlerini çağrıştıyor. Cezayir Konservatuarında Chaabi müziğinin efsane ustası El Hadj M’Hamed El Anka’dan aldıkları derslerin üzerinden elli yıl geçmiştir. Kelime anlamı folk olan chaabi müziği Arap-Endülüs, Berber ve Flamenko müzik geleneklerinin bir kokteyli. Savaşın ve tarihin ayırdığı ama dostluğun ve müziğe aşkın ortak paydasında tekrar birleşen 42 kişilik El Gusto orkestrasının Fransa’da verecekleri konsere hazırlanışını izlediğimiz film boyunca mandolin, keman ve perküsiyon eşliğinde melodilerin enerjisi bizi Cezayir Casbah’sının sokaklarına götürür. ‘Her evin taşında bir şiir yatar’, ‘açlığı, susuzluğu, yoksulluğu unutturan’ sokaklarımızın müziği kanımıza işlemiştir, asla ölmeyecek’ diye tanımladıkları müziklerinin yanısıra film aşkı, kayıpları, sürgünleri, ihaneti ve dostluğu dile getirir. Namelerine ortak olduğumuz müzik tutkusunun tüm kültürel, etnik ve dini sınırları aştığını ispat eden El Gusto mükemmel arkadaşlığın değerine dikkat çekerek gözleri yaşartıyor, gönülleri fethediyor.



29 Kasım 2011 Salı

Kimdir bu ‘locavore’lar??




Bu ay sizlere son yıllarda ses getiren bir akımdan bahsetmek istiyorum: LOCAVORISM. Nedir, kimdir bu locavore’lar? Kısaca özetlemek gerekirse sadece yaşadıkları yörede ve sadece o sezon üretilen ürünleri tüketenler.

Locavore akımı bir grup genç tarafından San Francisco’da 2005 yılında bir çağrıyla başlar: Bölgedeki ve dünyadaki insanlara ağustos ayı boyunca sadece evlerinin 150-200 km dahilinde üretilenleri yemeğe çağrıda bulunurlar. Ardından mevsim ürünlerini kurutma, konserveleme, turşulama çağrısı yaparlar. 2007 yılında Jessica Prentice tarafından yaratılan ‘locavore’ sözcüğü Oxford American Dictionary’de yılın sözcüğü ilan edilir.

Locavorların en önemli amaçları gastronomik ve sağlık açısından taze, olgun, lezzetli, besin değeri yüksek, kimyasal artıklardan uzak ürün tüketmek, ekonomik açıdan yerel ve sezon ürünleri nedeniyle üretim maliyetini düşük tutmak, tüketiciye avantajlı fiat, bölgenin ekonomisine katkı, ekolojik olarak da toprağın sağlığı, enerji tasarrufu ve çevreye daha az zarar vermek olarak özetlenebilir.

Yüz yıl önce herkes koyunun/kasabasının çiftçisini adıyla tanır, el sıkışır, sağlıklı doğal ürünler paylaşırdı; 2.500 km uzakta üretilen bir ürünün sofralarımızda bulunması hayal bile edilemezdi. Oysa bugün durup düşünelim: Endüstriyel ziraatın ve yiyecek üretiminin globalleşmesinin yaşantımıza, dünyamıza etkileri nelerdir? Soframızdaki ürün nerede üretiliyor? Hangi işlemlerden geçiyor? Nasıl taşınıyor? Nerede bekletiliyor? Bilmiyoruz. Ekolojik etkileri, CO2 üretimi, genetik değişime uğraması…? Bugün varılan yüksek metal oranlı, yüzlerce işlem görmüş, yiyecek boyalarıyla süslenmiş, kimyasallar içeren beslenme tarzının son 50 yılda dünya üzerindeki bir çok hastalığın artışında çok önemli neden olduğuna inanlardanım. 

Londra’daki New Economics Foundation’ın çalışması yerel bir yiyecek firmasında harcanan her 10£’un o bölge için 25£ değerinde olduğunu, aynı tutar bir süpermarkette harcanırsa bölgeye getirisinin sadece 14£ olduğunu gösteriyor. Yani yerel harcamalar yerel ekonomi için neredeyse iki katı para yaratıyor. Hiç unutmuyorum Riga’da yaptığımız eski şehir turunda rehberimiz bizleri semt pazarına götürmüş, market yerine pazardan alışveriş yapmamızın yerel ekonomiye faydalarından bahsetmişti.

Iyi, güzel, yerel tüketelim de Fransa’da yapılan bir araştırmada ‘büyük illerin sadece yerel üretimle beslenmesi mümkün mü’ sorusuna gelen yanıt inanılmaz: Bölgesel beslenme otonomisinin ortalama 4 gün olduğu tahmin ediliyor-yanlış okumadınız sadece dört gün- yani yarın ulaşım kanallarında bir kesinti olursa bölgede yaşayanların sadece yerel üretimle beslenmesi imkansız. Biraz daha rakamları incelersek örneğin Ile-de-France’ın (Paris ve çevresindeki 11 milyon nüfuslu bölgenin) patateste %26, yumurtada %12, taze sebzede %10, taze meyvede %1,5, sütte %1, ette ,5 oranında kendine yeterliliği mevcut!

Tabii ki rakamlar çok açık ve net. Bugünden yarına yerele geçmek mümkün değil. Ama imkansız değil. ABD’den bir kaç örnek vermeden geçemeyeceğim: Geo dergisinin ekim sayısında çıkan bir makalede Amerikanın ekolojik başşehri olarak bahsediliyor Portland’dan… Şehir merkezinde 20 kadar ‘farmers market’ ve 30 kadar ‘urban farm restaurants’ mevcut. Bu restoranlarda yemek için en az yarım saat kuyruk bekliyorsunuz. Sofraya oturdunuz, örneğin tavuk mu sipariş edeceksiniz, tavuğun bütün biyografisini okuyabiliyorsunuz, nerede yetiştirildiler, neyle beslendiler… Yine şehre yayılmış 400 kadar ‘farm cart’ denilen karavanda son yılların kriz ekonomisi nedeniyle yüksek kiralardan kaçmak zorunda kalan genç şefler bir park yeri kiralayarak yine çevrede üretilen malzemeden çorbalar, sandviçler, ızgara etler hazırlıyorlar, uygun fiata satıyorlar. Şehirde fast food zincirleri iş yapamıyor, Starbucks şehrin bir çok semtinde kepenk kapatmış, halk Subway yerine yörenin fırınını, McDonalds yerine yerel hamburgerci Burgerville’i tercih ediyor, hatta daha ileri gidip park yerlerinin çatılarında kendilerine ayrılan ‘semt bahçeler’inde kendi ürünlerini yetiştiriyorlar. Kısacası Portland’lılar yerel ve sağlıklı yemeği dini bir ritüel, bir yaşam tarzı olarak benimsemeyi başarmışlar. 

Restoranlar ve şefler arasında bu akımı destekleyenlere her gün yenileri eklenmekte. Örneğin Google’ın Café 150’si… Tüm ürünleri 150 mil dahilinde geliyor. Fransa’da da bir çok şef kendi bostanını, bahçesini kurmakta, mutfağında kullandığı sebze, meyve ve taze otlarını kendi üretmekte ya da yerel üreticilerle çalışmakta. Işte Alain Passard… 2001 yılından beri eti menüsünden çıkartan şef, kendi bahçesinde tamamen doğal yöntemlerle ürettiği 450 çeşit sebze/meyve/taze otu menüsünde mükemmel bir yaratıcılık ve çeşitlilikte sunmakta.

Yeşiller Partisinden eski cumhurbaşkanı adayı Nicolat Hulot Vakfının lanse ettiği ‘Des fraises au printemps et pas en hiver’ (kışın değil sadece ilkbaharda çilek) hem yöresel hem sezon ürünlerinin promosyonunu yapıyor. Şehirlerde kurulan pazar yerlerinde yerel üretici standları artmakta, çeşitlenmekte.  Internet üzerinden ürünlerini pazarlayan üreticiler o haftanın mahsulü meyve, sebze, et, balıktan oluşan mutfak sepetlerini satışa sunmakta, evinize teslim etmekte. Daha da güzeli ‘kendi sebzeni, meyveni kendin topla’ çiftlikleri artmakta… Pazar sabahı çocuklarınızı alıyorsanız, sepetlerinizi kolunuza takıyorsunuz, en yakın çiftliğin yolunu tutuyorsunuz. Girişte o haftanın ürünlerinin listesi var, sonbaharda incir, ilkbaharda kuşkonmaz… Taze taze koparıyorsunuz, topluyorsunuz. Ardından evinize dönüp mutfağa girip taze taze pişirip yiyebiliyorsanız sizden şanslısı var mı? Çocukların çoğu tavuk neyle beslenir, soğan, fasulye, çilek nasıl yetişir bilmiyor. Hem ailecek böyle bir zevki paylaşmanın keyfi bir başka, hem de yerel üreticiye mükemmel ekonomik destek olmanın gururu.

Locavorism geçici bir modadan ileri geçemez mi yoksa beslenme alışkanlıklarımızı cidden değiştirecek bir akım mıdır? Yakın gelecekte üretim ve tüketimde bir rönesansa tanık olabilir miyiz? Bunu pek tabii zaman gösterecek ama sağlıklı beslenmek, yeni mevsim tadları keşfetmek, yöremizi tanımak, yerel ekonomiye destek vermek ve gezegenimize saygı göstermek için çok gecikmeden bu konuya hepimizin kafa yorması lazım diye düşünüyorum. Siz ne dersiniz?


20 Ekim 2011 Perşembe

Paris’te Kanser için Yürüdük

Ekim ayında Paris’te pembeler giyinmiş upuzun bir kortej Esplanade du Château de Vincennes’da toplandık. Önce bir seans ısınma hareketleri, start verilince de kah koşanlar kah yürüyenler… Dostluk ve paylaşım içinde geçen yürüyüşte anlamlı bir hedefin parçası olmaktan haz aldık.

Odysséa 2011 Koşusu/Yürüyüşünden bahsediyorum. Bu koşu temmuz 2002’de Frédérique Jules ve Frédérique Quentin adlı iki arkadaş tarafından kurulan Odysséa derneği tarafından her yıl düzenleniyor. Koşunun amacı meme kanserine karşı savaşta araştırmalara maddi destek toplamak.

2 ekim pazar günü hava tarif edilemeyecek kadar güzeldi. Ama daha da güzeli katılımcıların sıcaklığı ve arzusu pozitif enerjiye dönüşmüştü. Koşanlar, yürüyenler, hediyelik eşya satın alanlar, gönüllüler, spor antrenörleri ve sponsorlarla kocaman bir ailenin parçasıydık sanki. Herkes bir sabah boyunca günlük koşturmasını unutmuş tek bir yürek olmuştu. Ortama bir bayram havası hakimdi. Bir gün öncesinde de 5-12 yaş grubu 1.000 çocuk ‘je cours pour maman’ (annem için koşuyorum) parkurunda bir kilometre koşmuşlardı.

2002 yılında 900 kadınla başlayan organizasyon bu yıl 10. yaşgününde kadın, erkek, çocuk 22.000 kişiye ulaştı! Katılım ücretlerinden 10.000 euro toplandı, tüm organizasyondan 280.000 euro! Derneğin kuruluşundan bu yana toplam 160.000 kişi koştu, yürüdü, 1.5 milyon euro yardım toplandı. 2011’de derneğin hedefi Fransa çapında toplam 50.000 kişi ve 400.000 euro toplamak. Paris’teki sonuçlardan sonra çok güç olmasa gerek.

Toplanan yardım Villejuif’de bulunan IGR Institut Gustave Roussy’deki meme kanseri tedavisi araştırmalarını finanse eden bir programa aktarılıyor. 24 yılı aşkın bir süredir doktor ve araştırmacılardan oluşan IGR, hasta ve hasta yakınlarının yanında tedavilerin daha hedefe ulaşıcı, daha az ağrılı ve daha etkili olması yolunda çalışmalar yapıyor. Moleküler biyoloji araştırmaları son yıllarda yepyeni bir seyir çizmekte: her hastaya en etkin tedaviyi tespit etmek için kişiye özel tedavi. Işte toplanan fonlar bu programa aktarılıyor.

Odysséa’nın amaçlarından bir diğeri de bir buluşma noktası oluşturarak hastalık hakkında bilgi vermek, araştırmalardan bahsetmek, meme kanserinin erken tespitinin önemini vurgulamak, hasta ve yakınlarına yardım mekanizmalarını tanıtmak.

Katılımcıların bir kısmına kulak verelim:

‘Bu, Odysséa koşusuna ilk katılışım. Çok hoş bir ambiyans var. Üstelik kronometreye bakmadan sadece zevk almak ve dayanışma adına koşmak süper!’

‘Bir çok koşuya katılıyorum ama burada %100 herşey araştırmaya aktarılıyor. Bu kadar kadının katılımı da çok güzel…’

‘Umarım çocuklarım benimle gurur duyar. Sağlık sorunu olan küçük bir kızım var, onu mücadeleye devam etmesi için motive etmek, herşeyin mümkün olduğunu ispat etmek istedim.’

Meme kanseri 35 ila 55 yaş arasında kadınlarda en yaygın kanser türü. Fransa’da her yıl 19.000 kadın meme kanserinden hayatını kaybediyor. Kanserden ölen kadınların %19’u ve 65 yaş öncesi ölümlerin %40’ını meme kanseri oluşturuyor. Son yıllarda ise kansere bağlı ölüm oranı, erken teşhis ve daha iyi tedavi yöntemlerinin gelişmesi ile düşüş göstermekte.

Kanser ismi bile korkutucu bir hastalık. Büyüklerimizi anımsarım kelimeyi bile ağızlarına almayı istemezler, ‘kötü hastalık’ derlerdi. O günlerden günümüze köprülerin altından çok sular aktı, hastalık, söylemesi güç ama yaygınlığı nedeniyle banalleşti, sıradanlaştı. Konu açıldığında ailesinde, evinde, yakınında bu hastalıkla mücadele veren eşi, dostu, akrabası, arkadaşı olmayan kimse yok sanki. Tüm bunlara rağmen karşıdan gazel okumakla içinde yaşamak arasında dağlar kadar fark var. Kanserin girdiği evde mutlaka birşeyler oluyor, birşeyler kopuyor. O haber öncesi ve o haber sonrası hayatta hiç bir şey aynı olmuyor. Kanser hastalığı ve tedavi süreci hem hasta hem de yakınları için ciddi bir yaşam sınavı.

Yapılan araştırmalar hastanın altı evreden geçtiğini belirtiyor. Genellikle hastaların, kanser tanısını duyduklarında gösterdikleri ilk tepki şok ve şaşkınlık. Çoğu hasta kendisine anons edilen ‘kanser’ kelimesinden sonra donup kaldığını anlatıyor. Sonrasında ‘doktor yanılmış olmalı’ gibi düşüncelerle inkar dönemine geçiliyor. Üçüncü evre hastalığa, doktora, hatta yakınlara duyulan öfke dönemi. ‘Neden ben, niye benim başıma geldi’ soruları hastayı meşgul ediyor. Doktorlar hastalık tanısı sonrası yaşanılan öfke, isyan, hüzün, çaresizlik ve üzüntü gibi olumsuz duyguların normal olduğunu, asla ertelenmemesi, bastırılmaması ve paylaşılması gerektiğinde fikir birliği içindeler. Dördüncü dönem olan pazarlık evresinin ardından hasta yapamayacaklarını/kaybeceklerini düşünüp beşinci evre olan depresyon evresine giriyor. Son aşama ise kabullenme. Hasta bu evreye gelince öfkesini dışa vurup kayıplarının yasını tutabilmişse kendini daha huzurlu hissedebiliyor.

Kanserle savaş oldukça meşakkatli bir süreç. Fiziksel sıkıntların ötesinde psikolojik travmayla yaşamayı öğrenmek ise bugünden yarına olmuyor. Bolca kitap karıştırmak, gelişmeleri takip etmek, ama internet gibi iyinin yanında çokça çöp bilginin olduğu bir mecrada da çok temkinli olmak gerekiyor. Hastayı en iyi şekilde takip edecek, klasik ötesinde psikolojik anlamda destek verebilecek çok iyi bir doktora sahip olmak da şart.

Yaşam hiç de kolay gitmiyor, hep inişli, çıkışlı bir sınavın içindeyiz, bir an ‘oh, herşey iyi, güzel’ derken, önümüze bambaşka bir engel çıkabiliyor. Bu engeller arasında ciddi hastalıklar, travmalar, kayıplar da insanı bir yandan törpülüyor, eziyor, yıkıyor ama diğer yandan daha güçlü, daha mücadeleci kılıyor. Hayat devam ediyor, aynı şekilde değilse de farklı tutunmaya çalışıyor insan yaşama... Görevimiz vazgeçmeden savaşmak ve başarmak sanırım.

Odysséa sırasında işte bu duygu ve düşünceler içinde yürüdüm kilometreleri, bu hastalığa karşı cesurca mücadele eden tüm hasta, hasta yakını, sağlık personeli, araştırmacı ve gönüllülere büyük saygı, takdir ve hayranlık duyarak…

23 Eylül 2011 Cuma

Kolaj Istanbul


Geçen ayki yazımı ‘Paris ağustosta güzeldir, Paris her mevsim ayrı güzeldir’ diye bitirmiştim. Paris’in en güzel aylarından biri de eylüldür. Yaz aylarında oldukça yavaşlayan yaşam ritminin eylül ayıyla birlikte canlanışından daha önceleri hep bahsetmiştim. Fuarlar kapılarını açıyor, sergiler, yeni mekanlar, sinema ve edebiyat sezonu doludizgin. Eylül ayında Les Journées Européennes du Patrimoine (Avrupa Miras Günleri) de bu ‘yeni başlangıc’a ayrı bir renk katıyor. Şehrin enerjişi insana iyi geliyor. Bu yıl bu uyanışın içinde Istanbul da yerini aldı. Nasıl mı? Kolaj Istanbul ! organizasyonuyla…

Ama Kolaj’a geçmeden önce organizasyonun yapıldığı Gaîté lyrique’den bahsedeyim: Paris’in üçüncü bölgesinde Pompidou merkezine iki adım mesafede, rue Papin’de, square des Arts et Métiers parkının köşesinde yer alan Gaîté lyrique tiyatrosu mimar Jacques-Ignace Hittorff ve Alphonse Cusin tarafından Italyan stilinde yapılmış ve 3 eylül 1862 yılında açılır. 1873 yılında Jacques Offenbach’ın direktörlüğünü yaptığı Théâtre de la Gaîté daha çok opera ve operet ağırlıklı gösterilere, 1920’lerde Diaghilev's Ballet Russe’üne, II. Dünya savaşı ertesi komedi müzikallere ev sahipliği yapar. 1970’lerde popülaritesini kaybetmeye başlar. 1989’da Planète magique adlı bir eğlence parkına dönüştürüldüğünde büyük tiyatro salonu, orkestra bolümleri yıkılır, sadece ön bina cephesi, girişi ve foyer’si muhafaza edilebilir. Mimar Manuelle Gautrand’ın 2004’de başlayan restorasyon çalışmaları 7 yıl sürer, merkez dokuz ay önce dijital sanatlar ve modern müzik merkezi olarak kapılarını tekrar açar. Resepsiyonu, tarihi foyer’si, 3 perfomans salonu, sergi alanları, modern kütüphane merkezi, video oyunu salonu, sanatçı alanları ve butiğiyle 9,500 m2’lik kullanım alanı olan Gaîté lyrique, en modern teknoloji ile hareketli zemin ve duvar özellikleri, akustik izolasyonu sağlayan ‘kutu içinde kutu’ sistemiyle özellikle gençlerin çok rağbet ettiği şu günlerde Paris’in en hot spot’larından…

Işte bu özel mekan, geçen mart ayında Berlin şehrini ağırlarken bu yıl 14-18 eylül tarihleri arasında Istanbul’u misafir etti. Merkezin sanat direktörleri Jos Auzende ve Vincent Cavaroc Istanbul hakkında bakın ne diyorlar: ‘Berlin Next !’in ardından sıra Istanbul’un karmaşık ve tezat enerjilerinde…öyle bir şehir ki tartışmasız Avrupalı, tuhaf biçimde yakın…Dünyanın büyük metropollerinin birbirlerine benzemeye başladığı bir dönemde Istanbul gözlerimizin önünde dönüşüyor, biçim değiştiriyor. Müthiş hızlı bir büyümenin, 70 yılda 15 katına çıkan nüfusun yarattığı bir düzensiz ‘kolaj-şehir’ görüntüsü… Bu anarşik kent yayılmasının yarattığı kuşatılmış mahallelerde oluşan artistik ağ, yüklü miktarda farklı platformu harekete geçiriyor… Devlet kültür politikası daha çok geleneksel ve resmi sanatı desteklediğinden bağımsız modern sanat sahnesi kolektif ve özel finansman etrafında şekilleniyor. Bu artistik buluşma için yola çıkan Gaîté, şehrin daracık arka sokaklarından başlayarak oluşturduğu Kolaj Istanbul programında öznel bir parkurla seslere, görsel sanatlara, performans ve kareografilere yer vermekte. Kolaj Istanbul 5 gün boyunca sizleri ‘organize kaos’ içindeki bu işleyişte bir gezintiye davet ediyor. Hem sıradışı hem oldukça tanıdık komşularımızı keşfetmeye gelin.’   

Gerçekten de geçen hafta Paris, bu merkezdeki Istanbul’un seslerini yansıtan enstalasyonlar, filmler, kitaplarla şenlendi. Kilimler, büyük rahat yastıklar, küçük kahve masalarıyla düzenledikleri sıcak ortamda  Cevdet Erek’in ‘chambre sonore’, Serra Yilmaz&Gilles Mardirossian’ın audiovisuel enstalasyonları, ‘Les Sons d’Istanbul’ salonu, ve Olivier Taieb’in ‘Jazzmix in Istanbul’ konser projeksiyonları oldukça ilgi çekti. Serra Yılmaz çocuklara çarşamba günü fransızca, pazar günü türkçe masallar okudu. Murat Meriç Anadolu pop üzerine konferans verdi, Fatih Akın’ın ‘Crossing the Bridge: the Sound of Istanbul’ dökümanter filmi gösterildi. Transseksüel Kürt militan feminist sanatçı Esmeray’ın önce kadın sonra 20 yıl öncesinde olduğu gibi erkek köstümleriyle Istanbul gecelerinde çekilen kısa metraj filmi gösterildi, sanatçı yıllarca Beyoğlu’nda sattığı özel midye dolmalarının tarifini gösterdi. Açık Radyo canlı yayın yaptı. Her akşamüstü Rakı Hour düzenlendi, bir kadeh içki yanında Türk mezeleri tadıldı, lokum ve türk kahvesi eşliğinde muhabbetler koyulaştı, ‘organize kaos’ içinde ses ve görüntülerle Istanbul’un modern sanat alanındaki renkliliği ve çeşitliliği anlatıldı, tanıtıldı. Istanbul gece hayatının amblematik merkezlerinden Babylon’un Yakaza Ensemble, Ilhan Erşahin’in Istanbul Sessions, 123 pop rock ve Peyote’un Kim ki o, Replikas performansları gecenin geç saatlerine kadar devam etti.

Organizasyonun son gününde pazar sabahı saat altıda kapılarını açan Gaîté, Mini Müzikhol’un Techno Parade kapsamında sundukları müzik maratonu ertesinde ‘Turkish Delight’ brunch’ıyla sona erdi. Türk çay ve kahvesi eşliğinde 130 şanslı davetlinin yanısıra merkezin genel direktörü Jérôme Delormas da peynir, zeytin, domates, salatalık, biber, reçel, bal, kaymak, börek, mücver, poğaça, pide, simit, baklava gibi geleneksel Türk kahvaltı lezzetlerimizden tattı.

Kültürlerin, dinlerin, kimliklerin kolaji Istanbul… Doğu ile Batı arasında köprü bu tezatlarla bezeli  şehrin ses ve ritmleri arasında Türkiye’nin kültür başkentini uzaktan ‘görmek, işitmek, tatmak ve öğrenmek’ için çok güzel bir fırsat yaratılmış oldu. Kalabalık katılım oranı bir çok Fransıza ulaşıldığının ispatı… Geçen yılki Türkiye Mevsiminin ardından Istanbul’un sahne aldığı bu etkinliği düzenleyenlere, katılanlara, destek verenlere bravo diyelim ve her seferinde halkların yakınlaşmasının sanattan geçtiğini ispat eden daha nice Türkiye esintilerini Paris’te görmeyi dileyelim.