16 Eylül 2008 Salı

Paris Versailles


Yook, blogumun adını değiştirmedim sadece bugünkü konum her yıl eylül ayında Paris ile Versailles arasında yapılan geleneksel koşu. Bu yıl 28 eylül pazar günü otuzbirincisi yapılacak olan koşu aynı adı taşıyan derneğin organizasyonu. Her yıl ortalama 25,000 kişinin katıldığı, 1,750 kişinin gönüllü çalıştığı organizasyon pek tabii ki sporun büyüklerinin sponsorluğu ile gerçekleşiyor. Sabah saat 10:00’da Eiffel Kulesinin ayağında başlayan koşu Versailles şatosunda sona eriyor. Katılmak için yazılmak şart, yazılmak için de son tarih : 24 eylül 2008. Ayrıntılı bilgi için : http://www.parisversailles.com/

Maalesef çok sportif biri değilim. Sporu günlük hayatın bir parçası yapma eğilimi benim gençlik dönemimde pek yoktu, hatta okulda beden derslerine girmemek için evden tezkere getirme adetimiz bile vardı! Ne yazık etmişiz çünkü sporun «ağaç yaşken eğilir» misali küçük yaşlarda önemini kavramak gerekiyor. Benim bugünden yarına maraton koşma imkanım yok(!) maalesef, ama ilgilenenler için özellikle 16 kilometrelik Meudon, Chaville, Velizy ve Viroflay ormanlarından geçen parkurun çok hoş olduğu belirtiliyor. «Yok, koşmak bana göre değil»cilerdenseniz Reebok’un Avon’la ortak hazırladığı “Walk around the world for breast cancer” (Meme kanseri için dünya çevresinde yürüyün) kapsamında Marche de 5kms (5 km’lik Yürüyüş)e katılmayı düşünebilirsiniz belki.

Bugün sayfalarıma bu sportif aktivite takıldı, araştırma yaparken bu başlık etrafında bir kaç önemli girişim beni çok etkiledi, onları da paylaşmak isterim.

Ilki, Dune d’Espoir. 28 eylüldeki koşuya katılan her katılımcı için 0,50 euro bu derneğe aktarılacak. Amaç sağlıklı sporcularla özürlü çocukları biraraya getirip spor kapsamında paylaşım sağlamak. Özellikle koşularda ve kum maratonlarında kullandıkları Joëlette adlı alet özürlü çocuklara yaşama sevinci aşılıyor. http://dunespoir.free.fr/la_joelette.html

Ikincisi Africa Run: http://www.africarun.org/ Bu dernek çocuk ve yetişkinler için kullanılmış iyi durumda spor ayakkabıları toplayıp Mali, Senegal gibi Afrika ülkelerindeki ihtiyaç sahiplerine ulaştırıyor.

Üçüncüsü de Handicap Prevention: http://handicaprevention.free.fr/ 2006 yılında Fransa’da her gün 30 ila 40 kişinin kazalarda sakatlanıp özürlü kaldığı istatistiği çok çarpıcı. Halkı trafik kazalarına karşı bilinçlendirmek derneğin ilk amacı. Ardından «28 eylülde spor köyüne kapaklarınızı getirmeyi unutmayın» diyorlar. Anlamıyorum, tekrar okuyorum. «Kullandığınız şişelerin plastik kapaklarını evinizde biriktirin.» Diş macunu, şampuan, likit sabun, deodoranttan tutun deterjan şişelerine, nutella kaplarından mayonez, ketçap, hardal kapaklarına dek her tür plastik kapak işe yarıyor. Kapaklar eritiliyor, granül haline getirilip tekrar plastiğe dönüştürülüyor. Bu yöntemle son yıllarda özürlü çocuklara/gençlere özel bisiklet, elektrikli sandalye gibi çeşitli yardımlarda bulunmayı başarmışlar. Yıl içinde de başta Decathlon spor mağazalarında ve okullarda olmak üzere bir çok toplama noktaları oluşturmuşlar. Size en yakın adres için web sitelerine bir göz atın. Süper buldum bu girişimi. Küçük çabalarla büyük sonuçlara imza atılacağının ne güzel örnekleri… 28 eylülde koşamayacağım ama biriktireceğim kapaklarımla mutlaka orada olacağım. Ya siz?


5 Eylül 2008 Cuma

Geri Donus


Yazıları tatile göndermiştik, şimdi geri dönüyorlar! Dinlenmiş, eğlenmiş, bronzlaşmış, yeni sezona hazır... bir de özlemisler ki sayfalarını... ve paylaşmayı. Yepyeni, capcanlı, bilgi dolu bir "rentrée"ye hazır mıyız? Hadi başlayalım.

Paris'in en güzel aylarından biri. Her daim mutsuz, sürekli tenkit edip şikayet edenler hariç(onların benim sayfalarımda pek yeri yok zaten) herkes yeni bir başlangıca coşkuyla göz kırpıyor. Özellikle şehrin enerjisi insana çok iyi geliyor. Fuarlar kapılarını açıyor, müzeler, sergiler, yeni mekanlar... Sinema ve edebiyat sezonu doludizgin... 20-21 Eylül "Les Journées Européennes du Patrimoine"(http://www.journeesdupatrimoine.culture.fr/)-Paris'e yeni olanlara, her daim "Parisli" olanlara, ya da turist olarak yolu düşenlere: Yapılacaklar listenizde mutlaka ilk sıralara yerleştirin.

Peki Türkiye Fransa ilişkileri ne durumda dersek?? Buyrun:

-Iki ülke arasında diplomatik ilişkilerin ülkeler arasında tarihi en eskiye dayananlardan olduğunu, François I ile Kanuni Sultan Süleyman'ın 1536'da bir ittifak antlaşması imzaladığını, şu anki Fransa büyükelçisinin 84. büyükelçi olduğunu,
-Jean-Jacques Rousseau'nun babasının 1705-1715 yılları arasında "saray saatçisi" olduğunu,
-20 Ekim 1921'de Franklin-Bouillon ile Atatürk arasında imzalanan Ankara antlaşması ile Fransa'nın Mustafa Kemal hükümetini tanıyan ilk Batı ülkesi olduğunu,
-Fransa'nın Türkiye'nin 5. ekonomik ortağı olduğunu,
-Fransa'nın Türkiye'deki 3. yabancı yatırımcı ülke olduğunu, 1985 yılında Türkiye'de sadece 15 Fransız şirketi varken bugün bu sayının 300'e ulaştığını, bu şirketlerde 65,000 Türkün istihdam edildiğini,
-Fransa'nın ABD ve Almanya'dan sonra Türk ögrencilere ev sahipliği yapan 3.ülke olduğunu,
-Her yıl 1,000 Türk gencinin Fransız liselerinden mezun olduğunu, Alliance Française'in geçtiğimiz mart ayında Adana'da şube açtığını,
-Fransa'da 400,000 üzerinde Türk yaşadığını, yarısının çifte vatandaşlığa sahip olduğunu,
-Türkiye'nin Fransızların en çok ziyaret ettiği ülkelerden biri olduğunu, 2007 yılında Türkiye'yi ziyaret eden 800,000 Fransız turist olduğunu,
-Fransa'nın Türk edebiyatı eserlerini kendi diline en fazla çeviren ülkelerden biri olduğunu,
-Türk Dil Kurumu verilerine göre Türkçe'de 5,361 Fransızca kökenli kelime olduğunu( farsçadan 1375, ingilizceden sadece 565!)
-Sinemaya düşkün Fransız halkının Türk filmlerini yakından takip ettiğini, Nuri Bilge Ceylan, Reha Erdem, Semih Kaplanoğlu gibi bir çok sinemacının tanınıp beğenildiğini,
-Tüm Fransa'da 1 Temmuz 2009-31 Mart 2010 tarihleri arasında Türk sezonu kutlanacağını, kültürel, sanatsal, ekonomik anlamda çok önemli bir dönem olacağını ve hepimize çok görev düşeceğini

Biliyor muydunuz?

Istatistikler etkileyici, şöyle bir, hatta iki, üç kez düşünmeye değer, ne dersiniz?

Eylül ayına merhaba, sizlere de bloguma tekrar hoşgeldiniz diyorum. Sakın ola sayfalarımızdan ayrılmayın, bir çok ilginç konu ufukta...

Hepinizi sevgiyle selamlıyorum.

ps. Fransız Büyükelçiliği web sitesindeki (http://www.ambafrance-tr.org/) bilgilerden beni haberdar eden sevgili arkadaşim Belgin ve eşi Luc'e çok teşekkürler...

24 Temmuz 2008 Perşembe

Le Tour de France


Bu yıl 5 Temmuzda Normandie’nin Brest şehrinden başlayan 95. yarışma büyük bir heyecanla sürüyor ve 27 Temmuz’da bisikletçilerin Paris’te Avenue des Champs-Elysées’ye varacağı büyük finalle sona erecek. Nedir «Le Tour» ya da diğer adıyla «La Grande Boucle»? Yıl:1903 Dergiler arası rekabetin güçlü olduğu bu dönemde Auto dergisinden gazeteci Géo Lefèvre ve editör Henri Desgrange bir bisiklet yarışması düzenleme fikri ortaya atarlar ve altmış bisikletçinin katılımı ile ilk yarışma gerçekleştirilir. Yıllar içinde Fransız halkı yarışı çok benimser. Yarış diğer ülke bisikletçilerine açılır ve bisiklet dünyasının en prestijli organizasyonu şeklini alır. (Giro d'Italia ve Vuelta a España da benzer yarışmalar olup dünya bisikletinde 3 Grand Tours’u oluşturur.)

Fransa’da ve sınır ülkelerde her yıl ikiyüzün üzerinde şehir turun geçişi için adaylığını koyar, ciddi bir çalışma sonucunda kazananlar belirlenir. Bu kıyasıya rekabete, özellikle kasaba, köy gibi küçük yerleşimlerin ve dağların üç hafta boyunca spotların altında olması, yarışın ekonomik boyutunun genişliği de düşünülünce, şaşmamak gerekir. Yarışmanın işleyişi epey karışık, çok detaya girmeyeceğim. Toplam 3500 kilometrelik bir parkur söz konusu. Üç hafta süren bir maraton bu… Başta etaplar düz yollar ve kolay, daha sonra gittikçe zorlaşıyor, dağ yolları artıyor. Etabın bölümüne göre günde ortalama 160-200 km arasında pedal çevriliyor. Sadece iki dinlenme günü var. Toplam 21 etap ve her etabın birincisi var. Genel klasmanın lideri yarışmanın amblemi haline gelen “maillot jeune”(sarı mayoyu) giyiyor ve bir sonraki yarışmaya bu mayoyla çıkıyor.

Her yılki doping muhabbetleri yarışmanın prestijini çok yaraladıysa da benim için son yıllarda Le Tour de France demek Lance Armstrong demek. Ciddi kanser hastalığını yenip müthiş kondisyon gerektiren böylesine uzun ve zorlu bir yarışmada yedi yıl birinci olmak herkesin harcı değil... Ne muhteşem bir azim örneği...

Pazar günü büyük final Paris’te… ardından da sporda gözler Beijing’e çevrilecek, tartışması bol 2008 Olimpiyatlarının başlangıcına gün sayılacak. Ben Beijing’den naklen yayın yapamayacağım(!!), yerine hem yeni sezon hazırlıkları hem biraz tatil için geleneksel Fransızlar gibi ağustos ayında dükkanı kapatacağım! Eylül ayında rentrée ile birlikte tekrar sayfalarımızda buluşmak dileğiyle hepinize güzel yazlar…

9 Haziran 2008 Pazartesi

Dans le Noir


Geçen haziran ayında “Kokular ve Sesler” adlı bir yazı yazmıştım: http://sibelpinto.blogspot.com/2007/06/smells-and-sounds.html Uyku tutmadığı bir gece yarısı sessizliğinde, beni Paris’te etkileyen günlük ses va kokulara takılmış, kaleme sarılmıştım. Dün akşam o yazı geldi aklıma ama çok farklı koşullarda…

Herşey geçen aylarda okuduğum bir makale ile başladı. Paris’te çok farklı bir konsept, çok farklı bir restaurant… Hem merak hem meslek gereği yeni restoranları denemeye çalışırım. Iyi ki sevgili eşimle bu konuda çok iyi uyuşuyoruz da yoksa şimdiye kadar bıkmıştı önerilerimden (çünkü yeniyi-farklıyı denemek demek risk almak demek, bazen çok iyi çıkabilir bazen de tamamen hayal kırıklığı… biz her ikisini de bolca yaşamışızdır!) Dün akşamki ise herhangi bir katagoriye konması çok zor bir deneyimdi, hani anlatılmaz yaşanır denir ya o cinsten.. yine de birazcık anlatmaya çalışacağım.

Yer: rue Quincampoix no:51. Kapıdan geçerken girilen bir yer değil, önceden rezervasyon yaptırmak şart. Her akşam iki servis var, bizimki 19:45’deki ilk servisti. Vardığımızda listeden adımızı kontrol ettiler, sağ taraftaki kilitli dolaplara tüm eşyalarımızı koymamızı istediler, buna cep telefonları, saatler ve ışık kaynağı olabilecek her tür eşya dahildi. Yemediğimiz ya da alerjimiz olan yiyecekleri sordular, içecek siparişimizi aldılar ve biraz beklememizi belirttiler. Beş dakika içinde ismimiz anons edildi, siyah perde ile kapalı kapının önünde akşam boyunca bize servis yapacak olan garson kızla tanıştık. Artık konsepti kavradığınızdan eminim, karanlıkta akşam yemeği yenilen, görme özürlü garsonların çalıştığı özel bir restorandaydık. Gece boyunca rehberimiz olacak Sarah elimi eşimin omuzuna koymamı söyledi, eşim de Sarah’nın omuzlarına tutundu ve iki saat boyunca ışık görmeyeceğimiz bilinmeze yolculuğumuz başladı.

Siyah perdeyi geçip kapıdan geçince total bir siyahın içine düştük. Sarah o kadar hızlı yürüyordu ki takip etmem için neredeyse koşmam gerekiyordu. Yol üstünde basamak olmadığını söyleyip bizi rahatlattı, sonra talimatları ile önce sağa döndük, ikinci perdeli bölümü geçtik, bu sefer sola döndük ve masaya ulaştık. Iskemlemi el yordamı ile bulup oturdum ki sağımda bir kola sürtündüm. Bizden önce oturtulan çiftle tanıştık. Houston Texas’tan gelen Amerikalı iki genç bu yıl üniversiteden mezun olmuş, ikisi de göz doktoruydu ve bu deneyimin meslekleri açısından önemini dile getirdiler. Birazdan bu sefer sol tarafımıza bir grup fransız yerleşti ve yemekleri beklemeye başladık.

Size gerçek karanlığın ne olduğunu ne kadar anlatsam dün akşam yaşadığım o duyguyu sözcüklerle ifade etmem olası değil. Gitmeden önce kendi kendime diyordum ki “evet girince siyah olacak ama en karanlık yerde bile insanın gözü karanlığa alışır, bir süre sonra rahatlar”. Kesinlikle yanılmışım, total siyah iki saat boyunca hiç değişmedi, gözlerimiz hiç bir şeye alışmadı. Sadece ses, koku, tad ve dokunma duyuları gözün yerini almaya çalıştı. Önce ellerimizle peçetemizin, çatal ve bıçağımızın yerini bulduk. Gelen su şişesinden bardaklarımızı doldurmayı öğrendik(bardağın dolup dolmadığını parmağımızla kontrol edip anladık) Sarah büyük bir profesyonellikle yemeklerin servisini yaptı. Ilk tabak bir entrée idi, çatal kullanmaya çalıştım ama sanki tabakta alınacak hiç bir şey yoktu, elimle tabağın çevresini gezindim, ortasına geldiğimde daha uzunca bir şeye değdi elim, bunun bir sos bardağı olduna karar verdim. Kokladım, hiç bir şeye benzetemedim. Ellerimle tabağın içinde dolaştım, elime bir parça ulaştı, ağzıma attım, bir dilim greyfurttu, sonra dilim dilim bir şeyler yedik ama tadını hiçbirimiz anlayamadık. Bardaktakı sos da ne mayonezdi, ne kremaydı, ama lezzetliydi. Elle yemeğin zevkine varmaya çalıştım. Tabaklarımız toplandı, ana yemeği beklemeye başladık. Bu arada restoran epey doldu ya da bize öyle geldi. Kapasitesini, boyutlarını, düzenini anlamak mümkün değildi, arkamdan sesler geldiğinden orada da bir sıra masa olduğunu anladık. Yandaki masalarla hoşbeş ilerlerken ana yemeğimiz geldi. Mantar sote kokusu mükemmeldi, bu sefer çatal-bıçak kullanacağım dedim ve becerdim. Mantarları, balığı, bezelye, mısır ve havuç tanelerini bu sefer daha çabuk keşfettik. Tatlı olarak da nefis çilek kokusu restoranı etkisi altına aldı. Baştaki tedirginliğimiz zamanla kendini belli bir rahatlığa bıraktıysa da bilinmez ve görünmeze kendinizi bırakıvermek hiç de kolay değil... Yemek bitiminde yine aynı sistemle restorandan çıkıp ışığa kavuştuk. Yediğimiz menüyü gösterdiler, entrée'mizin tavuk ve karnabahar sosu olduğunu, tabakların sunum şeklini öğrendik!!

O iki saatlik deneyimin ardından vardığım sonuçlar:
-Işıksız, renklerden, şekillerden uzak bir yaşam hayal edilebilir bir şey değil. Ustelik bir düşünün, yaşadığımız dünya ne kadar da görsellik üzerine kurulu, değil mi?
-Oysa hiç bir şey görmediğiniz anda diğer duyularınız artı önem kazanıyor: Yemekte kokuların önemi bir kez daha ispat oldu. Görüntü olmadığı durumda sesler inanılmaz yüksek geliyor; konuşmalar, çatal-bıçak-bardak-tabak seslerini çok daha güçlü yaşıyorsunuz. Yediğimiz yemek önemli değildi, zaten çok da özel değildi ama karanlığın, gerçek karanlığın ne olduğunu ilk kez yaşadım.
-Gören insanlar olarak bildik ortamımızdan kopup görmeyen bir insanın bize yön vermesi ve ona tamamen güvenip bağımlı olmak farklı bir his...
-Gözlerimizin değerinin paha biçilmez olduğu gerçeğini hiç düşünmediğimizi düşündük, bir de ışığa kavuşmanın sonsuz hazzını...
-Karanlıkta yaşayan tüm görme özürlü insanların yaşamından çok kısa bir kesit yaşamak inanılmaz bir deneyimdi, alkışlanması gereken o cesur insanlara artık aynı gözle bakmamız mümkün değil...
-Hangi kelime ile ifade edebileceğimi bilemediğim, belki "bouleversant"(sarsıcı, altüst edici) sözcüğünü kullanabileceğim bu deneyimi, ilgilenen herkese içtenlikle tavsiye ediyorum.

Bu sabah ise ilginç bir tesadüf, üyesi olduğum bir internet grubundan gelen http://www.dialog-im-dunkeln.de/ adresinde dolaştım. Hamburg’da açılan “Dialog in the Dark”(Karanlıkta Diyalog) adlı sergide rüzgar, değişik ısılar, dokular, sesler ve kokuların bulunduğu özel hazırlanmış odalarda yine eğitilmiş görme özürlülerle gezip günlük rutini yaşamaya çalışıyorsunuz. Kısa bir yemek deneyiminin hala etkisinde olduğum düşünülürse bu serginin etki alanını hayal bile edemiyorum. Ve diyorum ki küçük dünyalarımızın dışındakileri denemeye açık olmak ve "diğeri"nden çok şey öğrenmek mümkün. Farklı deneyimlerle dünyaya daha geniş gözlüklerle bakmak, kimseyi yargılamadan empati duymayı öğrenmek-- belki de dünyanın geleceği bu zor ama aslında basit denklemde saklı. Ne dersiniz?

21 Mayıs 2008 Çarşamba

Kafama takıldı…

Paris’i anladık ama Istanbul’dan hiç yazmıyorsun serzenişleri aldım geçenlerde, sizi kırar mıyım hiç, bugünkü yazım Istanbul’dan, Türkiye’den..
Türkiye’ye her gidişimde büyük şehre adapte olmakta ve geri dönüşte Paris yakınlarında yaşadığım küçük “commune”e ayak uydurmakta bir kaç gün zorluk çekiyorum-iyi ki bir kaç günle sınırlı kalıyor yoksa halim yaman! Bir kaç gün çünkü kabına çok çabuk alışabilen bir kişiyim. Evet, statükocu değilim, şımarıklıklarım hiç yok, değişimi de bir tehdit değil değerlendirilmesi gereken bir imkan olarak göruyorum. Keza bu özelliğimin Türkiye’de yaşarken hiç farkında değildim. Yeni bir ülke kültürünü, yaşam tarzını benimseyip benimsemeyeceğinizi gidip görmeden, yaşamadan önceden kestirmeniz mümkün değil. Çok insan geldi geçti etrafımızdan, kişiye ve ortama göre az buçuk değişikliklerle yaşananları adım adım o kadar iyi biliyorum ki kimin hangi fazda olduğunu ve hangi noktaya varacağını tespit edebiliyorum. Ehh kolay değil yaş kemale erdikçe, ya da saçlar ağarmaya başladıkça mı desek??
Neyse konuyu dağıtmayalım, Türkiye Fransa gidiş gelişleri yıllar içinde şiddeti ve süresi azalsa da fırtına etkilerini göstermeye devam ediyor. En temelde aile, akrabalar, sevdiğimiz dostlar, kardeşten öte arkadaşlar, her zaman özlemle andığımız ve hiç bir zaman yerini dolduramadığımız ve dolduramayacaklarımız… Istanbul’da yaşayanların bizim gözümüzle göremedikleri ya da değerini bilemedikleri güzelim Istanbul, sevdiğimiz semtler, mekanlar, yiyecekler, sofralar, rakı muhabbetleri, müşteri olarak kral hizmeti görmek…bunlar buzdağının görünenleri… Ya görünmeyenleri? Iş halletmenin ne kadar da kolay olduğu, adamını bilmek/bulmak, lisanla ilgili sıkılıp kalmamak, nerden ne isteyeceğimiz konusunda “genlerimizin” bize doğru yolu göstermesi-- araştırmam nedeni ile gittiğim Galata’da yol sormadan aradığım sokağı tahmin edip(!) bizzat benimle gelerek gösteren esnaf, sabıka kaydı için savcılığa başvurumda dilekçenin kapının yanındaki “nar suyu satıcı”sında(!) hazır bulunması, sıra bana gelince memurun dilekçenin arka sayfasını kullanıp başka sayfa harcamadan devlet bütçesine katkıda bulunması(!), kapıcının ekmek-gazete servisi ve çöp toplaması, evde temiz içme suyu bitince telefonla isteyen ve “aman geç kalmasın”diye sıkı sıkı tembih eden annem telefonu kapatır kapatmaz sucunun evin zilini çalması(inanın abartmıyorum), dönüş yolundayken yanlışlıkla annemin cep telefonu şarjörünü de almış olduğumu farkedince havaalanında postaneye uğrama, postacıya aps gönderim dediğimde “ne gerek var hanımefendi, siz bırakın gelsinler benden alsınlar” demesi-yani imkan olsa ben geçerken bırakayım diyecek (sizi öpmek geldi içimden desem nasıl anlaşılırdı acaba??), Atatürk havalimanındaki Iş Bankası Lounge’unda bedava yeme içme(çorbadan salataya, tavuklu pilavdan sakızlı muhallebiye, viskiden şaraba komple menü) ve benzerleri… yurdumun güzel insanları ve günlük hayatın daha kolay yaşanması… Istanbul’dakilere özel not: bu örneklerin hepsi fransız topraklarında misli misli daha zor, bir kısmı imkansız, tecrübeyle sabit!
Ya inanılmaz dinamik ortam, gümbür gümbür gelen genç nufus, teknolojinin en son çıkan ürünleri kapınızda, onlarca yaratıcı fikir ve girişim, serbest rekabet nedeniyle servis sektöründe sonsuz seçenek, eğlencenin en inanılmaz boyutu… Özellikle Fransa’daki hantal, olabildiğince geleneklerine bağlı ve kopmak istemeyen yapının karşısında karşılaştırmadan edemiyor insan. Geçen ay bankacımla randevumda «Türkiye’de bankacılık nasıl? sorusuna sizin halen yapmayı hayal edemeyeceklerinizi on yıl önce bankacıyken bile biz yapıyorduk» deyince aval aval bakan gözler… Uçakta okuduğum dergide dikkatimi çeken bir reklam: “Bitkisel atık yağlarınızı çöpe ve lavaboya dökmeyin! Lavaboya dökülen 1 lt bitkisel atık yağ, 1 milyon litre suyu kirletmektedir. «Alo Atık Hattı»ndan bize ulaşın, biriktirdiğiniz bitkisel atık yağlarınızı, lisanslı araçlarımızla adresinizden teslim alalım. Biodizele dönüştürüp ülke ekonomisine katkıda bulunalım. http://www.ezici.com.tr/” Hem süper ekolojik bir girişim hem de bir telefonla eve servis…
Biraz da madalyonun diğer yüzü: Türkiye’ye her seyahatimde bir sektörün inanılmaz canlanışı dikkatimi çekiyor: bir kaç yıl önce bir fantazi bijuteri modası vardı, tüm Nişantaşı dükkanları incik-boncukçu olmuştu. Bir diğer gidişimde simit evleri piyasayı kasıp kavuruyordu, sonra teknede balık-ekmekçiler, ardından inanılmaz lüks alışveriş merkezleri, son dönemde taze meyve suyu salgını (özellikle antioksidan değeri keşfedilen nar suyu)… ama işin öylesine suyu çıkıyor ki bir sonraki yıl hiçbirinden eser kalmıyor. Aynen çılgın boyuta ulaşan gelin-kaynana programları ve yerli dizilerin, yerini bu yıl yarışma programlarına bırakması gibi. Yaşam Turkiye’de daha çabuk mu tüketiliyor yoksa bana mı öyle geliyor? Diziler hakkında hiç bir fikrim yok ama kısacık da olsa seyrettiğim bir izdivaç programından bahsetmeden geçemeyeceğim: tv’de görücü usülü evlilik-evlenmek isteyen gençler, orta yaşlı dul hanımlar, tonton dedeler sunucunun şaklabanlıkları arasında telefonla bağlanan talipleri ile hoşbeş ediyorlar. 55 yaşındaki alımlı hanım “hali vakti yerinde olsun, kapanırım ne olacak, ama modern kapanma” deyince şöyle bir duraladım. Ardından çıkan aday, evlenmek istediği kızdaki özelliği tek cümlede özetledi: “20-25 yaşlarında ve kapalı olsun ki namuslu olsun” deyince dayanamadım.
Bari okuduğum dergiye geri döneyim dedim ki şu makaleye takıldım: Türkiye Işveren Sendikaları Konfederasyonu(TISK) tarafından yapılan yeni bir araştırmaya göre Türkiye’de 2007 yılı sonu itibarıyla, 15-29 yaş arası 5,324,000 kız en verimli çağlarını boşa harcıyor. 15-29 yaş grubundaki kızların %60’ı, çalışma hayatının başlangıç ve gelişme devresine rastlayan 25-29 yaş grubu kızların üçte ikisi çalışmıyor, evde oturuyor.(dergide “ev kızı” diyor, oldum olası nefret ederim bu sözden) Yapılan karşılaştırmalı çalışmada bu oranların Batı Avrupa’nın beş katı olduğu, Türkiye’nin sıralamada Meksika’nın bile altında yer aldığı belirtiliyor. Tabii ki konu çok geniş, bir çok sosyal, ekonomik, geleneksel nedenler sayılabilir. Kültürel yapı içinde kız çocuklarının okumasına gerek olmadığına inanılması, kırsal kesimde küçük yaşta evlendirilmeleri, ailede anneye yardımcı, tarlada işçi olarak kullanılmaları, nufus fazlalığından dolayı kendilerine gerekli ilgi ve değerin verilmemesi, ekonomik imkansızlıklar, iş arayıp da bulamayanlar ilk akla gelip sayabileceklerimiz. “Kadının yeri evidir, kadın yaşı ilerlemeden evlenmeli, hemen çocuk yapmalı, öncesinde iş hayatında idiyse bile evine dönmeli” anlayışının vardığı içler acısı durum çoktan alarm zillerini çalmalı, kadının hem eğitim hem istihdamdan dışlanmasına son verecek önlemler alınmalı ama daha da ötesi yok mu? Kimi kadının kendi üzerine biçtiği “sadece evinin kadını-çocuklarının anası” olma rolünü benimsemesi, “ihtiyacımız yok, kocam iyi kazanıyor, her tür lüksüm var” bakış açısının kendisini gerçek yaşamdan ne kadar soyutladığını bile farketmemesi, bir birey olarak üretime katılma mecburiyetinin ve de hazzının ne olduğunu bile algılayamaması, y beyin kızı, x beyin eşi ünvanlarından öteye gidememesi, üstelik “ne olur, kapanırım, şimdi kapanmalar modern”(pahallı marka ipek türbanlar mı modern oluyor acaba??) mantığı tüylerimi diken diken ediyor.
Isteyen istediğini düşünmekte serbest ama bu konu benim iyice kafama takıldı…